Atina Uçuşu Yunan Açılımı

Yazan  14 Mayıs 2010

Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, Türk-Yunan ilişkilerinde yeni bir dostluk döneminin başladığını ilan etmek üzere 14-15 Mayıs 2010 tarihlerinde Yunanistan’da bulunuyor. Erdoğan, başbakan olmadan önce gayri resmi olarak 1999 ve 2002’de; resmi ziyaret kapsamında ise Yunanistan eski Başbakanı Kostas Karamanlis’in davetlisi olarak 2004’te ziyaret ettiği Atina’da, bu kez Yunanistan’ın yeni ancak ülkesinin yaşadığı ekonomik kriz nedeniyle yorgun Başbakanı Yorgo Papandreu tarafından ağırlanıyor.

Erdoğan-Karamanlis ikilisinin resmi-gayri resmi ziyaretler ve dostluk mesajları ile ivme kazandırdığı Türkiye-Yunanistan ilişkileri, yakınlaşma göstermiş ancak sorunlarını gidermek noktasında fazla ilerleme sağlayamamıştı. Özellikle Karamanlis’in ikinci kez iktidara geldiği dönemi izleyen yıllarda ilişkiler donuklaştı hatta zaman zaman sert açıklamalar yapıldı. Karamanlis’in birkaç defa ertelenen Ankara ziyareti, bu dönemde gerçekleşmiş olsa da başlangıçtaki yakınlaşma isteği artık yoktu. Bunun temel sebebi, Yunan kamuoyunun henüz hazır olmamasıydı. Yunan halkı, henüz iki ülke arasındaki sorunların “yapay”, “özellikle oluşturulup iki ülke arasına konulmuş” ve önemsiz ayrıntılar olduğu yaklaşımıyla Türkiye’de olduğu gibi yoğrulmamıştı. “Güven arttırıcı önlemler” kapsamında, Atina’da, 4 Şubat 2000’de imzalanan Yunanistan-Türkiye Kültürel İşbirliği Antlaşması’nın[1] öngördüğü “ilköğretim öğrencilerinin tarih kitaplarında yer alan Türk karşıtı ırkçı ifadelerin değiştirilmesi” girişimi dahi Kilise’nin kışkırtması ile sokağa dökülen halkın protestoları nedeniyle başarısız kalmış, geri çekilmişti. Karamanlis, ders kitaplarındaki milliyetçiliğin arındırılması amacıyla “kötü Türk” imajını hafifleten ve Türkleri “canavar” olarak gösteren ifadeleri kaldırmak istediğinde gördüğü tepkiden sonra “yakınlaşma sürecine” fazlaca katkı koyamadı.

Yorgo Papandreu’nun 4 Ekim 2009 erken genel seçimlerini kazanması “yeni bir dönem” anlamına geliyordu. Sorunların çözüm potansiyeli seçim sonuçlarına göre yeniden gözden geçirildi. Yunanistan’ın Türkiye’ye yaklaşımını “Husumet Politikası”ndan “Diyolog Politikasına” çevrilmesi girişiminin aktörlerinden biri olan Papandreu’nun hem Başbakanlık hem de Dışişleri Bakanlığı görevlerini üstlenmesi, Türkiye’de “yeni bir fırsat” olarak değerlendirildi. Türkiye’nin elinde ikili ilişkilerdeki sorunları, ortaklık anlayışı ile fırsata çevirme konusunda başarıya ulaştırılmış gibi görünen birkaç da örnek bulunması, başarıyı düşünmeyi kolaylaştırmaktadır. Türkiye-Yunanistan arasındaki “yapay” olmaktan ziyade “kemikleşmiş” sorunlar, yakınlaşmanın Türkiye-Suriye ilişkilerindeki boyutta ve kolaylıkta olmasına izin vermeyecektir. Farklı olarak bazı teknik sorunların varlığının yanında Yunanistan’ın yalnızlaştırılmış bir ülke olmaması da bulunmaktadır. Nitekim Suriye-Türkiye ilişkilerindeki sorunun iki ülke halkının genlerine dek işlemiş bir düşmanlık yaratmamış olmaması da farklılığın bir diğer boyutudur. Ancak Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde yaşanan türden bir başarısızlığın yaşanması da beklenemez. Buradaki farklılık ise bu modeldeki yakınlaşma girişiminin ilk adımının on yıl öncesinde atılmış olmasıdır.

