Ontolojik Güvenlik ve Güvensizlik

Yazan  09 Haziran 2021

Hazırlayan: Mustafa Çuhadar

Uluslararası İlişkilerde ‘Güvenlik’ kavramı üzerine

Güvenlik kavramı, İngilizcede “tasasız, kedersiz” anlamına gelen “securitas” kelimesinden türemiştir. Tarihin birçok döneminden günümüze farklı anlamlarda kullanılan bir kavramı ifade etmektedir. Günümüzdeki anlamıyla ilk kullanımları Tuncay Kardaş’ın da aktardığı gibi, İngiliz iç savaşları sırasında yaşamış olan Thomas Hobbes tarafından kullanılmış ve yaygınlaşmıştır. Hobbes’a göre güvensizliğin kaynağı iç savaştır ve bunu önleyebilecek yegâne şeyin bir Leviathan yani “süper devlet” fikri olduğunu ortaya koymuştur. Bu da güvenliği devletle ilintili bir kavram olarak realist ekol tarafından uluslararası ilişkiler disiplinine taşınmıştır. Bu anlamıyla güvenlik, 1980’lere kadar devletlerin yıkılmasını durdurmak yahut iç savaşı önlemek açısından devlet merkezli bir kavram olarak tanımlanmıştır. Ancak güvenlik kavramının bilimsel olarak muğlak olduğunu ve tanımlanmasının zor, tartışmalı bir kavram olduğunu vurgulamakta fayda var. Zira devletin, güvenliğin hem öznesi hem de nesnesi olması nedeniyle sorunlu bir kavramsal çerçeve ortaya koymaktadır. Realist görüşe göre güvenlik saldırılardan yahut tehditlerden korunma ve saldırı durumunda ülke sınırlarını koruma ve bu saldırganları bertaraf etme anlamına gelirken eleştirel yaklaşımda, belirli siyasi olayların gündeme alınmasını sağlayan ve tehditleri belirli bir düşünce kalıbıyla düşünmemize olanak sağlayan ve bu tehditlere yönelik çözümleri meşrulaştıran eylemler bütünü olarak tanımlanır. Ancak günümüzde klasik güvenlik kavramı sorgulanmaya başlanmış ve güvenlik sadece askeri bir kavram olmaktan çıkmaya başlamıştır. Zira Soğuk Savaş ile beraber değişen uluslararası dinamiklerle güvenlik, siyasi, toplumsal ve birey çerçevesinde anlamlandırılmaya başlanmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde güvenlik kavramının içeriği giderek değişmiş ve devlet-askeri unsurlardan uzaklaşarak 1990’lı yıllarla beraber güvenliğin öznesi bireye doğru derinleşmiştir. Diğer bir ifadeyle bu dönemde tanımlanan riskler devletlerarası olmaktan çıkmış ve daha çok siyasi ve ekonomik istikrarsızlık, göç, uyuşturucu ticareti, insan güvenliği gibi tanımlamalara bürünmüştür.

“Ontolojik Güvenlik” kavramı

Bu bağlamda, yukarıda da ifade edildiği üzere güvenlik anlayışı Soğuk Savaş sonrası dönemde değişim geçirmiş ve ortaya konulan güvenlik odaklı çalışmalar sonucunda geleneksel güvenlik anlayışı olan “beka” odaklı yaklaşımdan farklı olarak ontolojik güvenlik yani “varoluşsal güvenlik” kavramı ortaya çıkmıştır. İlk olarak psikanaliz düzeyinde psikiyatrist R.D. Laing tarafından ortaya atılan kavram, Anthony Giddens tarafından Sosyolojiye aktarılmış ve güvenlik kavramı geliştirilmiştir. Bu çalışmalar incelendiğinde bireyin varlığını devam ettirebilmesi için istikrarlı bir benliğe ihtiyaç duyduğu vurgusu yapıldığı görülür. Birey varlığının devamlılığını sağlayabilmek için deneyime ihtiyaç duyar ve bebeklik sırasında etrafında oluşan rutinlerle kendisinin devamlılığına yönelik bir güven temeli oluşturur. İlerleyen yıllarda ise bu rutinleri kendi öz-anlatısı ile pekiştirerek dış dünyadaki varoluşsal tehditleri bastırır ve bu sayede hayatının devamlılığını sağlar. Diğer bir ifadeyle ontolojik güvenlik, insanların öz-anlatılarıyla bağlı oldukları fiziki ve sosyal ortamların devamlılığına dair taşıdıkları güvenlik hissidir. Bu his ile insanın belirli bir çerçeve içerisinde hareket etmesi ve devamlılığı sağlanır. Diğer taraftan, insanın var olduğu koşulların, insanın öz-anlatısını sekteye uğratması durumunda ontolojik sorunlar ortaya çıkar ve insan varlığının ve çevresinin devamlılığına yönelik güvenini kaybederek bir kaygı içerine girer. Bu da “ontolojik güvensizlik” olarak adlandırılır.

