Yunanistan’ı Kurtarma Planı ve AB İçinde Alman - Fransız Güç Mücadelesi

Yazan  02 Mayıs 2010
2008'de ABD'deki iflaslarla başlayan ekonomik kriz kısa bir süre içinde küresel ölçekte etkilerini hissettirmeye başladı. Zamanla Avro bölgesinin zayıf ekonomileri olan Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İrlanda ile ilgili endişeler artmış, Yunanistan'ın iflasın eşiğine gelmesiyle kriz ana gündem konusu haline gelmiştir. Yunanistan'ı kurtarma konusunda ortaya atılan planlar, geliştirilen çözüm yolları üye ülkeler arasında görüş ayrılıklarına neden olurken, esas olarak Avrupa'nın 'Birlik' kavramı sorgulanır hale gelmiştir. Avrupa bütünleşmesinin öncü ülkeleri ve yapılacak yardımın esas finansörleri olan Almanya ve Fransa arasında bu süreçte yaşanan tartışmalar, iki ülkenin güç mücadelesi olarak yorumlanmıştır. AB politikalarının belirlenmesinde önemli etkiye sahip olan Alman-Fransız ekseninin çatırdamaya başladığı ve bu iki ülke arasındaki rekabetin kızıştığına ilişkin değerlendirmeler, Avro bölgesinin geleceği ile ilgili soru işaretlerini de beraberinde getirmiştir. Bu yazıda öncelikle Avrupa ekonomik bütünleşmesinde yaşanan sorunlar, Yunanistan krizinin nedenleri, öngörülen çözüm yolları ve Avro bölgesine etkileri incelenecektir. Ardından Almanya ve Fransa'nın Yunanistan krizine yönelik tutumları, aralarındaki ekonomik rekabetin kızışmasının siyasi ilişkilere ve Avrupa'nın geleceğine etkisi ele alınmaya çalışılacaktır.

AB Siyasi Birlik Değil, Peki Ya Ekonomik Birlik?

Avrupa'da barış, güvenlik ve istikrarı kalıcı kılmak için ekonomik bir birlik olarak başlayan Avrupa entegrasyon projesi, 1957 yılında imzalanan Roma Antlaşması'ndan bu yana önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Gümrüklerin kalkmasıyla ortak pazarın kurulması, dört özgürlük olarak bilinen malların, hizmetlerin, kişilerin ve sermayenin serbest dolaşımının sağlanması, parasal birliğin kurulması, nihai olarak da ekonomik bütünleşmeyi siyasi birliğe taşıma çabaları (tam anlamıyla başarı sağlanamasa da) bu bütünleşme projesinin önemli evreleri olmuştur. Siyasi bütünleşme konusunda yaşanan sıkıntıları bir yana bırakacak olursak, yaşanan ekonomik kriz AB'nin ekonomik 'birliğini' de tartışmaya açmıştır. Ekonomik kararların alınmasında ortak bir tutum sergileyemeyen, ülkelerin sahip olduğu farklı ekonomik yapıların yol açtığı dengesizlikleri gidermek konusunda ilerleme kaydedemeyen, ulusal çıkarların hala Birlik çıkarlarının önünde tutulduğu bir AB ekonomik olarak ne kadar bütünleşebilmiştir? Ekonomik krizle birlikte bu sorular daha çok sorulmaya, AB'nin bu zorlu sınavı geçme konusunda göstereceği başarı ya da başarısızlık AB'nin geleceğini yakından ilgilendiren bir konu haline gelmeye başlamıştır.

Kuruluşundan itibaren siyasi birlik hedefini canlı tutmaya çalışan AB ülkeleri, parasal birliğin kurulması ve ortak para birimi Avronun tedavüle sokulmasına, bu temel hedef nedeniyle önem atfetmişlerdir. 1980'li yıllarda AB Komisyon Başkanı Jacques Delors'un girişimleri sonucunda ekonomik ve parasal birliğin kurulması için çalışmalar başlatılmıştır. Çalışmalar sonucunda söz konusu birliğin kurulması için üç aşama öngörülmüş olup, 1999 tek para birimi uygulamasına geçiş tarihi olarak belirlenmiş, 2002'de ise siyasi birlik yolunda önemli bir adım olarak görülen ve bunun sembolü kabul edilen Avro dolaşıma girmiştir. Kurulan ortak para sistemine giriş 'Maastricht Kriterleri' olarak bilinen kamu açıkları, fiyat istikrarı ve döviz kuru istikrarı ile ilgili şartların yerine getirilmesine bağlanmıştır. Buna göre:

