ABD’nin Zor Suriye Kararı

Yazan  30 Ağustos 2013

 

ABD’nin genelde Orta Doğu, özelde de son dönemde gerçekleşen olaylar nedeniyle Suriye’ye yönelik ilgisinin nedenleri açıktır. Washington, petrol, nükleer silahlanma, terörizmle mücadele gibi sebeplerle ya da bu sebeplerin tümünden dolayı Orta Doğu’daki ülkelerin politikalarıyla ilgilenmiş ve politikalarda yönlendirici olmaya çalışmıştır. ABD’nin, Kuzey Afrika ve Mağrip’ten başlayıp, Yemen’e kadar olan bir bölgede halkların demokrasi istediği söylemiyle, pek çok ülkede iç politikaya yönelik kanaat bildirdiği genel kabul görecek bir durumdur.

Bahsi geçen ülkelerde değişen rejimler sonrası ortaya çıkan yönetimlerin genel olarak liberal ekonomik düzeni reddetmedikleri, ABD’nin terörle mücadele alanında önemli bir düşman olarak ilan ettiği El Kaide’ye karşı tavırlarını sertleştirdikleri görülebilir. Anılan bu sebeplerin ABD için ve çok önemli bir müttefiki olan İsrail’in güvenliği için ortaya konduğu iddia edilebilir. Bu noktadan bakıldığında Suriye’de gerçekleşen olayların ABD’nin ilgi alanı dışında kalması beklenemez. Bu yazıda, Suriye’de gerçekleşen olaylar ışığında ABD’nin Esat döneminde ve ayrılması durumunda nasıl bir tavır sergilemeye hazırlandığı ele alınmaya çalışılmıştır.  

Esat Sonrası İçin Muhtemel Politikalar

ABD’nin Orta Doğu politikalarında İran önemli bir yer tutmaktadır. İran’ın gücü hem ABD’yi hem de İsrail’i rahatsız eden faktörler arasında sayılabilir. Bu sebepten dolayı her iki ülke de İran’a karşı duruş sergilemektedir. Dolayısıyla, İran’ın müttefikleriyle olan ilişkilerinin asgari düzeyde bulunması, hatta kesilmesi ABD politikaları için önem arz etmektedir. Bu yüzden, Suriye bir İran müttefiki olarak sorun alanı dâhilindedir. Ayrıca Suriye’nin, İran’la yakın ilişkiler içinde olan Çin ve Rusya ile kıyaslandığında bir zayıf halka olduğu da öne sürülebilir.

Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Burhan Galyun’un Paris’teki konutunda Wall Street Journal’a verdiği mülakat bu iddiaları destekleme bakımından önemlidir. Galyun 2 Ekim 2011’de yaptığı mülakatta, Esat’tan sonra İran ile ilişkilerin kesileceğini belirtmiştir. Aynı röportajda Galyun, Esat sonrası Suriye’nin bölgenin önemli Arap güçleriyle yeniden müttefik haline geleceğini de söylemiştir.[1] Galyun’un Hamas ve Hizbullah ile ilgili tespitleri de ilgi çekicidir. Galyun, Esat sonrası dönemde Hizbullah ile ilişkilerin aynı olmayacağını belirterek; “Lübnan, Hizbullah’ı Esat döneminde olduğu gibi, politik sonuçlar elde etmek için kullanamayacaktır” şeklinde bir açıklamada bulunmuştur.[2] Galyun, Ulusal Konsey’in, Hamas’la ilişkilerinin de olmadığını belirterek, Hamas’ın henüz üyesi olmadığı Filistin Kurtuluş Örgütü ile ilişkide olduklarını söylemiştir. Galyun’un Hamas’tan Filistinli İslamcı grup olarak söz etmesi de dikkat çekicidir.[3]

Suriye Ulusal Konseyi’nin, Esat sonrası bölgenin Arap güçleriyle ittifak geliştirme arzusu ilk bakışta normal karşılanabilir. Ancak, bölgedeki diğer ayaklanmalarda olduğu gibi Suriye’deki ayaklanmalarda da halkın demokrasi isteği olarak tanıtılmıştır. Suriye muhalefetinin ABD ile derin ekonomik ve askeri bağlantıları olan Arap ülkeleriyle müttefik olma isteği bir tezat teşkil etmektedir. Zira müttefik olmak istenen ülkelerin büyük çoğunluğu demokratik olma özelliğine sahip değildir.

