Kıbrıs'tan Vazgeçemeden Önce ...

Yazan  10 Mart 2014

 Kıbrıs müzakereleri Rumların Temmuz 2012’de, Avrupa Birliği (AB) dönem başkanlığını almasıyla kesilmişti. Kıbrıs Türk tarafı ve Kıbrıs Rum tarafının Birleşmiş Milletler ( BM ) gözetimindeki kapsamlı çözüm müzakereleri, 11 Şubat 2014 tarihinde Kıbrıs’ta yeniden başladı. ABD yönetiminin devreye girmesiyle yeniden başlayan Kıbrıs görüşmelerinin zamanlaması dikkat çekiyor. Türkiye’nin iç ve dış politikada zayıf olduğu bir dönemde görüşmelerin başlatılması Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin elini zayıflatıyor. Kıbrıs Rum Müzakereci Andreas Mavroyannis, 27 Şubat 2014 tarihinde T.C. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu ile görüştü. Kıbrıs Türk Müzakereci Doç.Dr. Kudret Özersay da aynı tarihte Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Anastassis Mitsialis ile görüştü. Müzakerelerin başlamasından 16 gün sonra Türkiye’nin bilgilendirilmesi, Türk Hükümeti’nin devre dışı bırakıldığının bir göstergesidir. Ayrıca Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, Türk dış politikasını “kervan yolda düzülür” mantığı ile yürüttüğü ortaya çıkmıştır. Hâlbuki dış politikada proaktif davranmak yani ön almak esastır.

Kıbrıs’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi

 Kıbrıs Adası, dünyanın en zengin petrol rezervlerine sahip olan Orta Doğu üzerinde kontrol kurmaya imkan veren bir konuma sahiptir. Adayı elinde bulunduran güç, her zaman Türkiye’den Mısır’a, Süveyş Kanalı’ndan Suriye’ye kadar Doğu Akdeniz’i kontrol eder. Ada, uygun bir deniz ve hava üssü karakteri ile Doğu Akdeniz’de deniz ve hava üstünlüğü kurmak isteyen güçler için bulunmaz bir uçak gemisi özelliğine sahiptir.

Kıbrıs’ın Türkiye Açısından Önemi

 Kıbrıs, Türkiye’nin güney sahillerinin emniyetini sağlar ve bu bölgedeki kuvvetler için ileri mevzi vazifesini görür. Doğu Akdeniz’deki deniz ulaşımının kontrolünü temin eder, bu bölgede kolaylıkla diğer devletlere karşı üstünlük sağlama imkanı verir. Doğu Akdeniz ve Orta Doğu bölgesini kontrol eder. Kıbrıs, saldırgan bir devletin elinde bulunduğu takdirde, Türkiye güneyden tehdit altına girer. Muhtemel bir savaş durumunda Kıbrıs, müttefik yardımlarının denizden emniyetle Türk limanlarına gelmesine imkân sağlar.

 Kıbrıs sabit ve büyük bir uçak gemisi ve iyi bir füze üssü olma niteliklerini taşımaktadır. Doğu Akdeniz’deki hava ulaşımını kontrol imkânı verir.

 Türkiye, 1 Nisan 2006’dan itibaren Doğu Akdeniz’de, Akdeniz Kalkanı Harekâtı’nı başlatmıştır. Akdeniz Kalkanı Harekâtı, Doğu Akdeniz Bölgesi’nde Ceyhan Terminali çıkışlı stratejik petrol ulaştırmasının güvenliğini tesis etmekte ve küresel enerji güvenliğine katkı sağlamaktadır. Kıbrıs Adası, konumu itibarıyla Doğu Akdeniz’deki stratejik petrol ulaştırmasının emniyetle yapılmasına imkân sağlar.

Tarihi Süreç

 Kıbrıs Adası 1571 yılında Osmanlı Padişahı II. Selim tarafından fethedilmiştir. 1878 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir il olan Kıbrıs’ın yönetimi, toprak mülkiyeti Osmanlı da kalmak kaydıyla geçici olarak İngiltere’ye bırakılmıştır. Kıbrıs’ın İngiliz yönetimine geçmesiyle birlikte, Kıbrıs’ta yaşayan Türkler için acı ve ızdırap dolu yıllar başlamıştır. İngiliz bayrağını göndere çekilmesi sonrasında yaşanan Rum taşkınlıkları, çok kısa bir süre yerini Türklere saldırı eylemlerine bırakmıştır.