- Üye ülkedeki bütçe açığı GSYİH'nın %3'nü geçmemelidir

- Üye ülkenin kamu borçları GSYİH'nın %60'ından fazla olmamalıdır

- Üye ülkenin enflasyon oranı, AB'ye üye ülkelerden en düşük enflasyon oranına sahip üç ülke ortalamasını 1,5 puandan fazla geçmeyecektir

- Üye ülke faiz oranı, fiyat istikrarı alanında en iyi performans gösteren üç ülkenin faiz ortalamasını 2 puandan fazla aşmamalıdır

- Parasal birliğe giriş öncesi iki yıl içinde ülke parası diğer bir üye ülke parası karşısında devalüe edilmemelidir[1]

Üye ülkelerin kriterlere uyumu parasal birliğe dâhil olduktan sonra da çeşitli denetim yollarıyla sağlanmaya çalışılmaktadır. Fakat başta Almanya ve Fransa olmak üzere çok sayıda üye, uyum konusunda sıkıntı yaşamıştır; hatta kriterlerin tam anlamıyla yerine getirilmesi istisnai bir durum kabul edilmiştir. Üye ülkeler arasında ortak para politikalarının bulunmasına rağmen, ortak ekonomi politikalarının öngörülmemesi, Avrupa para birliğine yöneltilen temel eleştiri olmuştur. Farklı büyüklükteki ülke ekonomilerinin ekonomi politikaları arasında koordinasyonun olmaması, Avro bölgesi içinde ekonomik kriz ile birlikte daha da derinleşen dengesizliklere yol açmıştır. Üye ülkelerin kendi çıkarlarını ön planda tutan ekonomi politikaları, bir bütün olarak Avro bölgesinin çıkarları ile çelişebilmektedir. Bu açıdan dikkat çekilen bir husus, yaşanan ekonomik krizde Yunanistan'ın takip ettiği müsrif politikalarının payının yanı sıra, Avro bölgesinin bu zaaflarının da katkısının olduğu yönündedir.[2]

Yunanistan'da yaşanan krizin salt ekonomik etki ve sonuçları olmayacaktır. AB'nin bu krizin üstesinden gelme konusunda göstereceği başarı kendi geleceğini de belirleyecektir. Ekonomideki bu sorunların siyasi yansımaları da olacaktır. Bilindiği gibi para, devleti ve o devletin uluslararası gücünü temsil eden önemli bir semboldür. Avronun değer kaybetmesi uluslararası alanda etkinliğini artırmak isteyen AB için prestij kaybına neden olacaktır. Krizin yayılarak Avro bölgesinin diğer zayıf ekonomileri olan Portekiz, İtalya, İspanya'yı da benzer bir sürecin-sarmalın içine çekmesi, AB ekonomisini dağılmaya kadar götürebilecek, geri dönüşü olmayan bir yola sürükleyebilecektir.

Yunanistan Ekonomik Krizi: 'Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için' vs. 'Herkes kendi başının çaresine baksın'