İran’la diplomatik ilişkilerin kesilmesinde başka, Esat sonrası senaryolardan biri de Suriye’deki Kürt gruplarla ilgilidir. Suriye’deki Kürt nüfusunun geneli ülkenin kuzey bölgelerinde yaşamaktadır. Hafız Esat döneminde yapılan nüfus sayımında 1962 öncesi dönemde bölgede mukim olduklarını ispat edemeyenler, vatandaşlık haklarından yoksun bırakılmıştır. Bu Kürt gruplar şu anda rejim muhalifleri için önem arz etmektedir. Burhan Galyun, Esat sonrası Suriye’de Kürtlerin vatandaşlık haklarının verileceğini belirtmiştir.[4] Konu sadece bu sınırlarıyla bir insan hakları meselesi olarak algılanabilir. Ancak Suriye’nin Kuzeyinde, Barzani ile ilişkili olan Partiya Yekitiya Demokratik (PYD) adlı partinin bulunması önem arz etmektedir. Irak’ın işgalinden sonra, Kamışlı’da Araplarla Kürtler arasında gerçekleşen çatışma bölgedeki huzursuzluğun önemli göstergelerinden biridir.[5]

Bu karışıklıklar 2011 yılı içinde had safhaya ulaşarak, Türkiye-Suriye yakınlaşmasının da etkisiyle, terör gruplarına karşı operasyonlara dönüşmüştür. Bunun en açık delilerinden biri Suriye makamlarının PKK uzantılarına karşı yaptığı operasyonlarla, 400 militanı tutuklamış olmasıdır. Yine iki PYD militanının Suriye askerleri tarafından etkisiz hale getirilmesi bir başka delil olarak sunulabilir.[6] Ancak bu durum, Suriye’de iç karışıklıkların başlamasıyla değişim göstermiştir. İran ile PKK’nın yaptığı pazarlıkta büyük bir maddi çıkar karşılığında 2000 kadar teröriste Esat’ı desteklemek için Suriye’ye gönderdiği iddia edilmektedir. Ancak PKK’nın özellikle Kamışlı bölgesinde Esat’ın devrilmesiyle önemli bir siyasi ve askeri bir güç haline geleceği değerlendirilmektedir.[7] Murat Karayılan’ın Suriye’de yaşayan Kürtlere, silahlanarak “öz savunmalarını” geliştirme talimatı vermesi bu açıdan dikkat çekicidir.[8] Bu bilgilerle Burhan Galyun’un açıklaması bir araya geldiğinde, Suriye Ulusal Konseyi’nin Kürtlere yönelik ilgisi daha net anlaşılabilir. Suriye’nin iç meselelerinin ABD’nin ilgi alanında olduğu söylenebilir. Bundan dolayı ABD’nin Suriye politikalarını ele almakta yarar görülmektedir.

ABD’nin Suriye Politikalarındaki Strateji Değişikliği

ABD, Suriye’ye olan ilgisini olayların başında bizzat yönetmeye çalışmıştır. Hatta olayları büyükelçi seviyesinde yerinde takip etmiştir. Bunun en önemli örneği, ABD Büyükelçisi’nin Hama’daki olayları yerinde izlemesidir. Bir ABD dışişleri görevlisi, bu faaliyetin asıl amacının muhaliflerin siyasi amaçları hakkında bilgi toplamak olduğunu ifade etmiştir.[9] Ancak, ABD’nin girişimlerinin bu açıdan başarılı olmadığı öne sürülebilir. Çünkü ABD bir süre önce Suriye Büyükelçiliği’ni kapatmak zorunda kalmıştır. Bu durumun gerçekleşmesinde, Suriye’deki politik ortamın diğer Arap ülkelerine benzemediği şeklinde bir yorum yapılabilir.