Çözümün Engeli

On yıl boyunca gerçek bir ikinci adımın atılamaması, bugün için de öngörülerin olumsuz yönde şekillenmesine sebep oluyor. Ancak hedef sorunları çözmekten ziyade “önce” güven ortamı oluşturmak olduğu için o kadar da ulaşılmaz görünmüyor. İçerikleri ya da uygulamalarından ziyade anlaşmaların imzalanmasına ve düzenli toplantıların yapılabilmesine odaklanıldığında güven ortamı yaratmanın o kadar da zor olmadığı anlaşılacaktır. Nitekim 2000 yılında imzalanan Yunanistan-Türkiye Kültürel İşbirliği Antlaşması’nın gerekleri Yunanistan tarafınca hala yerine getirilmedi ama Papandreu-Cem ikilisi bugün bile “barışın mimarı” olarak anılıyorlar.(!) Hemen belirtmek gerekir ki, söz konusu anlaşmanın gereklerini Türkiye hemen imzalandığı yıl yerine getirmiştir. Şimdi bu süreci izleyen ve yorumlayanların endişeleri de, esasen atılan adımların tek taraflı kalması, hükümetin tek taraflı tavizleri “diplomasi başarısı” olarak lanse etmesi ve sonuçta Türkiye’nin Yunanistan cephesinde de yenilgi almasından duyulan kaygılarla ilgilidir. Çünkü yakınlaşma girişimlerini izleyenler kamuoyu baskısını gerekçe göstererek Yunanistan’ın geri adım atabileceğini keza Yunanistan’ın ulusal hedeflerinden kolay kolay vazgeçmeyeceğini düşünmektedirler. Çünkü Yunanistan için Türkiye demek, Ege Denizi, Patrikhane, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs demektir ve tamamı da Yunanistan’ın egemenlik mücadelesini sürdürdüğü alanlardır. Bu konularda uzlaşı ihtimali demek –Yunan yaklaşımındaki tavizsizlik dikkate alındığında- Türkiye’nin bu konularda Yunanistan’a istediklerini vermesi ve geri çekilmesi anlamına gelecektir. Yunan halkının gerek Kilise gerek okul vasıtasıyla gerekse siyasetçilerince neredeyse yüz yıldır tekrar tekrar doğruluğuna inandırıldığı egemenlik haklarından vazgeçmesi, hiç de kolay değil.

Türkiye’nin Yunanistan’a bakışı ile Yunanistan’ın Türkiye’ye bakışındaki farklılıklar da bunda etkilidir. Türkiye’de Yunanistan Batı’nın şımarık çocuğudur ama Yunanistan’da Türkiye, Yunan halkına ait olması gereken topraklarda oturan, her an saldırabilecek potansiyele sahip, yayılmacı amaçları olan, ABD’ce de Yunanistan’a karşı desteklenen en büyük tehdittir. Üstelik Türk halkı, Kıbrıs’ın yaşamsal önemde olmadığı, zaten Kıbrıslı Türklerin de “bir AB pasaportuna Türkiye’den vazgeçtiği”, Patrikhane’nin taleplerinin Türkiye’nin değil “Hıristiyan  Ortodoks dünyasının iç sorunu” olduğu, Ege’deki sorunların iki taraftaki milliyetçilerle askeri güçlerin etkinliklerini arttırmak üzere kullandıkları, silah satan ülkelerin de varlığından yararlandığı yapay ve önemsiz sorunlar olduğu yönünde söylemlerin yayılmasıyla yeni tür ilişkilere hazırlanmıştır. Yunan kamuoyu ise böylesi bir hazırlık sürecinden geçmemiştir. Hükümetlerin yürüteceği ilişkiler olarak bakılacak olsa bile Yunanistan’da hükümetin politikalarına muhalif olanların karşıtlıklarını dile getirmesi, bu sert bir dille ve hatta sokaklarda ses getiren mitinglerle yapılacak olsa dahi bir engelle karşılaşmayacaktır. Dolayısıyla velev ki Papandreu Hükümeti çok somut adımlara dahi hazır olmuş olsun, bunların uygulamaya geçmesinde çok ciddi engellerle karşılaşacaktır.