Yıllardır yürütülen yanlış politikalar ve mali disiplinsizlik küresel krizin etkileriyle birleşince Yunanistan kaçınılmaz olarak iflasın eşiğine gelmiştir. Bu konuda yürütülen tartışmalar iki eksende gerçekleşmektedir: Almanya'nın savunduğu ilk görüşe göre, Yunanistan sorumsuz politikalarının bedelini ödemeli, sıkı reformlar uygulayarak ekonomisini kendi başına düzlüğe çıkarmalıdır. Fransa'nın başını çektiği diğer görüştekilere göre ise, tüm üye ülkeler zor durumdaki Yunanistan'a yardım etme konusunda sorumluluk üstlenmelidirler. Bu 'Birlik' olmanın gereğidir. Her iki görüşün paylaştığı ortak nokta ise, Yunanistan'ın bu krizde suçunun büyük olmasıdır. Bunda Yunanistan'ın çeşitli resmi istatistiklerde krizin boyutlarını önemsiz gösteren hilelere başvurması, sonradan ise bunun ortaya çıkmasıyla üye ülkeler nezdinde ciddi bir güven kaybı yaşamasının payı vardır. Ekonomik ve parasal birliğe üye olmak için de istatistiklerini manipüle eden Yunanistan, üye olduğu 1980 yılından itibaren ekonomik olarak AB standartlarının altında olmuş; ürettiğinden fazla tüketmiş, imkânlarının ötesinde yaşamış, kamu maliyesinin sürdürülemez hale gelmesiyle de krize girmiştir. Küresel ekonomik krizle birlikte borç sarmalına giren Yunanistan, bu konuda önlem almak yerine, dış kaynak bulabilmek için içinde bulunduğu durumu örtbas etmeye çalışmıştır. Krizin diğer nedenleri olarak seçimler öncesi takip edilen popülist politikalar, gereğinden fazla memur alımlarının yapılması, vergi kaçakçılığı, emeklilik sistemindeki sorunlar ile erken emeklilik, tarım sektöründeki yapısal sorunlar, AB fonlarının yanlış kullanımı ve yolsuzluk olarak sayılmaktadır.[3]

Krizin güçlü sinyaller vermeye başladığı zamanda, Karamanlis Hükümeti erken seçim kararı alarak bu zor durumdan bir çıkış yolu aramıştır. Ekim 2009'da seçim kararı öncesi açıklanan resmi verilere göre bütçe açığı %5,1, kamu borcunun GSYİH'ya oranı ise %100'dü. Bu verilerde zorunlu revizyonlar yapılınca işin gerçek yüzü ortaya çıkmıştır: bütçe açığı Maastricht kriterlerinin 4 kat üstünde %12,7 iken, kamu borcunun GSYİH'ya oranı ise %120'leri aşmaktaydı.[4] Seçimler sonrasında iktidara gelen Papandreu hükümeti, krizden çıkış için gerekli tedbir paketini açıkladığında ülke içinde ciddi bir muhalefetle karşılaşmıştır. Sendikalar büyük grevler düzenleyerek uygulanmak istenen kemer sıkma politikalarını şiddetle protesto etmişlerdir. Ülkenin krizde olmasında yeterli denetim yapmadığı gerekçesiyle payı olduğu konusunda eleştirilen Komisyon, gittikçe daha çok dile getirilmeye başlanan iflas uyarıları sonucunda, ülkenin reform sürecini sıkı takip altına almıştır. Fakat alınan önlemler sınırlı kaldığından ve AB Yunanistan'a yardım konusunda somut adımlar atmakta geciktiğinden, piyasalara gereken güven verilememiş, kriz derinleşmiştir.

Yunanistan'ı Kurtarma Planı: Kurtarıcı AB mi olacak IMF mi?

Yunanistan'da kriz çanlarının daha hızlı çalmaya başlamasıyla, AB gündemini Yunanistan'a yapılacak yardım konusunun tartışmaları kaplamıştır. Avro bölgesinin zayıf düştüğü ve kendi sorunlarını çözemediği izlenimini vermemek için, üye ülkeler başta IMF'nin katkıda bulunmasına karşı çıkmışlardır. Almanya ise diğer zayıf ülkelere de olumsuz örnek teşkil edeceği sebebiyle, ekonomik yardım yapılmasına direnmiştir. Bu süreçte AB ülkeleri Yunanistan'ın borç sorununu çok yavaş ele almışlardır ve IMF yardımına alternatif bir plan üretememişlerdir. 25–26 Mart 2010'da yapılan AB Zirvesi öncesinde Almanya ile Fransa yapılacak yardımın miktarı ve şekli ile ilgili görüş ayrılığına düşmüştür. Fakat zirve öncesi, IMF'nin katılımını şart olarak ileri süren Almanya ile AB ülkelerinin sağlayacağı ikili kredileri savunan Fransa ortak bir karara varıp, Yunanistan'a 2010 yılında AB'den 30 milyar Avro düşük faizli kredi, IMF'den ise 20 milyar Avro kredi verileceğini açıklamışlardır. Daha sonraki iki yılda ise 60 milyar Avro destek verilmesi öngörülmüştür. Toplam kamu borcu 300 milyar Avroya yaklaşan Yunanistan'ın sadece 2010 yılında yapması gereken borç ödemesinin 53 milyar Avroyu bulması, Nisan–Mayıs aylarındaki borç ödemelerinin ise 25 milyar Avro civarında olması, hazırlanan ekonomik yardım paketinin yetersizliğini kanıtlamaktadır. Charles Grant tarafından 'kanayan yaraya küçük bir yara bandı yapıştırılması' şeklindeki benzetme, AB tarafından sağlanacak olan 30 milyar Avroluk kredi 'taahhüdü' için yapılan en doğru benzetme niteliğindedir.[5]