 “Kıbrıs’taki Yüksek Komiser, 10 Ocak 1881 tarihinde, İngiliz Koloni Bakanlığı’na, adada yaklaşık olarak 600 Rum ahali olduğu bilgisini verdi. Yunanistan Kıbrıs’a göçü teşvik etti ve adaya öğretmen, avukat, doktor ve papazlar göndererek, adanın Yunanistan ile birleşmesini sağlamak için adadaki Rum toplumunu organize etti. Türk aileler yoksulluk içinde bırakılarak, adayı Yunanistan’ın alacağı korkusuyla Türkiye’ye göçe zorlandı. 1914 yılında savaşın çıkması ile birlikte birçok aile adayı terk etti ve 1914-1939 yılları arasında yaklaşık olarak 80 bin Türk ailesi Türkiye’ye yerleştirildi.(Stephen 2001; S.16-17 )

 İngiltere 1914’de tek taraflı bir kararla adayı ilhak etmiş ve Türkiye 1923’te Lozan Andlaşması’yla İngiliz egemenliğini tanımıştır. 1931’den itibaren Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan’la birleşme talep etmeye başlamış, ENOSİS (Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi) kampanyası İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hız kazanmış ve “self determinasyon (kendi geleceğini belirleme hakkı)” talebi şeklinde öne sürülmeye başlanmıştır.

 1955’de Ada’da EOKA terör örgütü tarafından İngiliz idaresine karşı şiddet hareketlerinin başlaması üzerine İngiltere, Kıbrıs’ta yaşayan Türkleri ve Türkiye’yi yanına çekmeye çalışmış ve 1956’da sadece Rumların değil, aynı ölçüde Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin de “self determinasyon” hakkı bulunduğunu, bu çerçevede taksim talebinin de geçerli bir seçenek olduğunu açıklamıştır. Kıbrıs’ta yaşayan Türkler 1955-58 döneminde yapılan zorlamalar nedeniyle 33 karma köyü terk etmek zorunda kalmışlardır.

 Türkiye ile Yunanistan, 11 Şubat 1959’da Zürih’te bir anlaşmaya varmışlar, Londra’da da İngiltere’nin ve Kıbrıs’taki iki toplumun liderlerinin onayını almışlardır. Bu şekilde ortaya çıkan Zürih ve Londra Andlaşmaları, bağımsızlık, iki toplumun siyasi ortaklığı, toplumsal alanda otonom ve çözümün Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından garanti edilmesi ilkelerine dayanmıştır. Bu kapsamda “fonksiyonel ortaklık” (federasyon) öngören Garanti Andlaşması, İngiltere’ye iki egemen üs ( Ağrotur ve Dikelya ) bırakan bir Kuruluş Andlaşması ve Türkiye ile Yunanistan’ın Kıbrıs’ta askeri birlik bulundurmalarını sağlayan bir İttifak Andlaşması ortaya çıkmıştır.

 21 Aralık 1963’te Kıbrıs Rum tarafı önceden hazırlanmış Akritas Planı çerçevesinde Türk toplumuna karşı şiddete başvurmaya başlamıştır. Bunun sonucunda 30 bin Kıbrıslı Türk 103 köyü terk etmek zorunda kalmıştır. Aralık 1963’ten 1964 yılının sonuna kadar Rumlar tarafından yapılan katliamlar neticesinde 500 Kıbrıslı Türk soydaşımız öldürülmüş ve 198 Türk soydaşımız da kaybolmuştur.

 15 Temmuz 1974 Tarihinde Yunanistan’da iktidarda bulunan cunta yönetiminin desteği ile Nicos Sampson, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe yaparak Kıbrıs Adası’nı Yunanistan’a bağlamayı amaçlamıştır. Darbe üzerine Makarios bir İngiliz helikopteri ile önce İngiliz üssü’ne gelmiş ve oradan da uçak ile önce Malta’ya oradan da Londra’ya kaçmıştır. Daha sonra Amerika’ya geçen Makarios, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, 19 Temmuz 1974’te bir konuşma yapmıştır. Makarios konuşmasında, Yunanistan’daki askeri rejim tarafından kurulan ve desteklenen EOKA-B terör örgütü tarafından darbe yapıldığını belirtmiştir. Yunan cuntası tarafından yapılan darbenin bir istila olduğu ve sonuçları itibarı ile hem Rumların hem de Türklerin zarar gördüğünü ifade etmiştir. Makarios konuşmasının sonunda, “BM Güvenlik Konseyi, Kıbrıs’taki Yunanlı subayların geri çekilmesi için Yunan askeri rejimine çağrıda bulunmalı ve Kıbrıs’taki istilayı sona erdirmelidir” diyerek teklifte bulunmuştur.

