Cenevre II Konferansı ve ABD’nin Açmazları

Yazan  20 Kasım 2013

ABD Suriye’de olayların başladığı tarih olan Mart 2011’den itibaren olaylara müdahil olma isteğiyle strateji geliştirme çabası içindedir. Suriye’deki çatışmaların bir iç savaşa dönüşmesinde hazırlıksız yakalandığı anlaşılan Vaşington ilk olarak Türkiye ve Körfez İşbirliği Konseyi Üye ülkeleri aracılığıyla Suriye krizini yönetmeye çalışmıştır. Bu plan dönemin Amerikan Dışişleri Bakanı Hilary Clinton tarafından dile getirilmiştir. Ancak Rusya’nın Libya’daki tutumunun aksine muhtemel askeri ve diplomatik müdahaleler konusunda Şam’a destek veren politikalar izlemesi ve bu politik duruma Çin ve İran’ın da destek vermesi ABD’nin işini hayli zorlaştırmıştır. Bu noktada ABD Suriye’ye müdahale konusunda bölgedeki müttefiklerinin istekleri ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) üyelerinin engellemeleri arasında kalmıştır. Bu noktada ABD meseleyi diplomatik yollardan çözme arayışına girmiştir. Her ne kadar bir dönem kimyasal silah kullanımına istinaden askeri müdahale iddiaları gündeme gelmiş olsa da ABD Başkanı Barack Obama’nın yaptığı açıklamalar o dönemde bile diplomatik girişimlerin ön planda tutulması gerekliliğini vurgulamış ve Obama sorumluluğu ABD Senatosu ile paylaşma isteğini alenen dile getirmiştir. Bu olaylar çerçevesinde ABD’nin Suriye meselesindeki siyaseti, İngiltere, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Türkiye gibi müttefiklerinden oluşturduğu bir grupla diplomatik yollardan müdahale etme çabasıdır.

ABD’nin Diplomasi Tercihi

ABD’nin Suriye iç savaşında dönük çözüm faaliyetleri Suriye’deki “ılımlı” muhalif grupların desteklenmesi üzerine kuruludur. Söz konusu bazı muhalif gruplar ABD desteğini almaya “el Kaide” ile bağlantıları olmaması hasebiyle hak kazanmıştır. Ancak, ABD’nin başta Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere bölgedeki müttefikleri Suriye’de bir din devleti kurma amacı güden ve bu amaç dolayısıyla “el Kaide” ile bağlantılı olan muhalefete ılımlı yaklaşmakta ve yardımda bulunmaktadır. Bu kırılma noktası ABD’nin Suriye’de kimyasal silah kullanılmasının ardından askeri müdahale yapması konusunda tereddütlü davranmasının önemli sebeplerinden biridir. Türkiye de Suriye’ye askeri müdahale yapılması noktasında görüş bildirmiştir. Ancak ABD Suriye’ye müdahale çağrılarına Başbakan Erdoğan’ın Mayıs 2013’teki ziyareti sırasında Obama tarafından yapılan açıklamada “Bu Amerika’nın tek başına yapacağı bir şey değil. Başbakan da dahil, bölgedeki kimsenin, Amerika’nın tek yanlı adımlarının Suriye’ye iyi sonuçlar getireceğini düşündüğünü sanmıyorum”[1] şeklinde net bir şekilde itiraz edilmiştir. ABD Başkanı Obama’nın bu net çıkışı haricinde, Hillary Clinton’ın ABD’nin Suriye ile bağlarının ve ticaretinin çok az olduğunun, Suriyelilerin kulak vereceği bir ses olmadığımızın farkındayız. Dolayısıyla, Suriye’nin göz ardı edemeyeceği, giderek büyüyen ve şu anda Arap Birliği ve Türkiye’den oluşan bir koroyu konuşturmaktayız [2] açıklamaları da ABD’nin Suriye konusunda doğrudan müdahil olmayacağının erken bir işaretidir. Suriye’deki olayların başlangıcında ABD’nin Orta Doğu’dan sorumlu CENTCOM komutanı olan Org. James Mattis’in Suriye’ye hava savunma mühimmat ve donanımını sağlayan ülke Rusya olduğu, Suriye’nin gücü önceden müdahale edilen Libya ile kıyaslandığında çok daha büyük olduğu bilgisini vermiştir.[3] ABD’nin askeri operasyon yolunu seçmemesinin Suriye’de desteklenen muhalif yapıların koordine olmaması[4] ve söz konusu eksikliğin operasyona elverişli bir zemini oluşturmamasıdır.[5] Bütün bu sebeplere Suriye Ordusuna karşı savaşan grupların arasına el Kaide ile bağlantılı gurupların da eklenmesi ABD’nin Suriye iç savaşını diplomatik yollarla ve zamana yayarak çözme tercihini ortaya çıkarmıştır. Çünkü muhtemel bir askeri müdahalenin anılan bu sebeplerden dolayısıyla ABD Suriye’deki olayların başından itibaren aslında açık ettiği ancak bölgedeki müttefikleri tarafından tam anlaşılmayan ya da anlaşılmak istemeyen diplomasi seçeneğini öne çıkarma girişimlerini sürdürmektedir. Buna ek olarak diplomatik çözüm arayışı Rusya’nın Suriye meselesindeki kararlı tutumu dolayısıyla ABD tarafından tercih edilen bir yoldur.