Tüm ihtimaller dikkate alındığında, 14-15 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleştirilecek ziyaretle sorunların çözümünden ziyade, sorunların çözümü için uygun ortamın hazırlanması hedeflenmektedir. Yunanistan Dışişleri bakan vekili ve Başbakan Yorgos Papandreu'nun sağ kolu Dimitris Druças 8 Nisan 2010 tarihinde Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun davetlisi olarak Türkiye’yi ziyaret etmişti. Druças’ın ziyaretinden bir hafta öncesinde ise Türkiye Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Ali Babacan Atina’da bazı temaslarda bulunmuştu. Her iki ziyaretin de ana hedefi, Türkiye Başbakanı Erdoğan'ın Atina ziyaretine zemin hazırlamaktı. Türkiye-Yunanistan ilişkilerine ivme kazandırmak amacıyla yapılan bu ziyaretlerde, işbirliği yapılabilecek alanların belirlenmesine ilişkin son hazırlıklar yapıldı. Dolayısıyla her iki ülkenin de büyük önem verdiği ve hazırlık aşaması önceden tamamlanan bu toplantının iyi niyet temennileri ile kapatılması, söz konusu dahi olamaz. Ancak bu toplantıdan Ege Denizi üzerindeki uçuşlara son verilmesi, karşılıklı silahsızlanma anlaşması yapılması,[2] Batı Trakya Türklerinin kimlik sorunun çözülmesi[3] ya da Patrikhane’nin ekümenikliğinin tanınması[4] gibi  kararlar da çıkmayacaktır. Nitekim Druças da Erdoğan’ın ziyaretinde hangi önerilerin ‘masaya getirileceği'nin birlikte belirlendiğini[5] ifade etmişti. 

Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın heyetinde on bakan ve yüz kadar iş adamı bulunuyor. İşadamlarının varlığı, yatırım yapılması riskli bir ülke olan Yunanistan’a ciddi bir moral takviyesi olmaktadır. On Türk ile yedi Yunan bakanın katılımıyla toplanacak “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi”, ikili ilişkilerin iyileştirilmesine iki ülkenin de büyük önem verdiğini gösteriyor. Türkiye Başbakanı Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun başkanlık yapacağı toplantıda iki ülkenin Maliye, Ticaret, İç işleri, Dışişleri, Eğitim, Ulaştırma, Enerji, Kültür -Turizm ve Çevre Bakanları yer alıyor. Düzenli hale getirilecek bu toplantıların amacı, Türkiye ile Yunanistan arasında gerekli güvenin yaratılması için bakanlıklar arasında işbirliği olanaklarının arttırılmasıdır. Nitekim bu ilk toplantıdan da ekonomi, ticaret, turizm, ulaşım, enerji kültür ve eğitim alanlarında taslakları hazır olan işbirliği anlaşmalarının imzalanması beklenmektedir.

Türkiye’nin toplantıdan  çıkmasını beklediği sonuçlar:

  • “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi”nin düzenli olarak toplanması kararının teyidi,
  • Yunan adaları ve Türkiye arasında ortak gezi programları üzerinde çalışılması için Türk ve Yunan turizmcilerin teşvik edilmesi ve bu doğrultuda vize kolaylığının sağlanması,
  • Ekonomi ve ticari konulardaki işbirliğinin arttırılmasına dönük karar alınması,
  • Kıbrıs Sorunu’nun çözümüne katkıda bulunmak üzere dörtlü toplantı yapılması kararı alınması. 

İleriye dönük olarak ise şu konular gündeme gelebilir:

  • Drutsas’ın ordular arasında askerî birliklerin diğer ülkede konuşlanmasına varan güven artırıcı önlemlerden de bahsetmesi, uzun vadeli bir askeri işbirliğine Yunanistan’ın sıcak baktığı anlamına gelmektedir. Türkiye bunu değerlendirecek ve ortak strateji metnine bu konuyu aldıracaktır.
  • Karasuları, hava sahası ve FIR hattı konularındaki anlaşmazlıklar, muhtemelen yine teknik komitelerin çalışmalarına bırakılacaktır. Ancak bunun anlamı, Ege üzerindeki uçuşların devam edeceğidir. Ne var ki, Atina’daki 6 Mayıs protestolarına, uçuş primlerinin kaldırılması nedeniyle dolaylı biçimde katılan savaş uçaklarındaki pilotların sadece 24 saat yerde kalmasının bir günde 4 buçuk milyon Euro tasarruf sağlaması, iki ülkenin de bu konuyu ciddiye almasını gerektirecektir. Gerçek bir iyileşme dönemi için ise öncelikli şart “it dalaşı”na son verilmesidir. Bu konuda ilk adım olarak uçuşların silahsız yapılması önerisi değerlendirilebilir. Bu konuda karşılıklı olarak belirli bir süre uçuş yapmama/hava sahası iddialarını gündeme getirmeme gibi bir karara varılması da mümkündür ancak böylesi bir gelişme Casus Belli kararının kaldırılması/karasuları iddiasının dillendirilmemesi gibi radikal adımları gerektireceği için muhtemelen bu konunun çözümünün zamana yayılması uygun bulunacaktır.
  • Uzun vadede Ege’de petrol arama çalışmalarının ortak yürütülmesi konusu gündeme gelebilir ve bu da kıta sahanlığı konusundaki anlaşmazlıklar için yapıcı bir çözüm projesi oluşturabilir.
  • Patrikhane’nin sorunları arasında bulunan Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması meselesinin daha önce Türkiye Başbakanı Erdoğan tarafından Atina’da yapılacak cami ile ilişkilendirilmiş olması, Yunanistan’da bu yönde beklenti oluşturacaktır. Beklenti, Türkiye’nin AB’ye karşı yükümlülüğü olarak dile getirilecektir.

İşbirliği alanlarının çeşitlendirilmesi ve derinleştirilmesinin sağlayacağı güven ise Ege Denizi’ndeki anlaşmazlık konularını ve silahlanma sorununu zamanla aşamalı olarak çözeceği ifade edilmektedir. Ortak ilgi alanları ve çıkarlar çerçevesinde geliştirilecek işbirliğinin ortak sorunların çözümüne katkı yapacağı da kesindir. Druças’ın ''Zor bir mali dönemden geçiyoruz diye milli konularımızın tehlikede bulunduğu şeklinde bir yanlış intiba uyanmaması gerektiğini vurgulamak isterim.”[6] Sözleri Yunanistan’ın hassasiyetini bir kez daha göstermektedir. Dolayısıyla şimdilik ileri boyutlu gelişmeler değil ancak ortaya konulan eylem önlemlidir. Türkiye’nin son dönem komşularıyla ilişkilerinde izlediği “sıfır sorun” politikası, Yunanistan’dan da karşılık buldu ve Yunanistan’a “Diyolog Politikası”nı yürütme fırsatı yaratıldı.

 

EK:

Yunanistan’ın Yenileştirilmiş Türkiye Politikası[7] (İlgili makale için: Gözde Kılıç Yaşın, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/balkanlar-ve-kibris-arastirmalari-merkezi/2009/10/19/7812/papandreu-doneminde-turkiye-yunanistan-iliskilerinde-beklentiler

1980-2000 yılları arasında güçsüz ve istikrarsız bir Türkiye’nin Yunanistan’ın çıkarlarına uygun olduğu görüşü, sağ ya da sol frekansta olması fark etmeksizin, Yunan karar vericilerince kabul görüyordu. Türkiye’nin AB dışında tutulması da, PKK’ya verilen destek de bu dönem politikalarının ürünüdür. PKK’ya vurulan ağır darbe ve Suriye’nin terörist başı Öcalan’ı koruyamaz hale gelişi ardından ele geçirilmesi ile Yunanistan politikalarındaki değişim de eş zamanlı olmuştur. Öcalan’ın Yunan yetkililerce saklanması ile travma yaşayan Türkiye-Yunanistan ilişkileri,  17 Ağustos 1999’daki büyük Marmara depreminin yıkıcılığı ardından başlayan yakınlaşma süreciyle toparlanma ve yüzeye doğru çıkma dönemine girdi. Yunanistan da, Türkiye politikasında bu dönemde önemli bir değişikliğe gitmiştir. Artık husumetler üzerine kurgulanmış sürekli gerginlik politikası bir tarafa bırakılarak nispeten gerçekçi ve diyaloga dönük siyaset uygulama dönemi başlamıştır. Bunun anlamı Yunanistan’ın kuruluşundan bu yana süregelen tezlerinden vazgeçmesi değil hedeflere ulaşmada ve tezlerini geçerli kılmada izlediği politikalarda yöntem değişikliğine gitmesiydi. Yani hedefe dönük izlenecek yolun yeni bir strateji perspektifine oturulması söz konusuydu. Yunanistan bu konudaki en büyük değişimini Türkiye-AB ilişkilerindeki kötümser vetocu duruşunu, yapıcı veto uygulayıcısı şekline dönüştürerek sağladı. Bir yandan Türkiye’yi istemeyen ancak kara koyunun arkasına saklanan ülkeler açığa çıkmış oldu bir yandan da AB mekanizmalarının içine çekilmiş bir Türkiye’ye ilişkin bütün sorunlarında kendi çözümünü dayatma imkanı buldu. Simitis’in Aralık 1999 Helsinki Zirvesi ile uygulamaya başladığı “Yeni Türkiye Stratejisi” üç temele dayanıyor:[8]