 Kıbrıs’ta darbe yapılması ve Makarios’un Ada’dan kaçması üzerine Türkiye, 1960 Garanti Andlaşması’nın 1 ve 2. maddelerine dayanarak İngiltere’ye ortak müdahale teklifinde bulunmuştur. İngiltere’nin olumsuz cevap vermesi üzerine Türkiye Ada’daki Türk soydaşlarımızın güvenliğini korumak maksadıyla 20 Temmuz 1974 günü “Barış Harekâtı”nı başlatmıştır. Böylece Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı önlenmiş, Kıbrıs’ta yaşayan Türk soydaşlarımızın da varlığı güvence altına alınmıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ve Türk Mukavemet Teşkilatı’ndan toplam 568 kahraman askerimiz şehit olmuştur. Barış Harekâtını izleyen tarihlerde toplumlar arası görüşmelerden bir netice alınamayınca önce 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Federe Devleti, daha sonra da 15 Kasım 1983’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur.

ANNAN PLANI, REFERANDUM VE AKP HÜKÜMETLERİNİN KIBRIS POLİTİKASI

 AKP Hükümetinin Kasım 2002’de iktidara gelmesi ile birlikte Annan Planı gündeme gelmiş ancak plan Türk kamuoyunda şiddetli tepki görmüştür. KKTC’de 14 Aralık 2003’de yapılan parlamento seçimleri ile iktidara M.Ali Talat’ın başkanlığındaki koalisyon hükümeti gelmiştir. Talat hükümetinin iktidara gelmesi ile birlikte Annan Planı yeniden hız kazanmıştır. Kıbrıs’ta iki toplumun yeniden bir araya gelmesini sağlamak için hazırlanan Annan Planı Referandumu öncesinde, Kıbrıs’ta yaşayan Türk soydaşlarımıza ve anavatan Türkiye’de bulunan vatandaşlarımıza yönelik olarak yoğun bir şekilde kamu diplomasisi ve halkla ilişkiler çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmaların arkasında ABD, İngiltere ve AB ülkeleri ile birlikte Türkiye’de bulunan Sivil Toplum Kuruluşları ve aydın geçinen bazı akademisyenler, gazeteciler ve siyasetçiler bulunuyordu. Güney Kıbrıs’ta bulunan Amerikan Büyükelçisi ve İngiliz Büyükelçisi, Kuzey Kıbrıs’a geçerek köy köy dolaşıyor ve soydaşlarımıza Annan Planı’na evet demeleri için telkinde bulunarak ve propaganda yapıyorlardı.

 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk soydaşlarımıza, evet demesi halinde, AB vatandaşlığı, dünyanın her tarafında iş garantisi, KKTC’ye uygulanan ambargoların kaldırılacağı, Magosa Limanı ile Ercan Havaalanı’nın uluslararası ticarete açılacağı garantisi veriliyordu.

 Bazı aydınların, Annan Planı ile toprak kaybedeceğimizi söylemeleri ve bu planın asıl hedefinin, Kıbrıs’ın etrafında bulunan petrol yataklarının Rumlar tarafından kullanılması olduğunu dile getirmeleri, çok sayıda karşıt görüşlü sözde aydınlar tarafından etkisiz hale getiriliyordu. Sözde aydınların cevapları hep aynıydı. “Ne petrolü, Kıbrıs’ın etrafında petrol yok” diyorlar ve halkı da buna inandırıyorlardı. Hâlbuki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), referandumdan bir yıl önce, Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölgelerin Sınırlandırılması Anlaşmasını 17 Şubat 2003’te imzalamış ve anlaşma Birleşmiş Milletler’in 52 numaralı Deniz Hukuku Bülteni’nde yayınlanmıştı. (UN Law of the Sea Bulletin No.52, Page 45) Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Gül’ün yönetimindeki Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği işi ağırdan almış ve yaklaşık olarak 13 ay sonra bilgi notu ile GKRY-Mısır Anlaşmasına itiraz etmiştir. (UN Law of the Sea Bulletin No.54,Page 127) Her iki belgeye bakıldığında, GKRY’nin, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait 7 bin kilometrekarelik kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgesini işgal ettiği açıkça görülmektedir. Yani Türkiye’nin petrol ve doğalgaz çıkarabileceği 7 bin kilometrelik alan işgal edilmiştir. Bu konu Annan Planı Referandumu öncesinde ve sonrasında kamuoyundan ustalıkla saklanmıştır.