Fransa-Almanya Rekabeti

Almanya-Fransa işbirliği başından itibaren bütünleşmenin ileri safhalara taşınmasında önem taşımıştır. Avrupa tarihinin şekillenmesinde De Gaulle-Adenauer, Mitterand-Kohl, Chirac-Schröder gibi liderlerin etkisi yadsınamaz. Aynı uyumun Sarkozy ile Merkel arasında olduğunu söylemek çok doğru olmasa da, iki liderin çoğu kez sergiledikleri sağduyulu tavırları ile ortak çözüm yolları bularak AB'de siyasi tıkanıklıkların önüne geçtikleri bilinmektedir. Fakat ekonomik kriz ile birlikte Almanya'nın tutumlarının eskiye nazaran AB'den daha bağımsız, kendi çıkarlarını gözeten, daha 'milliyetçi' olduğu gözlenmektedir. Alman basınında Yunanistan krizi ile ilgili yaşanan tartışmalar ve Almanya'nın yardım yapılmasına karşı gösterdiği direnç, bu görüşü doğrulamaktadır. Yunanistan için hazırlanacak ekonomik yardım paketi, temel finansörler olan Almanya ve Fransa arasında gerginliklere yol açmıştır. Fakat yardım paketi konusunda görüş ayrılığına düşen Paris ve Berlin'in ilişkileri, özellikle Fransız Maliye Bakanı Christine Lagarde'ın Almanya'yı ticaret fazlası vermek ve Birlik çıkarlarını göz ardı etmekle eleştirdiği sözlerinin ardından gerginleşmiştir. AB zirvesi öncesi artan tartışmalar, zirve sonrasında uzlaşmaya dönüşse de, Almanya ve Fransa'nın tutumları ve bu çerçevede birbirlerine yönelttikleri eleştiriler, Alman-Fransız rekabetinin arttığı, Avrupa projesinin tehdit altında olduğu yorumlarını beraberinde getirmiştir. Bazı yorumcular, ikili arasındaki görüş farklılıklarının önemsenmemesi gerektiğini belirtmektedirler. Focus dergisinde röportajı yayınlanan Alman düşünce kuruluşunun (Stiftung Wissenschaft und Politik) AB uzmanı Schwarzer, bu görüş ayrılığının nedenini politik kimliklerde aranması gerektiğini belirtmektedir. Buna göre, Fransa AB'nin bağımsızlığını ve kendine güven duygusunu ön planda tuttuğu için daha tepkisel ve siyasi tavırlar takınmaktadır. Buna karşılık Almanya, risk ve maliyet minimizasyonu gibi konulara önem verdiğinden, daha soğukkanlı ve çıkarlarını da gözeten bir duruş sergilemektedir.[6] Diğer görüşler ise olaya daha olumsuz bir bakış açısıyla yaklaşmaktadırlar. Almanya ile Fransa arasındaki anlaşmazlığın daha derinlere dayandığını ve ülkelerin ekonomik olarak rekabet içinde olmalarının yanı sıra siyasi etkinlik açısından da mücadeleye giriştikleri söylenmektedir. Almanya'nın sahip olduğu ekonomik güç avantajını siyasi alana da taşıması ve Birlik içinde kendi istekleri doğrultusunda kararlarda ısrar etmesi, kısacası Almanya'nın Avrupa'nın patronu rolüne soyunması, Fransa'nın tarihsel korkularını gün yüzüne çıkartmıştır. Almanya'nın istedikleri konusunda diretebilmesi, şüphesiz mali açıdan en büyük yükü kendisinin taşımasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca basında sıkça 'Almanlar çok çalışıyor, siz de çalışın', 'sorumsuz politikalar için bedel ödeme zamanı' gibi yorumlar, Almanların Yunanistan'a bakışını özetlemektedir. Bu nedenle Merkel'in 'Kurallara uymayan Avro bölgesinden atılsın' şeklindeki açıklaması Alman kamuoyunda olumlu tepkiler görmüştür.