1- Türkiye'nin AB yolu üzerindeki Yunan engelini kaldırıp Türk-Yunan sorunlarının AB çatısı altında çözülmesi için zemin hazırlamak.

2- Ege'de sorunları ve krizleri bir süre dondurup Ekonomik, Ticari ve Kültürel alandaki işbirliğine ağırlık vermek. Böylece daha sonrası için Ege sorunlarında ciddi bir müzakere ortamı yaratabilmek.

3- Kıbrıs sorununu da tümüyle AB şemsiyesi altına alarak çözmek.

Temelde, 1981 yılından itibaren üç dönem iktidara gelen Andreas Papandreu’nun Türkiye karşı yürüttüğü saldırgan tavrın ve yarattığı Türk tehdidi kavramının silinmesi ve Türkiye politikalarının daha çağdaş söylemler üzerine oturtulması hedeflenmiştir. Yani Türkiye politikası değil ancak Türkiye politikasındaki yöntem revize edilmiştir. Zaten husumet politikalarının bir parçası olmayan Türkiye’nin yeni dönemde yapıcı tavrını sürdürmesi de değişim isteyen Yunan liderlerinin işini kolaylaştırmıştır. Ne var ki, 1999’dan bu yana gerçek bir barış ortamından ziyade dondurulmuş bir iyileşme ortamının hakim olduğunu söylemek gerekir. Türkiye’nin AB ile müzakerelerinde Yunanistan’dan verilen destek de aslında değişen politik anlayışın bir sonucu idi. Yunanistan sadece düşmanca söylemlerden vazgeçti ancak uzlaşmaz ve sert tavrını da sürdürdü. Aslında mevcut sorunların AB perspektifine eklemlenmesi yeni stratejinin nedeni ve sonucudur. Nitekim Karamanlis, Türkiye’nin AB’ye girişine tam destek verdiğini açıklarken bu desteğin Rum Yönetimi’ni tüm Kıbrıs’ın temsilcisi olarak tanınması, Ek Protokol’ün uygulanması şartına bağlı olduğunu dile getiriyordu. Papandreu ise eski Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni’yi, belli kriterleri yerine getirmeyi reddeden Türkiye’nin AB üyelik hedefini durdurmaya yönelik veto yetkisinden Yunanistan adına feragat etmesi nedeniyle suçluyordu. 

Karamanlis iktidarı döneminde, aslında daha çok Türkiye’nin yapıcı tutumu nedeniyle ikili ilişkilerde göreceli bir iyi görünüm yaratıldığı söylenebilir. Ama aslında Karamanlis döneminde, “Türkiye’nin AB üyeliğini ve Avrupalılaşmasını destekliyoruz” sözünün altına Türkiye’nin Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliğinin tanınması da, Heybeliada Ruhban Okulu’nun Patrikhane’nin koyduğu şartlar doğrultusunda açılması da, Türkiye’nin Kıbrıs’taki garantörlük hakkından tek taraflı vazgeçmesi de, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tüm adayı temsil eder biçimde tanıması da, Pontus’ta ve Küçük Asya’da soykırım yapıldığının kabul edilmesi de, Doğu Akdeniz’deki haklarından feragat etmesi de yerleştirildi. İkili ticaret ve yatırımlarda işbirliğinin son 8 yılda 200 milyon dolardan 5 milyar dolara ulaşması ve bu uçurum niteliğindeki artışın açık farkla Yunanistan lehine gerçekleşmesine rağmen muhafazakar lider Karamanlis döneminde Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde aslında bir gerginlik hakimdi. Karamanlis, Türkiye’nin talepleri konusunda neredeyse tek bir adım dahi atmadı. Öyle ki, Karamanlis’in Türkiye’ye gerçekleştirdiği resmi ziyaret dahi önemli bir taviz olarak lanse edilmek istendi. Karamanlis’in ziyaretinin Yunan kamuoyunda tepkiyle karşılandığı bir gerçektir. Eleştirilerin temelinde, Karamanlis’in eli boş dönmesi durumunda 49 yıllık ertelemenin heba edilmiş olacağı endişesi bulunuyordu. Bu anlamda belki Karamanlis’in nicedir ertelediği resmi ziyareti, eleştirileri göğüsleyerek Ocak 2008’de gerçekleştirmesi önemli bir adımdır ancak herhalde bunun büyük bir taviz olarak kabul edilmesi de mümkün değildir. Halbuki Karamanlis, 2004’de Türkiye’den giden mevkidaşını ağırlarken de 2008’de Türkiye’de ağırlanırken de sadece Yunanistan’ın hedeflerine ilişkin öncelikli gündem maddelerini masada tutmayı başarmıştır. Yunanistan’ın dış politika anlayışında hedefe ulaşılmadan başarıdan söz edilmesi mümkün değildir ve bu nedenle de iki ziyarette de dünya kamuoyuna sadece Yunanistan’ın önceliklerini yansıtmayı başarmış olmasına rağmen  eleştirilerden kaçamamıştır.

