Yunanistan’ın Doğu Akdeniz Adımları

Yazan  17 Eylül 2020

Doğu Akdeniz, iki ülkenin aynı bölge için seyrüsefer duyurusu yapması nedeniyle sıcak günler geçirdi. Yunanistan ve Türkiye’ye ilki Almanya’dan olmak üzere Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkların görüşülmesi çağrısı yapıldığında iki ülke de diplomasi yolunun açık tutulmasına sıcak baktıklarını beyan ettiler.

Bu süreçte Yunanistan’ın Mısır ile gerçekleştirdiği deniz bölgeleri sınırlandırma anlaşması, Yunanistan’ın masaya koz mahiyetinde bir anlaşma metniyle oturmak istediğini gösterdi. Aslında bu hamleyle hukuki zeminde Türkiye’nin elinin daha güçlü olduğunu kabul etmiş oldu. 6 Ağustos’ta iki üç saatlik gece yarısı çalışmasıyla ve hatta kendi ifadesine göre Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias’ın bile ne imzalayacağını bilmeden yollandığı Kahire’de alelacele imzalayıp geldiği bu anlaşma, Yunanistan’da da Mısır’da da daha çok tartışılır. Anlaşma her iki ülkenin parlamentosundan geçmesine rağmen[1] tartışmalı durum devam edecektir. Zira kendi yetki alanlarını ihlal ettiği bildirimini yaptığı müddetçe anlaşma Türkiye açısından sonuç doğurmayacaktır.  Öyle bir anlaşma ki hem Türkiye’den hem Yunanistan’dan hem de Mısır’dan bu anlaşmanın yok hükmünde olduğuna dönük açıklamalar geliyor.

Yunanistan’ın eski Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias,  anlaşmayı “yok hükmünde” ilan etti. Kotzias’ın ifade ettiği gibi Mısır’la imzalanan anlaşmanın koordinatları açık değil; MEB sınırının belirlenmesinde nerenin başlangıç noktası yapıldığı belirtilmemiş. Olası anlaşmazlıklar için yetkili yargı yerini belirleyen hüküm de anlaşmada unutulmuş görünüyor. Türkiye, adalara MEB uygulanması konusundaki tezlerinde bu açığı kullanacaktır. Zira Meis’in karasuları ile çevrelenmesi gerektiği yaklaşımı kabul edilmiş görünüyor. Rodos’a yarım etki tanınması da adalar için genel geçer kabullerin Yunanistan için dahi geçerli olmadığını gösteriyor. Bunu elbette anlaşma ile Yunanistan’ın bugüne değin basına yansıttığı görüşleri arasında ciddi bir fark olması nedeniyle “hata” olarak nitelendiriyoruz. Anlaşmadaki eksikler aceleye gelmiş bir anlaşma izlenimi veriyor. Ancak pek tabiî ki Yunan hükümetine deniz hukuku konusunda danışmanlık yapan yetkililerinin hukuka uygun bir sonuç çıkarmaya çalıştığı da iddia edilebilir. Sonuçta deniz hukukunu biraz bilen biri Yunanistan’ın en dıştaki adalarının MEB belirlemede sınır kabul edilemeyeceğini de bilir. Bunu Türkiye’ye kabul ettirmek bir tarafa NATO ve AB ortakları da kabul etmez. Sonuçta İtalya da kabul etmedi… İspanya da Fas karşısında böyle bir girişimde bulunmadı ve deniz sınırlandırmasında anakaraları esas aldı…