ABD bu noktadan sonra strateji değiştirmiştir. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Suriye ile ilişkilerinin Şam yönetimini yönlendirebilecek kapasitede olmadığını itiraf ederek, bunu bölgede kendi müttefikleri olan ülkelerle yapacaklarını söylemiştir.[10] Bu süre zarfında hem Arap Birliği’nin, hem Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) hem de Türkiye’nin Suriye’ye yönelik çabalarının yoğunlaştığı görülmektedir. Anılan bu yapılar arasında, askeri çözüm yolunu en çok talep edenin KİK olduğu öne sürülebilir. Türkiye ve Arap Birliği ise daha çok siyasi yollardan çözüm arayışları içine girmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) de çözüm arayışlarının bir parçası olmuştur. ABD’nin bu girişimlerde de istediği neticeleri alamaması, kafa karışıklıklarına yol açmıştır. ABD’nin şu anda Esat yönetimine dair tam olarak nasıl bir politika izleyeceğini bilemediği iddia edilebilir. Son gelişmeler Birleşmiş Milletler’in (BM) Kofi Annan vasıtasıyla ön plana çıkacağı düşüncesini yoğunlaştırmaktadır. Bu noktada ABD’nin Suriye’nin geleceği için bölgesel ve küresel aktörleri nasıl kullanacağı tartışılabilir.

Körfez İşbirliği Konseyi

KİK’nin askeri verileri incelendiğinde, Basra Körfezi çevresinde bir ABD kalesi görünümü arz etmektedir. Suudi Arabistan[11], Katar[12], Kuveyt[13], Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerle ABD’nin yoğun askeri ilişkileri mevcuttur. Bununla birlikte El Cezire televizyonu gibi, Suriye’deki olaylarla ilgili çok haber yapan televizyonlar da bu ülkeleri merkez olarak kullanmaktadır. Özellikle El Cezire’nin yaptığı haberlerin güvenirliğini sorgulayan haber ve yorumlar dünya basınında çok yer almaya başlamıştır. Üstelik El Cezire yetkililerinden de aksi bir açıklama gelmemektedir.

ABD’nin daha önce Yemen’de kullanmaya çalıştığı KİK faktörünün, Suriye için geçerli olmadığı iddia edilebilir. İran’ın çevrelenmesi politikası dâhilinde Suriye’nin dönüştürülme ya da rejiminin ortadan kaldırılma girişimi en azından şimdilik KİK vasıtasıyla gerçekleşememiştir. ABD, yukarıda anılan stratejisini farklı kuvvet merkezleriyle de denemiştir. Bunlardan bir diğeri de Arap Birliği’dir.

Arap Birliği Politikaları

ABD, Esat’ın devrilmesine dönük politikalar doğrultusunda, Arap Birliği nezdindeki girişimleri de önemsemiştir. Elbette ki, toplantılarda ABD isteği doğrultusunda karar alındığı alenen beyan edilmemektedir. Ancak, Suudi Arabistan gibi, demokrasinin hiçbir kurumunun bulunmadığı bir ülkenin toplantılarda, demokrasi ve insan hakları savunuculuğu yapması adeta sözcülük makamında bulunduğu düşüncesini zihinlerde canlandırmaktadır.