Uluslararası İlişkiler disiplinine 2000’li yıllarla beraber Jef Huysmans’ın çalışmaları ile girmiş ve ilerleyen yıllarda Catarina Kinnvall ve Jennifer Mitzen gibi akademisyenlerin çalışmaları ile teorileştirilmiştir. Teorisyenlere göre, devletin de insansı özellikleri vardır, bundan yola çıkarak devletler de ontolojik güvenlik peşindedirler. Bu yaklaşıma göre devletler, fiziksel var olmanın da ötesine geçerek diğerleri tarafından tanınma ihtiyacı duyarlar. Diğer bir ifadeyle, devletler de tıpkı bireyler gibi fiziksel güvenliğe ek olarak istikrarlı bir kimliğe, öz-anlatı (burada aslında devlet anlatısı) ve öngörülebilir ilişkilere ihtiyaç duyarlar. Bu çerçevede, kim olduklarına yahut kendi öz-anlatılarına ilişkin davranışlar gerçekleştiren devlet, diğer devletler de süreklilik çerçevesinde ilişki kurmaya çalışırlar. Tıpkı birey gibi ontolojik güvenliğe sahip olan devlet çevresindeki risklerle başa çıkabilirken ontolojik güvensizlik yaşayan devlet, sürekli bir kaygı ve sorgulama ikilemine düşecektir ve bu da kararlarını etkileyecektir. Devletlerin uluslararası politikaları ve dış politikaları bağlamında incelediğimizde ontolojik güvenlik kavramı, devletlerin sadece fiziksel güvenlik odaklı değil aynı zamanda kimliksel güvenlik odaklı hareket ettiklerini ortaya koyar. Diğer bir ifade ile devletlerin kimliksel güvenlikleri dış politika eylemlerini etkilemektedir.

Özetle; devlet düzeyindeki öz-anlatılarla tutarlı eylemler, tanınma, diğer devletlerle istikrarlı ilişkiler (ki Aslı Nur Düzgün’ün de ifade ettiği gibi bazen devletlerarası çatışma da istikrar tanımının içerisine girebilir) ontolojik güvenliği sağlarken, bunların yokluğu, yani öz-anlatı ve rutinlerle bağdaşmayan durumlar ontolojik güvensizliği ifade eder.

Son yıllarda artarak giden ontolojik güvenlik teorisi çalışmaları mevcut olsa da çeşitli eleştiriler de mevcuttur. Disiplinde dış politika eylemlerini kimlikle bağlantılı olarak açıklama eğilimi yeni bir eğilim değildir. Bu bağlamda birçok çalışma mevcuttur, peki ontolojik güvenlik bu anlamda nasıl farklılaşabilir? Gökçe Balaban’ın da ifade ettiği üzere, ontolojik güvenlik diğer yaklaşımlara nazaran sosyo-psikolojik kökenlere daha çok vurgu yapmaktadır ve “kimliğin devamlılığı” ontolojik güvenlik için vazgeçilmez bir yaklaşımdır. Dolayısıyla kimliğe duygu ve psikolojik bağlamda yapılan vurgu öne çıkmaktadır.

Her ne kadar henüz tartışmalı bir yaklaşım olsa da ontolojik güvenlik 21. yüzyıl küresel dünyasını anlamada önemli bir araç olabilir. Zira bu yüzyılda uluslararası arenada ortaya çıkan bölgesel çatışmalara, salgınlar, popülizmin yükselişi, çok kutuplu dünya gibi belirsizliklere neden olan faktörleri ve bunların uluslararası ilişkilere etkisini analiz edilmesine katkı sağlamaktadır.