İtalya-Yunanistan arasında 9 Haziran 2020’de imzalanan MEB sınırlandırma anlaşmasında da Yunanistan’ın Diaponia Adasına hiçbir etki alanı tanınmadığı görülüyor. Üstelik bu ada Meis ya da Ege’deki adalar gibi ters tarafta yani diğer ülkenin kıyısına daha yakın konumlanmış değil. İtalya-Yunanistan anlaşmasında iki ülke arasında bulunan Diaponia isimli Yunan adasının yetki alanını karasuları ile çevrelenmiş ve ada MEB hesaplamasına dâhil edilmemiş yani enclave edilmiş. Yunanistan’ın bu anlaşmayla balıkçılık hakları bakımından İtalya’ya ciddi tavizler verdiğini; tavizlerin öncelikle ikili anlaşma yapabilmek için verildiğini ancak bunun aynı zamanda 26 Ağustos’ta İyon Denizindeki karasuları limitini 6 milden 12 mile çıkarmak için ön hazırlık olduğunu da not düşmek gerekir. Zira Hazirandaki anlaşma İtalyan balıkçılara bu karasuları genişlemesine karşı da garanti sunuyordu. Özellikle adalara tanınacak yetki alanları konusu nedeniyle 1977’den bu yana askıda kalan anlaşmanın ciddi tavizlerle gerçekleştirilmesinin Yunan kamuoyuna izahı da güç oldu ve olacak… Öte yandan İtalya’nın adalara deniz yetki alanı tanınmasına ilişkin kabul etmediği hususların olası bir müzakerede Türkiye’nin önüne getirilmesi imkânsız görünüyor. Türkiye’ye karşı koz kazanmak için çıktığı yolda Yunanistan, Türkiye lehine görünen sonuçlar elde ediyor.

Muhtemelen Yunanistan’ın danışman ve uzmanları da kendilerine sorulduğunda hükumetlerine deniz hukukunun gerçeklerini anlatmıştı. İş, bir anlaşma yapmaya gelince de kamuoyundan saklanan gerçek duruma uyulması gerekti. Pek çok devlet böyle yapıyor. Kamuoyuyla maksimalist talepler paylaşılıyor, ülkenin özellikle ekonomi, refah, istihdam, uluslararası imaj alanındaki sorunları, millî vaatler ve iddialarla görünmez kılınmaya çalışılıyor. Bir noktada deniz tükeniyor, ertelenemiyor. Bu, hangi hükümet dönemine denk gelirse artık o iktidar, günah keçisi olacaktır. Yıllarca pek çok hükümet AB’ye verilen ekonomi verileriyle oynadı ama kriz 2009’da Yorgo Papandreu’nun elinde patladı. Kuzeydeki komşusunun Makedonya ismini asla kullanamayacağı üzerinden kamuoyu algısı yaratıldı, uluslararası kamuoyu bile neredeyse ikna ediliyordu ama bu da Aleksis Çipras’ın elinde patladı ve Yunanistan “Kuzey Makedonya” ismini kabul etti. Demek ki Doğu Akdeniz’de Kıbrıslı Rumlarla Enosis yani “denizde birleşme” aldatmacası da Kiryakos Miçotakis döneminde patlayacakmış. Yunanistan’ın Kıbrıs Rum Yönetimi ile deniz sınırlandırma anlaşması yapma planı da East-Med projesinin Türkiye’nin katılımı ve onayı olmadan sürdürülmesi de suya düşmüş görünüyorOlan bu. Yunanistan’ın maksimalist iddialarının kıyısından bile geçmeyen İtalya Anlaşması ve Mısır Anlaşması’nın tek izahı bu: Doğu Akdeniz’deki maksimalist hedefler Yunanistan eliyle çökertildi. Hatta bazı Yunan uzmanların ifadesiyle Doğu Akdeniz hâkimiyeti Türklere hediye edildi.

Konuyla ilgili bir ayrıntı da Girit ile ilgili. Girit’in etrafındaki 14 ada ve adacığın Türkiye’ye ait olduğu yaklaşımının da[2] Yunanistan tarafından kabul gördüğü iddia edilebilir. Öyle olmasa Girit’in güneyindeki Koufonissi’nin Mısır’la MEB belirlenmesinde dikkate alınması icap ederdi. Türkiye’den bazı hukukçu, tarihçi ve askerî yetkililer Girit’i Yunanistan’a bırakan bir anlaşma olmadığını, adanın sadece dörtte birini Yunanistan’a bırakan 1913 tarihli Londra Antlaşmasının Lozan Antlaşmasında teyit edildiğini, keza etrafındaki Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi , Koufonisi ve adacıkların Türkiye’ye ait olduğunu yıllardır dile getiriyorlar.