 Referandum sürecinde, Aralık 1963’ten 1964’ün sonuna kadar Rumlar tarafından yapılan katliamlar neticesinde öldürülen 500 Kıbrıslı soydaşımızdan ve kaybolan 198 Türk soydaşımızdan hiç kimse bahsetmiyordu. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ve Türk Mukavemet Teşkilatı’ndan şehit olan 568 kahraman askerimizin konusu bile geçmiyordu. Ayrıca dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile Genelkurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ’un, AKP Hükümeti ve Talat Hükümeti ile eşgüdümlü tutum ve davranışları, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde ciddi anlamda rahatsızlıklara neden oluyordu. Üst düzey komuta kademesi de plana açıkça karşı çıkıyordu. Özkök, Annan Planı’nda Türk topraklarının Rum tarafına verilmesine olumlu bakıyordu ancak Yunanistan-Kıbrıs Dairesi Özkök’ün önüne Osmanlı’dan kalan tapuları koyarak toprak verilmesine karşı çıkıyordu.

 Özkök-Başbuğ ikilisi, bilgi destek çalışmalarını engelleyerek, başta Kıbrıs’ta görevli askerler olmak üzere Kıbrıs Türk kamuoyunun Annan Planı hakkında bilgilendirilmesini ve gerçekleri görmesini önlüyordu. Özkök’ün referanduma sayılı günler kala basın toplantısı yapması kafaları iyice karıştırdı. Özkök’ün “planın olumlu yönleri var” sözleri birçok yazar tarafından beğenildi ve Özkök’e övgüler düzüldü. Hatta yazarlardan birisi “Özkök’ün değerlendirmeleri, 24 Nisan’daki referandumda Kuzey Kıbrıs’ta “evet” oylarında patlama sağlayacak, gerisini Rumlar düşünsün” tahmininde bulundu.

 Özkök basın toplantısını yoğun disklere kaydettirerek birliklere gönderiyor ve basın toplantısını emirle, silahlı kuvvetlerde görevli subay ve astsubaylara izlettiriyordu. Basın toplantısını izleyenler, “Annan Planı ile Kıbrıs elden gidiyor, Genelkurmay Başkanı nasıl olur da planın olumlu yönleri var diyebilir? Genelkurmay Başkanı bizi cahil mi zannediyor ?” diyerek tepki veriyorlardı.

 Kamu diplomasisi ve halkla ilişkiler çalışmalarını yürütenlerin, “Çözümsüzlük çözüm değildir” “Yes be annem” gibi sloganlar eşliğindeki propaganda çalışmaları toplumu etkiliyordu. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında, savaşa asker olarak gitmek için askerlik şubelerinin önünde uzun kuyruklar oluşturan toplum, 2004 yılında Kıbrıs’ın kaybedilmesi anlamına gelen Annan Planı’na “evet” diyordu. Kamu diplomasisi ve halkla ilişkiler hedefine ulaşmış, rıza üretimi oluşturularak toplumun aklı denetim altına alınmıştı.

 Talat Hükümeti referandumdan evet oyu çıkması için her türlü tedbiri alıyordu. Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’den Kıbrıs’a giderek, Kıbrıs vatandaşlığına geçen Türkler, Talat Hükümeti tarafından vatandaşlıktan çıkarıldı. 24 Nisan 2004’te yapılan referandumda, Kıbrıs’taki soydaşlarımızın % 64,91’i evet oyu vermesine rağmen Rum tarafının % 75,83’ünün hayır oyu vermesiyle Annan Planı yürürlüğe girmemiştir. Kıbrıs’taki soydaşlarımıza, Annan Planı’na neden “evet” oyu verdiniz diye sorulduğunda, Özkök’ün “planın olumlu yönleri var” sözlerine itimat ettiklerini söylüyorlardı.