Karamanlis’in Türkiye’de gerçekleştirdiği görüşmelerin basına kapalı bölümünde dahi 2007’e damgasını vuran Türk karasularına Yunan Sahil Güvenliği’nce terk edilen mülteciler, Tae Nea gazetesinin ortaya çıkardığı Türkiye ve Türkleri hedef alan askeri marşlar, Sakız Ada’sındaki Nes Moni Manastırı’nda üzerinde “Türklerin Marifeti” yazılarak sergilenen kafatasları gibi travmatik krizlerin yer almamış olma ihtimali, belki resmi bir ziyaret olması bakımından doğal karşılanabilir. Aynı şekilde, 1995’ten bu yana kriz yaşanmayan Kardak Kayalıkları’nda hemen ziyaret öncesinde avlanmaya karar veren balıkçıların ya da Yunanistan’ın sahil güvenlik gemileri ve torpido botları ile gerçekleştirdikleri ihlallerin bu ziyaretin konusu olmamaları da kendi içinde makul sebepleri barındırıyor. Ancak Türk Tarih Kurumu’nca 2003’te başlatılan Türk Kültür Varlıkları Envanteri çalışmalarında, yapılan tüm başvurulara rağmen Türkiye’ye izin vermeyen tek ülkenin Yunanistan olmasının dile getirilmemesi de Karamanlis’in ziyaretindeki başarılardan biri olarak görülmelidir. Hem 2004’deki ev sahipliği esnasında hem 2008’deki misafirliği sırasında Fener Rum Patrikhane’sinin esasen bir azınlık sorunu sayılması mümkün olmayan taleplerinin görüşmelere damgasını vurması kuşkusuz ki ulusal çıkarlarını her platformda ön planda tutabilmesi nedeniyle Karamanlis’in başarı hanesine yazılacak türdendi. Batı Trakya Türkleri’nin kimliklerine yapılan müdahaleler, kendi müftülerini seçme haklarının engellenmesi, din görevlisi yetiştirecek okulların kapalı tutulması, Türk vakıflarının yönetiminin Türklere bırakılmaması, 60 bin Türk’ün vatandaşlıktan atılması gibi esaslı bir takım sorunların dünya kamuoyunun dikkatini çekecek vurgularla görüşülmemiş olması da Yunanistan adına birer başarıdır. Karamanlis’in ziyaretine karşı çıkanlar dahi Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın “Ekümeniklik konusu Hıristiyan Ortodoks dünyasının kendi iç sorunudur” şeklindeki sözlerini Türkiye’nin bu sorunda politika değişikliğine gideceğinin işaretlerini taşıması bakımından önemli buldu. Gerek Karamanlis gerek dışişleri bakanlığına atadığı Bakoyanni, Simitis’in yürürlüğe soktuğu Yeni Türkiye Stratejisi’ni Yeni Demokrasi Partisi’nin iktidarı döneminde başarıyla sürdürmüştür. Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesinden vazgeçilmemiş ancak Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki her türlü sorun da AB perspektifine çekilmiştir.