Diğer taraftan Yunanistan, yıllarca ortay hat tezini seslendirdi. Bu, paylaşımın tam ortadan geçecek bir hatla belirlenmesi anlamına gelir. Ama basına sunulan harita ve metin incelendiğinde Mısır’la yaptığı anlaşmada yüzde 40- yüzde 60 oranını esas aldığı, yani ortay hattın 35 km kuzeyinden geçen bir sınırın belirlendiği anlaşılıyor. Yunanistan-Mısır anlaşmasının aceleye geldiği kesin. Meis konusu, Türkiye ile yapılacak görüşmelere saklanmış olabilir ama deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında esas alınacak diğer noktalar konusunda Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın hazırlığının olmaması mümkün değil. Yıllardır üzerinde çalışılan bir konu. Bu kadar bariz hata silsilesi söz konusu olamayacağına göre Yunan kamuoyuna sunulan bilgi ile Yunan Dışişlerinin uygun gördüğü çerçeve aynı değildi. Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın önüne konulan metni imzalamak zorunda kaldığı düşünülse bile koordinatların tespiti konusunda alternatif çözüme ilişkin pek çok çalışmanın hazırda bulunması gerektiğini kabul etmek gerekir.

Türkiye’nin ipleri gergin tutarak Yunanistan’ı hataya sürüklediği iddia edilebilir. İtalya ile yaptığı anlaşma da, Mısır’la yaptığı anlaşma da yıllarca uzatılan görüşmelerden beklenen sonucu vermiyor, vermeyecek. Basına yansıyan hâliyle Yunanistan ve Mısır, 17 yıldır deniz sınırlandırma anlaşmasını görüşüyordu. Mısır, bunca zaman Yunanistan’ın Meis de dahil adalarını denizi sınırlandırmada esas almasını kabul etmiyordu ve sınırlandırmaya esas alınacak koordinatların anakaralara göre belirlenmesi gerektiğini savunuyordu.

Sonuçta Mısır köklü bir devlet, ulusal çıkarlarını belirlerken uluslararası hukukun belirlediği çerçeveyi dikkate alıyor. Yunanistan-Mısır arasındaki anlaşma, Mısır’a Batılı ortaklarından kopmadan hamle yürütme ve Türkiye ile de bir deniz sınırlandırma anlaşması yapma fırsatı tanıyor. Üstelik bu anlaşmada Mısır için belirlenen deniz sınırı, Türkiye’nin kıta sahanlığına girmiyor. Yani Türkiye-Mısır arasında tartışmalı bir bölge yaratılmadı. Bu kriz döngüsünden kârlı çıkacak ülkelerden biri Mısır olacak. Mısır, Yunanistan’ın bu bölgede MEB ilanı yapabilmek için acil bir anlaşmaya ihtiyaç duymasını hesaba katarak anlaşmanın koşullarını kısmen kendi lehine genişletti. Bunu açmak gerekir çünkü masada savunduğu tezlerden geri adım attı ama Yunanistan kendi tezlerinden daha fazla geri adım atmış oldu.

Konunun en önemli noktası, Türkiye ile aynı bölge için seyrüsefer ilanında bulunduğu ve Almanya ile İspanya’nın görüşme önerdiği anda, Yunanistan’ın söz konusu bölge için uluslararası meşruiyeti olan herhangi bir hak iddiasının bulunmadığıdır. Ama işte bunlar hep siyaset…

Mısır, bir anlamda kurtarıcı rolü oynadı. Üstelik Meis’in devre dışı bırakılmasıyla Türkiye ile de bir sınırlandırma anlaşması yapma hakkını saklı tutmuş oldu. Yine de Türkiye ile daha uzun bir kıyı için olacak daha avantajlı ve uluslararası hukuk esaslarının desteklediği bir anlaşmayı tercih etmediği için kendi uzman ve hukukçularınca eleştiriliyor. Sonuçta Türkiye ile yapacağı bir sınırlandırmanın Mısır’a daha fazla deniz alanı bırakacağı açık. Türkiye-Libya deniz yetki alanları sınırlandırma mutabakatı da Mısır’a batısında şimdikine göre daha fazla alan tanıyordu. Bir yönüyle Mısır yönetimi, muhaliflerin Kıbrıslı Rumlarla yapılan anlaşmanın kaybettirdiği alanlara dönük eleştirilerine bir parça daha eklemiş oldu. Mısır kamuoyunda bu anlaşmaya ilişkin en önemli eleştiri ise yetki alanları sınırlandırılmış dahi olsa Rodos ve Girit’in deniz sınırını belirlemede referans alınmasıdır. Öte yandan Libya ile deniz yan sınırını aştığı için de Mısır’ın başı ağrıyacaktır. Mısır’ın kazanç hanesine yazılabilecek bir unsur ise daha çok İsrail gazının Avrupa’ya ulaştırılmasına hizmet edecek olan ve Mısır’ı dışlayan East-Med boru hattı projesinin gerçekleştirilmesi ihtimalinin daha da zayıflamasıdır.