 Plana “evet” diyen soydaşlarımıza verilen sözlerin hiçbirisi tutulmamış ve soydaşlarımız aldatılmıştır. Plana “evet” diyen Türk tarafı kaybetmiş, “hayır” diyen Rum tarafı 1 Mayıs 2004’te AB üyeliğini kazanmıştır. Garanti Andlaşması’nın 1. Maddesine göre GKRY’nin AB ülkeleri ile siyasi veya ekonomik olarak bütünleşmeye girmesi mümkün değildir. AKP Hükümetleri, GKRY’nin, Garanti Andlaşması’na aykırı bir şekilde AB üyesi olmasını engellemek için hiçbir girişimde bulunmamıştır. Böylece Garanti Andlaşması bizzat AKP Hükümetleri tarafından askıya alınmıştır. İngiliz yazar Michael Stephen, Garanti Andlaşması’nın 1. Maddesine atıfta bulunarak, Kıbrıslı Rumların AB üyeliğine karşı çıkmakta ve AB’ye girişinin bekletilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Yazar, Kıbrıslı Rumların AB üyeliğini, siyasi, yasal ve askeri baskı aracı olarak kullanabileceği ve bununda, Türkiye’yi Kıbrıs’tan atmak ve Kıbrıslı Türkleri yine Rumların insafına bırakmak anlamına geleceği uyarısında bulunmuştur. ( Stephen 2001; S.8-9 )

 Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), KKTC’yi yok saymak için her yola başvuruyordu. GKRY, 2008 yılının başında internet üzerinden yayımladığı bir NOTAM ile Kıbrıs hava sahasını İsrail uçaklarının eğitim uçuşuna açıyordu. NOTAM’da verilen koordinatlar Kuzey Kıbrıs’taki “Ercan Tercihli Hava Sahası”nı da (Ercan Advisory Airspace) kapsıyordu. Genelkurmay Başkanlığı tarafından karşı bir NOTAM yayımlanarak GKRY’nin NOTAM’ının hükümsüz ve hukuken geçersiz olduğu belirtildi. Ayrıca İsrail Askeri Ataşesi bu konuda uyarıldı. Yapılan uyarılar üzerine İsrail savaş uçakları Kıbrıs’ın 50 deniz mili kadar güneyinden geri dönüş yapmak zorunda kaldılar.

 AKP’den önceki hükümetler döneminde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, NATO Dokümanlarına “TRNC” (Turkish Republic of Northern Cyprus) olarak geçirilmişti. İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı döneminde, NATO Dokümanlarından “TRNC” ifadesi çıkarıldı.

 İstanbul’da 2010 yılında düzenlenen “Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi”ne, KKTC Cumhurbaşkanı davet edilmemiştir. Hâlbuki KKTC’de Türkçe konuşuluyor ve Türkiye KKTC’yi resmen tanımaktadır. Görüldüğü üzere, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve AKP Hükümeti tarafından KKTC yok sayılmaktadır. KKTC’nin tanınması için ne Abdullah Gül nede AKP Hükümetleri tarafından bu güne kadar hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Aksine KKTC’nin ortadan kaldırılması ve Kıbrıs’ta yaşayan Türk soydaşlarımızın Rum egemenliğine girmesi için her türlü plana destek verilmiştir.

 Necdet Özel’in Genelkurmay Başkanlığı döneminde de, Genelkurmay Yunanistan-Kıbrıs Dairesinin lağvedilmesi ve personel sayısının 14 kişiden 5 kişiye indirilmesi akıl ve mantıkla bağdaşmamaktadır. Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı Türkiye Dairesinde 30 kişi çalışırken, Türk Genelkurmayı’ndaki bu uygulama Kıbrıs’ın gözden çıkarıldığı anlamına gelmektedir.

Sonuç ve Değerlendirme

 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında Kuzey Kıbrıs’a Türk askerinin yerleşmesi, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ile birlikte bazı ülkeler tarafından devamlı olarak istismar edilmekte ve Türk askeri işgalci olarak gösterilmektedir. Hâlbuki Garanti Andlaşması’nın imzalanmasından sonraki dönemde Kıbrıs Adası’na gizlice 20 bin Yunan askeri yerleştirilmiştir. Hâlihazırda adadaki Türk soydaşlarımızın güvenliğini sağlayan Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı Kolordu seviyesinde bir birliktir. Adanın güneyinde bulunan Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO) ise birlik, asker, silah, araç ve gereç sayısı bakımından kuzeydeki Türk birliklerinden sayıca daha fazladır. Ayrıca RMMO’nun Komutanı ve Kurmay Başkanı ile personelin çoğunluğu Yunanistan’dan gönderilen general, subay, astsubay ve erlerden oluşmaktadır. Türk askerinin Kıbrıs’tan çıkarılmasını isteyenler bu gerçekleri görmezden gelmektedir.