Arap Birliği Kahire’de yaptığı toplantıda, Suriye ile diplomatik ilişkileri kesme kararı almıştır. Suriye’ye uygulanan ekonomik yaptırımların ağırlaştırılması da alınan bir başka karardır. Sürekli dış destek talep eden Suriye muhalefetinin desteklenmesi de alınan kararlar arasındadır. Uluslararası alanda ABD’nin de aynı kararların alınması gerektiğini dillendirmesi oldukça dikkat çekicidir. Ancak, Arap Birliği BM’nin kararlarını da reddedemeyerek ortak barış gücü projesinin bir an önce hayata geçirilmesini talep etmiştir.[14] Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’un Arap Birliği planında yer alan Suriye’ye yabancı müdahaleyi kabul etmeyecekleri anlamını içeren açıklaması ABD’nin yalnız başına plan yapamayacağının bir işareti olarak yorumlanabilir.[15] ABD, Suriye siyasetinin anlaşılması bakımından Türkiye’nin politikalarının da dikkate alınması gerekmektedir.

Türkiye’nin Suriye Siyaseti

Bilindiği gibi Türkiye-Suriye ilişkileri, çok kısa bir süre içinde çok keskin bir dönüşüm yaşamıştır. 1998 Adana Protokolleri ile iyileşme, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile artış gösteren ilişkiler, son on yıl içinde neredeyse bir birlik seviyesindeyken çok kısa süre içinde kopma seviyesine gelmiştir. Türkiye son dönemde demokrasi, baskıların azaltılması, halkın sesine kulak verilmesi gibi söylemlerle Suriye yönetimi karşıtı bir politika izlemektedir. Türkiye Özgür Suriye Ordusu gibi yapılanmalara ev sahipliği yapmaktadır.[16] Batı medyasının “cesur Danny” diye tanıttığı Dany Dayem’in BBC için yaptığı sahte haberin iki açıdan önemli olduğu öne sürülebilir. İlki, gazetecilik ahlakıyla yalan haber yapmanın bağdaşmamasıdır. Diğeri ise “Cesur Deny” adıyla bilinen Deny Dayen, İngiltere’de yaşamış ve ardından Özgür Suriye Ordusu’na katılmak için Suriye’ye gelmiş bir muhalif olmasıdır.[17]

Talimatla haber yapan, olmamış olayları olmuş gibi gösteren üstelik de kendileri de sivilleri vuran kişilerin muhalefet hareket oldukları su götürür bir gerçektir. Muhalif hareketi olduğu iddia edilen bu kişilerin en azından bir kısmının Türkiye topraklarında bulunduğu iddiaları Türkiye’nin güvenirliği açısından olumsuz bir imaj oluşturabilir. Öte yandan, Suriye’nin terör örgütü PKK’ya destek verdiği iddiaları da iki ülke ilişkilerinde güven sarsıcı bir hal almaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Suriye’nin teröre destek vermesi durumunda harekât yapılacağı açıklaması bu açıdan büyük önem arz etmektedir.[18] Suriye ordusundan general seviyesindeki personelin Türkiye’ye sığınması aynı zamanda Türkiye’nin bir çekim alanı olduğu yorumuna sebep olabilir.[19] Kofi Annan ve Esad görüşmesinde, Esad, terörist olarak tanımladığı grupların faaliyetlerinin devam etmesinin, diplomatik çözümleri zorlaştırdığını beyan etmiştir.[20] Bu noktada, Suriye politikalarında BM’nin rolüne değinmekte fayda görülmektedir.

Birleşmiş Milletler’in Suriye’deki Rolü

BMGK’de Suriye’deki şiddet olaylarını sona erdirmek için hazırlanan tasarı Rusya ve Çin’in vetolarıyla engellenmiştir. Tasarı’yı destekleyen, ABD ve Batı’nın karşısında bu tavrın alınması, ABD’nin Suriye’ye yönelik politikalarında değişikliğe sebep olmuştur. Bu yüzden, tasarının ABD politikaları açısından önem arz ettiği değerlendirilmektedir. Tasarının Rusya ve Çin tarafından veto edilmesiyle ABD, Pekin ve Moskova’yı dikkate almadan Suriye hakkında bir politika uygulayamayacağı gerçeğiyle yüzleşmiştir. Bu durum ABD’nin Suriye’nin geleceğine yönelik senaryolarında da etkili olmuştur. Tasarının reddi “ABD’nin önderliğinde BM kararlar alır” geri kalanlar uygular anlayışı düşüncesi açısından da çarpıcı bir sonuç doğurmuştur.