Bir not daha düşelim Yunanistan’ın itiraz edip, Avrupa’yı acele aracılığa çağırdığı bölge, yani Türklerin Oruç Reis gemisinin seyrüsefer ilan ettiği araştırma sahası 28° 00′ 00″ D boylamında bitiyordu ve bu nokta 6 Ağustos 2020 tarihli anlaşmayla Yunanistan-Mısır sınırının başladığı yer. İfadeyi açarsak Yunanistan’ın itirazda bulunduğu saha için hak iddiası yoktu ve Mısır’la yaptığı anlaşmayla da bura için bir hak iddiasında bulunmuş değil. Yani tatbikat için bir bölgede navtex bildiriminde bulunmak farklı bir hukuk içerir ama Yunanistan aynı bölge için sismik araştırma ya da sondaj ihalesi yapamayacağı gibi bu bölgelerdeki olası hidrokarbon yatakları için ihaleye de çıkamayacaktır. Bu nedenle Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki hamleleri, “tartışmalı alan” yaratma planına dahi yarayamayacaktır. Bu da Fransa’nın sorunu olsun…

AB’nin tavrına gelirsek. AB ülkelerinin pek çok dış politika konusunda olduğu gibi bu konuda da ortak bir yaklaşım belirlemediğini söyleyebiliriz. Yunanistan’ın askeri destek alamadığı da kesin. En başta Fransa ve Almanya’nın tutumları farklılık gösteriyor. Ancak Balkanlarda Almanya’nın projelerine – zaman zaman ayak direse de- destek veren Fransa’nın bu kez kendi arka bahçesi olarak gördüğü Doğu Akdeniz’deki yaklaşımlarına destek için Almanya’yı zorlaması işin doğasına uygundur. Macron ve Merkel’in ortak açıklama yaptıklarında dahi seçtikleri kelimelerin, verdikleri mesajların farklı olması dikkat çekiyor. Birisi hiçbir hukuki ya da siyasi karşılığı olmasa dahi Doğu Akdeniz’de tartışmalı alan ilan edilmek istenen bölge için “AB’nin egemenlik sahası” ifadesini kullanırken diğeri tarafları uluslararası hukuka riayet etmeye davet eden orta yollu bir ifade kullanıyor. Bu,  Türkiye’nin hukuki zeminden kopmamasıyla son derece ilgilidir. Yoksa Türkiye’nin uluslararası hukuka bağlılığını eleştiren ve Yunanistan gibi maksimalist talep ve hamlelerle sahadaki varlığını güçlendirmesini önerenler de Türkiye içerisinde var. Türkiye pozisyonunu uluslararası hukukun yazılı ve teamül hükümlerine dikkat ederek belirledi ve bir başka bölgede farklı iki devlet arasında da uygulanabilecek hukuku esas aldı. AB eninde sonunda bu tür haksız suçlamalarla yapılan yardım taleplerinin peşinden gitmeyi bırakacaktır. Yunanistan şu an sadece AB üyesi olmasının getirdiği dayanışma ruhundan faydalanıyor. Ama doğrusu Yunanistan’ın talepleri bir başka AB üyesi tarafından dahi kabul edilmezken AB’nin Türkiye üzerinde gerçek bir baskı oluşturması imkânsız görünüyor. Şu anda taraflara yapılan çağrı da askeri gemilerin manevralarının azaltılması yönünde.

Doğu Akdeniz’de kaçınılmaz olarak oyun büyüyecek. Mısır ve İtalya’ya karşı bu denli tavizkâr olan Yunanistan’ın Türkiye karşısında uç taleplerini sürdürme imkânı kalmadıZira Girit’ten Meis’e kadar olan bölgedeki alanlarını tek bir sahil şeridi olarak kabul ediyor ve adalarına tam yetki vererek ortay hat prensibiyle deniz sınırlandırması yapmak istiyordu. İtalya ve Mısır’la yaptığı anlaşmalarla uluslararası hukukun belirlediği çerçeveyi kabul etmiş oldu. Bu da Türkiye’nin yaklaşımına uç seviyede yaklaşması anlamına geliyor. Türkiye de deniz sınırlarının belirlenmesinde anakaranın üstünlüğü prensibini ve hakça paylaşım esaslarını benimsiyor.