 ABD yönetiminin girişimi ve inisiyatifi ile Kıbrıs görüşmelerinin yeniden başlatılması Amerika’nın bölgedeki menfaatlerinden kaynaklanmaktadır. Amerika Kuzey Kıbrıs’ın Geçitkale bölgesinde bir hava üssü ve Magosa limanında da deniz üssü kurmayı planlamaktadır. Halihazırda Bahreyn Manama bölgesinde deniz üssü olan Amerika, Kıbrıs’a yerleşmesi halinde Arap Yarımadasını ve Ortadoğu bölgesini hem doğudan hem de batıdan kontrol altına alacaktır. İran’dan başlayıp, Güney Irak ve Suriye’deki Esad yönetimi üzerinden Lübnan’ın güneyine uzanan Şii ekseni İsrail için tehdit oluşturmaktadır. Amerika’nın Kıbrıs’a yerleşmek istemesinin bir amacı da Şii eksenini kontrol etmek ve İsrail’in güvenliğini sağlamaktır.

 Kıbrıs görüşmelerin yeniden başlatılmasına sadece enerji güvenliği açısından bakmak yetersiz olacaktır. Kıbrıs petrol ve doğalgazının Türkiye üzerinden boru hattı ile diğer ülkelere taşınması, İsrail’e su verilmesi karşılığında yapılacaktır. Türkiye’den Kıbrıs’a su aktarılması projesi iki aşamalıdır. Birinci aşamada Kıbrıs’a aktarılan su ikinci aşamada İsrail’e aktarılacaktır. Ancak ikinci aşama yani İsrail’e su aktarılması aşaması Türk kamuoyundan gizlenmektedir.

 Kıbrıs’ta birleşmenin sağlanması halinde KKTC Devleti ortadan kalkacak ve Türk Ordusu Kıbrıs’tan çekilecektir. Kıbrıslı Türk soydaşlarımız yine Rum’un insafına kalarak güvenlikleri tehlikeye girecek ve hayatlarını Rum’un egemenliği altında sürdüreceklerdir. 2004’de Kuzey Kıbrıs’ta köy köy dolaşarak referanduma evet oyu verilmesini isteyen Amerikan Büyükelçisi’nin söyledikleri yalan çıkmış ve verdiği taahhütler yerine getirilmemiştir. 2004’de aldatılan Kıbrıslı Türk soydaşlarımız bu oyuna gelmemeli, gerçekleri görmeli ve yeniden Amerikan yönetimi tarafından aldatılmaktan kaçınmalıdır.

 Kıbrıs Adası ile Türkiye’nin güney sahilleri arasındaki mesafe yaklaşık olarak 40 deniz milidir. Birleşmenin sağlanması halinde Kıbrıs’ın 12 millik karasuyunun kuzeyinde Türk Deniz Kuvvetleri’ne 28 millik dar bir alan kalacak ve Türkiye Doğu Akdeniz’de Anadolu sahillerine sıkıştırılacaktır. Ercan Tavsiyeli Hava Sahası da ortadan kalkacak hava sahası ve deniz alanlarının kontrolü Rumlara geçecektir. Doğu Akdeniz’deki Arama Kurtarma Sahalarında da sorunlar yaşanacaktır.

 Geçitkale ve Magosa bölgesine Amerika’nın yerleşmesi halinde de Türkiye’nin güneyi güvenlik bakımından zafiyete uğrayacak, Türkiye bölgedeki stratejik önemini kaybedecektir. Aklı selim insanlar bu gidişata dur demeli, KKTC’ye ve Kıbrıslı Türk soydaşlarımıza sahip çıkmalıdır. Dünya üzerinde aynı adayı paylaşan devletler bulunmaktadır. Yeni Gine Adası, Papua Yeni Gine ve Endonezya arasında paylaşılmakta, İrlanda Adası ise İrlanda Cumhuriyeti ile İngiltere arasında paylaşılmaktadır. Bu örnekler emsal gösterilerek KKTC’nin mevcut statüsü muhafaza edilmelidir.

Kaynakça

STEPHEN, Michael,Kıbrıs Sorunu (The Cyprus Question), Northgate Yayınları, Londra, 2001.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Bülteni (UN Law of the Sea Bulletin) No.52, New York, 2003

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Bülteni (UN Law of the Sea Bulletin) No.54, New York, 2004

 

 

Ümit Yalım

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 12-11-2019

Yeni Dünya Düzeni, Terör ve Türkiye

Cumhuriyet, Osmanlı, Atatürk ve Türk devrimleri tartışmaları Türkiye'yi oyun dışına itiyor. Bu da yeni dünya düzeninde Türkiye'yi söz sahibi değil dizayn edilenler arasına sokuyor.