Rusya ve Çin veto kararına sebep olarak, Suriye yönetimine dışarıdan gelecek etkilere karşı verilmiş bir karar ifadesini kullanmıştır. İki ülke, Suriye sorununun çok karmaşık dinamiklere sahip olduğu kanaatine sahiptir. Moskova ve Pekin’e göre sorun, mezhepler arası çatışmalar, İran’ın nükleer programı ve konuya taraf olan ülkelerin tarihleriyle ilgilidir. Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler Suriye’de yaşanan sorunları bahane ederek rejim değişikliği talep etmektedir.[21] ABD’nin Suriye’nin geleceğine dair muhtemel politikaları bu bilgiler ışığında değerlendirilebilecektir.

ABD’nin Başarısız Politikaları

ABD’nin Suriye hakkında kurguladığı politikalar bölgedeki müttefikleriyle yürütülmektedir. Hillary Clinton da bunu açık bir şekilde ifade etmiştir. Ancak bu politikanın yürümediği ortadadır. ABD’nin temel kurgusu, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt gibi bölge ülkeleriyle Suriye üzerinde baskı ortamı yaratıp, El Cezire gibi televizyon kanallarıyla da iddialarını destekleyerek bir meşruiyet zemini yaratmaktır. Ancak, KİK’in bölge üzerindeki etkisinin tam olmaması, Suriye muhalefetinin bölünmüşlüğü, televizyonlarda gösterilen katliam haberlerinin gerçekleri yansıtmaması bu politikayı akamete uğratmıştır. ABD bu durumda, BM desteği ile KİK’e göre daha geniş tabanlı olan Arap Birliği ortaklığını devreye sokmaya çalışmıştır.  

Aslında ABD’nin Esat sonrası durum için net bir politikasının olduğunu söylemek doğru olmaz. Bir diğer konu da Esat’ın gidip gitmeyeceği konusudur. Suriye’de olayların başlangıcında, ABD politikaları Esat’ın gitmesi durumuna göre kurgulanmıştır. Ancak, Libya’da gerçekleşen kurgu bir şekilde Suriye’de gerçekleşmemiştir. Rusya ve Çin’in karşı koymaları BMGK’nin devreye girmesini engellemiş, NATO seçeneği de gündeme getirilmemiştir. Bununla birlikte Suriye-Kosova arasında bir benzerlik oluşturularak müdahil olunması da rağbet görmemiştir. ABD’nin bu durumda yeni arayışlar içine girdiği iddia edilebilir.

ABD’nin Muhtemel Politikaları

ABD’nin Suriye’nin geleceğine yönelik politikalarının belirsiz olduğu söylenebilir. Çünkü yukarıda ortaya konmaya çalışılan değişkenler ölçeğinde bakıldığında kesin bir öngörüde bulunmanın zorluğu, söz konusu belirsizliği ortaya çıkarmaktadır. Suriye’nin geleceğiyle ilgili senaryolardan biri Le Figaro’nun haberinde yatmaktadır. Habere göre ABD ile İran’ın Suriye’nin Esat sonrası için pazarlık yaptığı öne sürülmüştür. ABD ve İran’ı kapsayan bu senaryoya göre, Esat’tan sonra Mısır’daki gibi bir askeri konsey oluşturulması teklif edilmiştir.[22] Oluşturulmak istenen askeri konseyin olayları kontrol altına alıp, Esat’ın gitmesi halinde ülkeyi kargaşa ortamından çıkarması muhtemeldir. Aynı durumun Mısır’da gerçekleştiği ve askeri yönetime İhvanı Müslimin’in karşı çıkmadığı açıktır.[23] Dolayısıyla, bir askeri konsey kurulması mümkün görünmektedir. Ancak, ABD’ye mi İran’a mı daha yakın olacağı bilinmezliğini devam ettirmektedir. Bu belirsizlik dolayısıyla ABD’nin konuya mesafeli yaklaştığı iddia edilebilir.