Muhtemel Konferans Öncesi Görüşmeler ve İtirazlar

ABD Suriye’de “kırmızı çizgi” olarak ilân ettiği kimyasal silahların kullanımını rağmen artık askeri operasyonun en son seçenek olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla ABD Suriye muhalefetini organize edebilme ümidiyle çeşitli temaslara başlamıştır. ABD’nin bu çabaları çerçevesinde toplantıya dair itirazları Suriye’den ve ABD müttefiklerinden gelenler olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Birinci kategoride olayların merkezinde yer alan Suriyeli muhalifler ve Esat yönetiminden gelen itirazlar söz konusudur. Bu itirazların muhalif kanat tarafından dile getirilenleri özetle Esat’ın hükümette kaldığı sürece görüşmelere katılma taraftarı olunmayacağı şeklinde açıklanabilir. Buna mukabil olarak Esat da, görüşmelerin gerçekleşmesi durumunda Suriye muhalefetini kimlerin temsil edeceği sorusunu sormuştur. Beşar Esat bu açıklamasıyla ABD’nin kendisi karşısında örgütlemeye çalıştığı “muhalif” yapının kırılganlığı da belirtmiştir. Ayrıca bu çıkış Esat’ın varlığını reddetmeye çalışan “muhalif” unsurlara da bir cevap niteliği taşımaktadır. Cenevre II konferansı öncesi Suriye kaynaklı itirazlar bu noktada iken ABD’nin müttefikleri ile de konuya ilişkin net bir sonuca varması mümkün olmamıştır.

Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry Cenevre II konferansının alt yapısını hazırlamak amacıyla 22 Ekim 2013’te bir dizi temasta bulunmuştur. “Suriye’nin Dostları” adı ile bir araya gelen Türkiye, İngiltere, Mısır, Fransa, Almanya, İtalya, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan, Amerika ve Birleşik Arap Emirlikleri Suriye muhalefetinden temsilcilerle görüşmeler gerçekleştirmiştir. Söz konusu görüşmeler sırasında Kerry diplomatik çözümün gerekliliğini bir kez daha gündeme getirirken, Suriye Koalisyonu Sözcüsü Halit Salih İstanbul bürosundan yaptığı açıklamada Esat’ın gelecekteki rolüne karşı sessiz kalınmasını kabul edilemez olarak tanımlamıştır.[6] Bu açıklamalar “Suriye’nin Dostları” grubu içindeki çatlağı da ortaya çıkarmaktadır. ABD ve İngiltere gibi askeri ve mali açıdan kuvvetli ülkeler meselenin diplomatik çözümü ile ilgili görüş belirtirken, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye gibi ülkeler ise dozu giderek düşmekte olsa da askeri müdahaleyi dillendirmektedir. Bu çatlak Esat için iktidarda kalma açısından önemli bir avantaj kazandırmaktadır. Bu durum daha önce 21yyte.org’de yayımlanan ve Esat’ın 2014’e kadar iktidarda kalacağı öngörüsünde bulunan “Cenevre Konferansının Gizli Pazarlığı: 2015 Esat’ın Gidiş Yılı olur mu?” başlıklı analizi de doğrular niteliktedir. Bu noktada ABD’nin “ılımlılar” olarak tanımladığı ve kendisini destek vermeye daha yakın gördüğü muhalefet ile “el Kaide” ile bağlantısı olduğu iddia edilen muhalefetin çatışması devreye girmektedir.

ABD’de “ılımlılar” ya da “ılımlı muhalefet” olarak tanımlanan yapılar genel olarak Suriye’de en Nusra Cephesi ile ilgisi olmadığı düşünülen gruplardır. Çünkü en Nusra Cephesi’nin el Kaide ile olan irtibatı ve Suriye’de iktidarı ele geçirmesi durumunda bir mezhepçi bir temelde yeniden yapılanmaya gitmesi ABD açısından kabul edilmez bir durumdur. 11 Eylül olaylarından beri el Kaide ile mücadele halinde olan ABD’nin kendi desteği ile Suriye’de söz konusu örgütle bağlantılı bir yapıyı iktidara getirmesi mümkün değildir. Bu tartışma devam ederken ABD’nin yakın müttefiki İngiltere’nin dışişleri bakanı William Hague toplantı sırasında “ılımlı muhalefete” destek verilme gerekçesini “demokratik, mezhep merkezli olmayan, çoğulcu bir Suriye’nin geleceğinde ılımlı muhalefetin rolünün büyük olacağı ve destek alamazlarla Suriye halkının Esat ve aşırıcılar arasında kalacağını” belirtmiştir.[7] Bu açıklamaların yapıldığı 22 Ekim 2013 tarihli toplantıdan bir gün sonra Riyad’da Suudi Mevkidaşı Türki el Faysal ile görüşmüştür. El Faysal hem Suudi Arabistan istihbaratının eski başkanı hem de eski ABD büyükelçisi olmasından dolayı iki ülke ilişkilerinde kilit isimlerden biri olma özelliğini taşımaktadır. Suudi Bakan, ABD’nin Suriye’ye askeri müdahale yapmak yerine kimyasal silahlarının imha edilmesine rıza göstermesini eleştirmiştir.[8] Dolayısıyla ABD’nin politikaları konusunda müttefikleri ile de tam anlamıyla uyumlu hareket ettiğini söylemek güçtür.