Türkiye ve ontolojik güvenlik üzerine

Yukarıda ifade edilen belirsizlikler ve dinamiklerden Türkiye hariç değildir. Yaşanan bu belirsizlik ortamı Türkiye’de de kaygı ortamını artırmaktadır. Gelişen küresel ve bölgesel dinamiklerin ortaya çıkardığı krizler devlet rutinlerini baltalamakta ve istikrara olan inancı azaltmaktadır. Bu bağlamda çevresinde sürekli bir paradigma değişiminin yaşandığı Türkiye için bu değişime ayak uydurma gayreti Türkiye’nin mevcut durumunu daha da zorlaştırmaktadır. Artan küresel güç mücadelesi, değişen paradigmalarla artan ekonomik kırılganlık, Arap Baharı sonrası değişmekte olan Orta Doğu, Doğu Akdeniz’de yaşanan gerginlikler… Bunların hepsi Türkiye’de çeşitli düzlemlerde ontolojik güvensizlik yaratmaktadır. Özellikle son dönemde tüm dünyayı etkisi altına alan korona virüs salgını, tüm dünyada değişime yol açmış ve yeni tehditler ortaya çıkarmıştır. Şüphesiz, Türkiye de bu ortamda yeni bir ontolojik güvensizlikle karşı karşıya kalmıştır.

Ancak burada önemli bir tespite değinmekte fayda var. Türkiye uzun yıllardır Doğu ile Batı arasında bir köprü, Kuzey ile Güney’i birbirine bağlayan bir geçit olarak betimlenmiştir. Fakat Düzgün’ün de ifade ettiği gibi bu tanımlama yahut betimleme, Türkiye’nin kendini tanımlamasında sorunlara sebep olmaktadır. Zira ne Batı ne de Doğu olarak tam anlamıyla bir aitlik tanımlamasında bulunabilen Türkiye’nin bu durumu ontolojik güvensizliğe neden olmaktadır. Bu bağlamda, yukarıda da ifade edildiği üzere benliğinin devamlılığını ve güvenliğini sağlayacak bir öz-anlatıya sahip olunmaması ve sahip olsa dahi bu öz-anlatı ile örtüşmeyen durumlarla karşı karşıya kalan devlet ontolojik güvensizlik yaşamaktadır. Türkiye’nin tam anlamıyla bir rutin ve öz-anlatı yahut devlet anlatısı oluşturamaması güvenlik anlamında birçok açık oluşturmaktadır. Türkiye’de henüz yeni yeni tanınmaya başlanan bu kavrama yönelik çalışmalar giderek artmaktadır. Toplum, birey ve devlet düzleminde analiz yapma imkânı sağlayan bu teoriye yönelik yapılan çalışmalarla, Türkiye’de de yaşanan ontolojik güvensizliğe ayna tutularak çözüm oluşturulabilir.

Sonuç yerine

Devletlerin kimliklerini ve öz-anlatılarını, bu kimlik ve anlatı ile örtüşen devletlerarası ilişkilerin analizini çıkarmamıza olanak sağlayan ontolojik güvenlik teorisi Uluslararası İlişkiler disiplininde farklı yaklaşımlara ve anlamlandırmalara kapı aralamaktadır. Özellikle disiplinler arası olması sebebiyle birçok analiz boyutu sunmaktadır. Bu teoriye yönelik çalışmalara giderek artmaktadır, ancak Türkiye’de henüz son yıllarda çalışılmaya başlanmıştır. Yukarıda da ifade edildiği gibi teori birçok tartışmaya açıktır ve değişim göstermektedir. Fakat teoriye ilişkin boşlukların doldurulmasıyla çalışmalar çoğalmakta ve derinleşmektedir. Bu çerçevede, tarihsel süreç içerisinde Türkiye’nin var olan ve devam eden devlet ve toplum düzeyindeki ontolojik güvenlik sorunlarına, Türkiye’de yapılan çalışmalarla çözüm sağlanacaktır.

 

Kaynakça

Kardaş, Tuncay, “Güvenlik”, Şaban Kardaş, Ali Balcı (ed.), Uluslararası İlişkilere Giriş, 9.Baskı, Küre Yayınları, İstanbul, 2019, s.337-346.

Laing, Ronald David, The Divided Self, Pelican Books, London, 1965.

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1053519

https://trguvenlikportali.com/wp-content/uploads/2020/10/OntolojikGuvenlik_GokceBalaban_v.2.pdf

https://www.youtube.com/watch?v=QXggGV59HrU

https://www.youtube.com/watch?v=nLtyMoHTJug

https://kriterdergi.com/siyaset/turkiye-ve-ontolojik-guvenlik-meselesi

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/986754

https://www.edvardmunch.org/the-scream.jsp