Son dönemde gündeme gelen bir senaryo da Bosna ve Kosova örneğidir. ABD’nin, BM ve Arap Birliği aracılığıyla Suriye’ye insanı yardımda bulunmasının gerekliliği gündeme getirilmektedir. Bu durumun önemli dayanaklarından biri olarak da Suriye’deki olaylarda 8.000 sivilin ölmesi gösterilmektedir. İnsani yardım kapsamında Suriye’deki muhaliflerin hafif silahlar ve anti tank silahlarıyla donatılması tavsiye edilmektedir.[24] Anılan bu silahların sağlanması kişisel savunma olarak nitelendirilmekte ve uluslararası hukuk normu olarak ifade edilmektedir.[25] Bunun dışında 1990’larda Bosna’da olduğu gibi Suriye’de de güvenli bölgeler oluşturulması gündeme getirilmektedir.[26] Burada Bosna ile benzerlik kurulmasının sebebinin Bosna’ya yapılan insani müdahalenin, tüm dünya tarafından meşru görülmesi olduğu söylenebilir. Güvenli bölge veya bölgelerin oluşturulması ile insani yardım gerçekleştirilmesi için Arap ülkeleri ve Türkiye’nin adı öne çıkmaktadır.[27] Hillary Clinton’ın bölge ülkelerinden oluşan koro söylemine burada bir kez daha dikkat çekmekte fayda görülmektedir. Clinton’ın Türkiye’de çok rağbet görmeyen bu açıklamasının, ABD’nin Suriye dâhil Orta Doğu’ya yönelik politikalarının hareket noktası olduğu söylenebilir.

Bütün bu iddialara ek olarak, Suriye ile sorunun diplomatik yollardan çözülebileceği de iddia edilebilir. Kofi Annan’ın BM-Arap Birliği Özel Temsilcisi sıfatıyla diplomatik çözüm arayışlarına başlaması çözüm arayışlarının diplomatik alana kayma belirtisi olarak görülebilir. Anan göreve atanmasının hemen ardından diplomatik çözümün önemi ve gereğine yönelik açıklamalarda bulunmuştur. Ayrıca askeri yollardan çözüm arayışlarının sorunu daha da derinleştireceğini belirtmiştir.[28] Bu açıklamalara başta tepki gösteren Suriye Ulusal konseyinin daha sonra diplomatik çözüme ılımlı yaklaşması dikkat çekicidir. Burhan Galyun, Annan’la görüşmesinden sonra, ilk seçeneğin diplomatik yol olduğunu ifade etmesi önemlidir. Galyun muhaliflerin silahlandırılmasını ikinci seçenek olarak gördüklerini söylemiştir.[29]

Bu görüşmelerle birlikte, Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’la Suriye krizinin çözümünde diplomatik girişimler için anlaştıklarını açıklamıştır.[30] Fakat Clinton Suriye savaş makinesinin, silah kullanmasının, kendini savunan sivil halkın silah kullanmasıyla bir olmayacağını belirtmiştir. Bu ifadeden dolayı başta muhaliflerin istediği dış desteğin ve silahlı müdahalenin ikinci seçenek olarak kaldığı iddia edilebilir. Clinton-Lavrov görüşmesinin bir diğer göstergesi olarak da Rusya’nın önemli bir aktör olarak ABD tarafından göz ardı edilemediği söylenebilir.  