Fransa'nın Endişeleri

Fransa 'Birlik' olmanın üyelere işbirliği ve yardımlaşma yükümlülüğü getirdiğini, Yunanistan'a yardım edilmezse bunun çok daha olumsuz sonuçlara yol açacağı görüşünü savunmaktadır. Fransa'nın IMF katkısı konusunda Almanya ile farklı görüşe sahip olmasının iki nedeni vardır: Sarkozy'nin AB'nin bağımsızlığına verdiği önem bilinmekle birlikte, ABD ile ilişkileri geliştirme isteği unutulmamalıdır. Ne var ki IMF gibi ABD etkisinin yoğun olduğu bir kuruluşun AB üyesi bir ülkeye yardım etmesi, hem ABD üstünlüğünün kabulü şeklinde algılanacak hem de ABD'ye IMF vasıtasıyla Avrupa'nın iç işlerine müdahale etme imkânı yaratacaktır. Fransa'nın IMF desteğine karşı çıkmasının birinci nedeni budur. Diğer neden ise IMF Başkanı Dominique Strauss Kahn'ın 2012 yılında yapılacak seçimlerde Sosyalistlerin gözde cumhurbaşkan adayı olarak Sarkozy'ye rakip olma ihtimalidir. Sarkozy özellikle Mart ayında gerçekleşen yerel seçimlerdeki ağır yenilgiden sonra, Yunanistan'ın ekonomik olarak düzlüğe çıkarılmasıyla Strauss Kahn'ın sükse yapmasını istemeyecektir.

Fransa ile Almanya arasındaki bilek güreşinde Fransa'nın Almanya'yı tek başına yenmesi mümkün değildir. Fransa'nın bu nedenle özellikle İtalya ile birlikte hareket ettiği görülmektedir. AB Zirvesi öncesi Sarkozy ve Berlusconi arasında sağlanan mutabakat sonucunda, Merkel'i ikna edilebilmiştir. İtalya ile Fransa arasındaki dayanışma, tarafların Almanya'nın tek başına hareket etmesini ve kendi çıkarlarını AB'ye dikte ettirmesini önleme amaçlı bir dayanışma olarak görülebilir. Ayrıca Fransa ile İtalya Akdeniz Birliği, nükleer enerji, iklim değişikliği, AB finans piyasalarında reform yapılması gibi birçok alanda ortak çıkarlara sahipler. Alman-Fransız eksenin zayıflamasıyla bir Fransız-İtalyan ekseninin oluşması beklenebilir.[7]

Fransa ile Almanya arasındaki ilişkileri etkileyen önemli bir faktör Almanya'nın Rusya ile geliştirdiği özel ilişkidir. Almanya'nın Rusya ile ilişkilere öncelik vermesi, bu ülkenin Avrupa gündemini arka plana attığı ve ekonomik olarak güçlenmesiyle birlikte Avrupa'nın değil kendi milli çıkarlarının takipçisi olacağı endişe ve eleştirilerine neden olmaktadır. Alman-Rus yakınlaşması, Fransa'da tarihten gelen korkuların hortlamasına ve ülkenin farklı arayışlara yönelmesine neden olmaktadır.[8]