Bundan sonra olabileceklere gelirsek… Türkiye, BM’ye yaptığı bildirimlerde de 28° 00′ 00″ D boylamının batısında kalan bölgelerdeki kıta sahanlığı ve su yüzeyindeki haklarını (balıkçılık hakları anlamına gelir) saklı tutmuştu. Yunanistan’ın sözleri ve eylemleri birbirini tutmayan pozisyonu karşısında hem kendi kıta sahanlığındaki arama ve sondaj faaliyetlerini 28° 00′ 00″ D boylamının batısına çekme kartını oynayacaktır hem de Libya ile TPAO arasında yapılan anlaşma çerçevesinde Libya deniz bölgelerinde gerçekleştireceği arama ve sondaj çalışmalarını daha erken bir tarihe çekecektir. Türkiye bu iki hamleyle Yunanistan-Mısır anlaşmasının kendi tutumunu ve kıta sahanlığı hakkını sekteye uğratmayacağını gösterecek, kayıt altına alacak ve anlaşmayı tanımadığını göstermiş olacaktır. Sonuçta Türkiye’nin Ege’deki haklarını da tehdit eden bu anlaşmayı kabul etmesi söz konusu dahi olamaz. Zira Yunanistan, kendi iddialarıyla örtüşmeyen bir anlaşmayı kabul etmişse de adaların dış sınırı oluşturması yaklaşımı bir anlamda bu anlaşmayla nefes alır hâle geldi. Mısır ve İtalya gibi Türkiye de deniz  yetki alanları sınırlandırmasının anakara üzerinde belirlenecek noktalar uyarınca yapılması gerektiğini savunuyordu. Bu da, Türkiye’nin itiraz noktası olacaktır.

Yunanistan-Mısır anlaşması pek çok açıdan revizyona muhtaç ama Türkiye’nin adaların tam etki sağlamayacağı konusundaki pozisyonunu haklı çıkardığı da açık. Gidişat müzakere masasıysa Yunanistan bu yol boyunca sivri köşelerini kaybediyor; gidişatın denizlerde bir savaş olması ise tüm sert açıklama ya da mermili tatbikatlara ve enerji kaynakları anlaşmazlığının hızla askerîleşmesine rağmen beklenmiyor. Yine de barut fıçısını infilak ettirecek bir kıvılcım riski elbette varlığını koruyor.

 

 

 

Bu makale ilk olarak DIPLOMATIC OBSERVER dergisinin Eylül 2020 tarihli 151. sayısında GREEK STEPS IN THE EASTERN MEDİTERRANEAN başlığıyla yayınlanmıştır. 

[1] Atina yönetiminin Mısır ile yaptığı deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması, 27 Ağustos’ta 178 “evet”, 26 “hayır” ve 81 “çekimser” oyla Yunanistan parlamentosunda kabul edildi. Ana muhalefet partisi SYRİZA çekimser oy kullandı. Anlaşma 18 Ağustos’ta da Mısır Meclis Anayasa ve Yasama Komisyonunda kabul edildi.

[2] Bu, bazı araştırmacıların Girit’in hukuki statüsünün 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması olmak üzere toplam dört antlaşmayla belirlendiği; bu anlaşmaların hiç birinde Girit’in tamamının egemenliğinin Yunanistan’a devredileceğine dair bir maddenin bulunmadığı –sadece dörtte birinin egemenliği bırakılmıştır-, keza etrafındaki 14 ada, adacık ve kayalığın egemenliğinin de 1913 Londra Antlaşması’nda Osmanlı devletine kaldığı ve Lozan Antlaşması’nın da aksine bir hüküm düzenlememekle bunu teyit ettiği yönündeki yaklaşımdır.

Gözde Kılıç Yaşın

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 23-09-2020

“Alea iacta est”: Ok Yaydan Çıkmıştır

“Alea iacta est” sözünü, bildiğiniz gibi Jul Sezar’ın, Roma ile arasındaki anlaşmayı bozup orduları ile şehrin kuzeyindeki cılız Rubicon (bugünkü adı ile Fiumicino) nehrini geçer geçmez(MÖ 49), artık bir büyük savaşın kaçınılmaz olduğunu anlatmak için söylediği rivayet olunur. ...