Sonuç

Arap Baharı olarak nitelendirilen olaylar başladığı dönemde yapılan ilk yorumlar, halkların demokrasi talebiyle yönetimlerine başkaldırdığı yönünde olmuştur. Ancak NATO desteğinde Libya muhaliflerinin gerçekleştirdiği isyan ve gelinen durum çözüm arayışlarına farklı bakışlar geliştirmiştir. ABD’nin hem NATO’nun hem de BM’nin en etkili ülkesi olması ve küresel güç iddiası söz konusu farklı bakışlardan etkilendiği görüşünü akıllara getirebilir. Suriye olaylarında da halkın demokrasi istediği iddiası kısa süre içinde geçerliliğini yitirmiştir. ABD’nin meşruiyet sağlama kaygılarından dolayı bölge ülkelerini Suriye meselesiyle ilgili yönlendirdiği açıktır. Fakat burada da bölgesel dinamiklerin göz ardı edilmesi mümkün görünmemektedir. Katar, Kuveyt gibi ülkeler Sünni-Şii ayrımı gibi sebeplerle askeri müdahaleyi kışkırtma yanlısı görünmektedir. Ancak bu ülkelerin ABD ile iyi ilişkileri olmasıyla birlikte önemli bir askeri güce sahip olmadıkları bilinmektedir. Bu durumda askeri gücü yüksek ve ABD ile müttefiki olan Türkiye akıllara gelmektedir. Türkiye’nin Suriye’ye bir askeri müdahaleden ziyade, insani yardım kavramıyla müdahale edilmesini istediği iddia edilebilir.

ABD anılan sebeplerden dolayı uluslararası meşruiyete sahip olacak bir politika arayışı içine girmiştir. Arap Birliği bu arayışın ilk aşaması olarak kabul edilebilir. Ancak gözlemci raporlarında uluslararası toplumun istediği ölçüde tatminkâr olmaması başka aktörleri devreye sokma ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Başka bir deyişle, Arap Birliği raporlarında muhaliflerin kayıplarından bahsedildiği gibi hükümet kayıplarından da bahsedilmesi başta ABD olmak üzere Batılı devletleri tatmin etmemiştir.[31] Suriye’deki olayların sadece Esat güçlerinin eseri olmadığının tespiti Fransız akademisyen ve Orta Doğu uzmanı Pierre Piccinin tarafından da yapılmıştır.[32] Bu noktada Arap Birliği-BM özel temsilciliği ihdas edilerek Kofi Annan görevlendirilmiştir. Bu girişimle birlikte Suriye’ye yönelik çözüm arayışlarının Rusya’nın da müdahil olmasıyla diplomatik temele oturtulduğu ifade edilebilir. Gelecekte Suriye’nin ABD güdümlü demokratik bir yapıya sahip olması muhtemeldi

 

Not: Bu çalışma, yazarın, 21. Yüzyıl Dergisi'nin 40. sayısında yayınlanan makalesinin genişletilmiş versiyonudur. 


[5]Hürriyet Gazetesi, 13.03.2004.

[10]http://abcnews.go.com/blogs/politics/2011/11/clinton-no-longer-a-believer-that-assad-is-a-reformer-says-he-cant-sustain-the-armed-opposition-in-syria/ erişim: 10.02.2011.

[11]Blanchard, M. Christopher, Saudi Arabia: Background and U.S. Reltaions, Congressional Research Service, Washington, 2011, s:9.

[12]Blanchard, M. Christopher; Qatar: Background and U.S. Relations, Congressional Research Service, Washington, 2011, s:9.

[16]http://www.haberler.com/ozgur-suriye-ordusu-lideri-albay-riad-al-asaad-3125885-haberi/ erişim: 13.02.2012.

[24]http://rt.com/usa/news/mccain-syria-american-arms-777/ erişim:13.03.2012.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 17-08-2019

Rusya Güvenli Bölge Planını Destekliyor mu?

Güvenli bölge aldatmacası…