Tüm bu faktörler ikili ilişkileri etkilemekte, Almanya ile Fransa arasındaki görüş ayrılıklarının altındaki nedenleri açıklamaktadır. Fakat ülkelerin iç politik gelişmeleri, kamuoyu baskısı gibi unsurları da göz ardı edilmemelidir. Yunanistan genel olarak ne yaparsa yapsın annesinin desteğini ve korumasını elde eden şımarık çocuk konumundadır. Alman basınında Yunanistan krizi ile ilgili yayınlanan yazılarda 'Biz çalışıyoruz, siz de bir zahmet çalışın', 'Yunanistan için sorumsuz politikaların bedelini ödeme zamanı' gibi yorumlar, Almanların konuya ilişkin bakışını özetlemektedir. Dolayısıyla Alman yönetiminin, Alman vatandaşların ödediği vergileri, Yunanistan'ın kötü yönetimi için heba etmek istemeyeceği ortadadır. Özellikle seçimler öncesi Merkel'in seçmenlerinin tepkisini çekebilecek böyle bir girişimde bulunmayacağına kesin gözüyle bakılabilir.

Sonuç

Almanya Yunanistan kriziyle birlikte belki de bir yol ayrımına geldi. Belki de ilk defa, Almanya bu kadar açık biçimde artık AB'nin finansörlüğünü yapmak ve kötü yönetilen ülkeler için bir bedel ödemek istemediğini belirtti. Bu durum AB'nin geleceği açısından da büyük önem taşıyor. Almanya ile Fransa'nın AB'nin ilerlemesi açısından önem taşıyan işbirliği, artık pürüzsüz bir biçimde işlememektedir. Bu açıdan iki ülkenin tüm konularda olmasa bile, belli konularda uzlaşma yolları araması, AB'nin yazgısı açısından önemlidir. Yunanistan krizi bu nedenle AB için önemli bir sınav niteliği taşımaktadır. Bundan sonraki süreçte üye ülkelerin Maastricht kriterlerine uyum sağlamasının daha sıkı bir biçimde denetlenmesi, gerekli görüldüğü takdirde bir Avrupa Para Fonu kurulması ve yapısal sorunları olan ülkeler için üretim kapasitelerini ve rekabet güçlerini artıracak köklü reformlar yapılması öngörülebilir. Almanya ile Fransa'nın ise AB için ellerini taşın altına koyması, AB'yi bu krizden çıkartacak önemli bir adım olacaktır.



[1] Prof.Dr. Nurettin Bilici, 'Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri (Temel Bilgiler, İktisadi – Mali Konular)', Seçkin Yay. 2007, s.142-143

[2] 'Griechische Krankheit oder europäische Krise?', 05.03.2010,

http://www.gruene-europa.de/cms/default/dok/330/330424.htm

[3] Herkül Millas, 'Yunanistan Krizinin Dersi', Zaman, 16.02.2010

[4] Vanessa Rossi & Rodrigo Delgado Aguilera, "No Painless Solution to Greece's Debt Crisis", Chatham House Programme Paper IE PP 2010/03, s.4-5

[5] Charles Grant, 'The Greece Rescue is just a sticking plaster', Guardian, 30.03.2010

[6] 'Merkel/Sarkozy: Streiten, vertragen, Griechenland retten', Focus Online, 25.03.2010

[7] 'Avrupa'da Fransız-İtalyan ekseni mi oluşuyor?', EurActiv, 20.04.2010

[8] Heinz Heiman Nikolei, 'Die Franzosen fürchten ein deutsch-russisches Europa', Welt Online, 14.04.2010

Aynur LAHİ

Adı  Soyadı: Aynur LAHİ 

Doğum Yeri:  Kosova 

Eğitim Durumu
İlk -Orta Öğretim: Almanya
Lise: Kosova

Üniversite: Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, aynı zamanda İktisat Bölümünde de çift anadal yapmıştır

Yüksek Lisans: 2008 yılından bu yana Ankara Üniversitesi – AB ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. 

Uzmanlık Alanı: AB Balkanlar Politikası, Türkiye-AB İlişkileri

Bildiği Diller:

Almanca

İngilizce

Arnavutca

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 22-08-2019

Kıbrıs'ta Türk kimliğini silme operasyonu

2007 sonrasında başlayan açılım politikalarının Türkiye'yi getirdiği nokta, Ocak 2013'te başlayan sözde çözüm süreci gerçekte büyük bir yıkım süreci olan PKK terör örgütüyle müzakereler olmuştu.