Sonuç

ABD, Suriye meselesinde diplomatik yollarla çözüm arayışına devam etmektedir. Ancak söz konusu çözüm arayışında ilk olarak, müttefikleriyle olan anlaşmazlığı, ikinci olarak da Suriye’de desteklemeye çalıştığı muhalif yapıların koordinasyon eksikliği söz konusu politikayı zora sokmaktadır. ABD’nin Suriye muhalefetinden kaynaklanan söz konusu belirsizliği çözme ihtimali zayıftır. Buna ek olarak ABD’nin tercih ettiği politikaların başta Suudi Arabistan olmak üzere bölgedeki önemli müttefikleri tarafından reddedilmesi de elini zayıflatan bir başka nedendir. Esat cephesine bakıldığında ise Rusya’nın önemli desteğini almış ve dağınık bir muhalif yapıya karşı savaşan bir durum ortaya çıkmaktadır. Üstelik ABD’den beklenen askeri harekâtın gerçekleşmemesi de Şam’a bir kat daha güven kazandırmıştır. Bu siyasi ortamda ABD, müttefiklerini diplomasi ile sorunu çözmeye ikna etmeye çalışacak ayrıca “ılımlı” olarak tanımladığı muhalefeti “radikallerden” ayırarak destekleyecektir. Bu hamlelerin Esat’ı zayıflatması mümkün görünmemektedir. Bundan dolayı ABD bir noktadan sonra desteklediği muhalif yapıyı ve müttefiklerini zorlayarak Cenevrede Esat ve müttefikleriyle masaya oturmaya çalışacaktır. Bunun dışında askeri harekat seçeneği de göz ardı edilmemelidir ancak birinci seçeneğe göre üstelik bir kez reddedilmişken gündeme gelmesi için Esat’ın ülke genelinde uluslararası toplumu kışkırtacak ve Rusya’nın onun arkasında durmasını zorlaştıracak toplu katliamlar yapması gibi çok zorlayıcı şartların gerçekleşmesi gerekmektedir.

 


 

[1]Amerikanın Sesi, Suriye Konusunda Tam Görüş Birliği İçindeyiz, 16.05.2013. http://www.amerikaninsesi.com/content/suriye-konusunda-tam-gorusbirligi-icindeyiz/1662451.html(16.05.2013)

[2]Clinton, No Longer a Believer that Assad is a ‘Reformer,’ Says He Can’t Sustain the Armed Opposition in Syria, ABC News, http://abcnews.go.com/blogs/politics/2011/11/clinton-no-longer-a-believer-that-assad-is-a-reformer-says-he-cant-sustain-the-armed-opposition-in-syria/  (10.02.2011)

[3]Stratfor, Syria: What Prevents U.S. Military Involvement”, http://www.stratfor.com/analysis/syria-what-prevents-us-military-involvement(20.03.2012)

[4]Kalemdaroğlu, Sibel; “Suriye Muhalefetinin Aktörleri”, http://www.21yyte.org/tr/yazi6514-Suriye_Muhalefetinin_Aktorleri.html(20.04.2012.)

[5]Stratfor, Syria: What Prevents U.S. Military Involvement”, http://www.stratfor.com/analysis/syria-what-prevents-us-military-involvement(20.03.2012).

[6]Amerikanın Sesi, Suriye İçin Barış Konferansı Girişimi, 22.10.2013, http://www.amerikaninsesi.com/content/suriye-icin-yeni-baris-konferansi-girisimi/1774529.html(23.10.2013)

[7]Michael Gordon, Alan Cowell, U.S. and 10 Other Nations Back Peace Talks, but Syrian Moderates Are Uncertain, The New York Times, 22.10.2013. http://www.nytimes.com/2013/10/23/world/europe/britain-urges-support-for-moderate-opposition-in-syria.html?ref=world(erişim:23.10.2013)

[8]Michael R. Gordon, Criticism of United Satates’ Mideast Policy Increasingly Comes From Allies, The New York Times, 23.10.2013. http://www.nytimes.com/2013/10/24/world/middleeast/kerry-reassures-israel-on-iran-but-divisions-remain.html?pagewanted=1&_r=0&hp(28.10.2013)

 

 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 16-10-2019

SDG/YPG'ye Çifte Koruma Kuşağı

İç politikada zorda olan Trump, kişisel açmazdan kurtulmak için dünya gündeminin en üst sırasındaki Suriye konusunu da kullanıyor. Ama görünen o ki, bunu yaparken de Türkiye'yi de kullanıyor.