[1]Bu anlaşma, o dönemde Dışişleri Bakanlığı görevini yürüten Yorgo Papandreu ile dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in başlattığı yakınlaşma sürecinin komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi yaklaşımının bir ürünüydü

[2]Ayrıntı için bkz. Serdar Erdurmaz, “Yunanistan ve Türkiye Silahlanma Yarışına Nerededir?”, TÜRKSAM, 14 Mayıs, 2010, http://www.turksam.org/tr/a2027.html

[3]Batı Trakya Türklerinin seçilmiş müftülerinin görevlerine iadesi meselesi ve imam yetiştirilebilecek okulların kapalı tutulması meselesi gibi eğitim, ekonomi, kimliğinin tanınması gibi sorunlar konusunda Türkiye bunların Yunanistan’ın iç işi olarak kabul ediyor görünmektedir.  Bu bir yandan gerginlik yaratmamak adına tercih edilen ama bir yandan da zaten bu konuda artan uluslararası baskı nedeniyle Yunanistan’ın bir takım iyileştirici önlemler almakta olması nedeniyle “kaşınmayan” konulardandır.* “Yunan Askeri okullarına başvuru ilanında devrim niteliğinde bir revizyona gidilerek adaylarda aranan özellikler kısmındaki ‘Yunan ırkından olma, “Ellinas sto genos” ifadesinin kaldırılması” söz konusu girişimlerden biridir. Daha geniş bilgi için bkz.  Ali Hüseyinoğlu, “12 Nisan 2010: Irk Ayrımına Dayalı Uygulamalardan Birinin Daha Sona Ermesi Ve Yunan Askeri Okullarının Azınlık Mensubu Türk Müslüman Gençlerine De Açılması” Gündem Gazetesi, S.684, 7 Mayıs 2010 *Yunanistan kendi ulusal politikalarının bundan zarar görmemesi için yaptığı ön hazırlıklarla Türk kimliğini kabul etmeye hazırlanmaktadır. Müslüman azınlığı üç etnik kökene bölme girişimleri ve Kapodistrias ile bunun devamı olarak getirdiği Kalikratis isimli yeni yerel yönetim planları söz konusu ön çalışmalardandır. Daha geniş bilgi için bkz. Gözde Kılıç Yaşın, “Batı Trakya’da Bizans Oyunları”, 2023, S.105, Ocak 2010 *19.Madde uygulaması kapsamında vatandaşlıktan çıkardığı yaklaşık 60.000 civarındaki Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının vatandaşlık haklarının iadesi konusunda da çalışma yürütüyor ve Yunanistan’da yaşayacak olanlara vatandaşlığın verilmesinin mümkün olduğunu dile getiriyor. Müftü seçimi konusunda ise Seçilmiş Müftü’lerin tanınması değilse de maaşlı imam atamaları projesinin yerleşmesi ve müftülerin şeri yetkilerinin kaldırılması sonrasında Müftü seçiminin serbest bırakılması yönünde çalışmalar yürütülüyor. 

[4]Celalettin Yavuz, Başbakan Erdoğan Yunanistan’da: Ege’de Zeytin Dalı’ndan ‘Stratejik İşbirliği’ne, TÜRKSAM, 14 Mayıs 2010, http://www.turksam.org/tr/

[5]“Komşu Erdoğan’ı Dört Gözle Bekliyor”, 12 Mayıs 2010, Hür Haber

[6]“Komşu Erdoğan’ı Dört Gözle Bekliyor”, 12 Mayıs 2010, Hür Haber

[7]Bu bölüm, farklı bir makalenin bölümü olarak yazılmış, konuyu tamamlaması bakımından EK olarak verilmiştir.  Bkz. Gözde Kılıç Yaşın, “Papandreu Döneminde Türkiye-Yunanistan İlişkilerinde Beklentiler”, 19 Ekim 2009, http://www.turksam.org/tr/a1832.html; http://www.21yyte.org/tr/arastirma/balkanlar-ve-kibris-arastirmalari-merkezi/2009/10/19/7812/papandreu-doneminde-turkiye-yunanistan-iliskilerinde-beklentiler

[8]“Değişimin Mimarlarıyla Dinozorların Kavgası”, Hürriyet, 5 Şubat 2000

Gözde Kılıç Yaşın

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Nuray Bilgili   - 19-09-2019

Türk Kültüründe Kozmik At Mitolojisi

 Türk söylencelerinde Atın yaratılışı çok özeldir. Seçkin cins atlar Hz. Hızır eliyle gökyüzünde yaratılmıştır. Özellikle “Alacalı Atların” Türk kültüründe ayrı bir yeri vardır.