Arap(?) Baharı (?)

Yazan  06 Nisan 2014

Sovyetler Birliği’nin çöküşünün hemen sonrasında, 90’lı yılların başında Uluslararası İlişkiler çevrelerinde o dönem son derece popüler olan bir cümle dolaşmaktaydı. Bu cümle, her ne kadar durumu çok basite indirgeyen bir analiz niteliğinde olsa da, verilmek istenen mesajın özünü en kısa şekilde yansıtma konusunda başarılıydı: “Kızıl Ordu artık ne ‘Kızıl’dır ne de bir ‘Ordu’dur.”

Kanaatimce benzer bir argümanı bugün de sözde “Arap Baharı” için kullanmakta herhangi bir sakınca bulunmamaktadır: Bu süreç esas itibarıyla bir “Arap” süreci değildir; bir “Bahar” olmadığı ise kesindir.

Arap?

İlk olarak denklemin “Arap” bölümünü ele alalım. Evet, olayların yaşandığı sahne bazı seçilmiş Arap ülkeleridir; ancak ana aktörler Arap mıdır? Söz konusu süreç, Arap ülkelerinin tamamında olmasa dahi çoğunluğunda yaşanmakta mıdır? Meydana gelen olaylar, esas amaçlarına ve sonuçlarına bakıldığında, Arapların yararını mı gözetmektedir?

Siyasi analize geçmeden önce, basit bir gerçeği hatırlamakta fayda var: Eğer bir yüzey üzerinde zaten yeterli miktarda basınç oluşmuşsa, çok küçük bir darbe dahi söz konusu yüzeyi parçalayabilir. Yaklaşık dört yıldır gözlemlediğimiz sözde “Arap Baharı”nda da temel olarak yaşanan budur. Uzun yıllardır diktatörce yönetimler altında siyasi, ekonomik, sosyal ve hatta fiziksel olarak ezilen halklar öyle bir noktaya gelmişti ki artık kaybedecek bir şeyleri kalmamıştı. Zaten zar zor yaşıyorlardı: temel ihtiyaç maddelerine erişimleri kısıtlıydı, sevdikleri ya hapse atılmış ya da öldürülmüştü, hakkında endişelenecekleri bir gelecek göremiyorlardı.

Ancak kitleler haklı taleplerle sokaklara döküldükten kısa süre sonra bu mücadeleleri, kendilerini yöneten diktatörler, diktatörlerin patronları, patronların düşmanları ve kendi öncelikleri çerçevesinde söz konusu tarafları destekleyen ya da onlara karşı çıkan çeşitli ulusal/uluslararası aktörler arasındaki bir güç mücadelesine dönüştü. Sokaktaki insanlar, neye uğradıklarını anlamadan bir anda başrolde olmaları gereken filmde figüran konumuna düştüler. Filmin kadrosunda tabii ki, her ne kadar farklı amaçlarla da olsa, Suudi Arabistan ve Katar gibi Arap ülkeleri de vardı; ancak esas yıldızlar, ABD, Rusya Federasyonu, bazı Avrupa ülkeleri, Çin, İran, Türkiye, İsrail (Her Ortadoğu filminin vazgeçilmez karakter aktörü) ve El Kaide unsurları (Tüm zamanların en iyi kötü adamı) gibi ağırlıklı olarak Arap olmayan aktörlerdi.

Sürecin “Arap”lığını sorgulamak adına bir diğer hususa dikkat çekilecek olursa: Araplar sadece Tunus, Libya, Mısır, Yemen ve Suriye’de mi yaşamaktadır? Diğer Arap ülkelerinde yaşayan halklar yüksek seviyedeki demokratik özgürlüklerden faydalanarak siyasi süreçlerde aktif olarak yer aldıklarından mı bir “Bahar”a ihtiyaç duymamaktadırlar? Neden Bahreyn’deki olaylar, demokrasi isteyen Arap toplumunun büyük ayaklanması olarak görülmek yerine sıradan bir isyan olarak bastırılmakta ve Batı bu konuda sessiz kalmaktadır? Ya da Suudi Arabistan ve diğer Körfez Ülkelerindeki demokratik özgürlükler ne seviyededir?

Bu soruların cevapları malûm olduğundan, diğer bir noktayı ele alalım ve yaşanan olayların, bir bütün olarak Arap toplumunun hayrına olacak şekilde yönlendirilip yönlendirilmediğini irdeleyelim. Bu aşamada spesifik bir örneği ele almak, okuyucunun sonsuz sayıdaki bölgesel ve uluslararası senaryo arasında kaybolmasını engelleyecek ve resmin daha net görülmesini sağlayabilecektir. Suriye örneğine bakacak olursak; hâlihazırda Suriye’de büyük mücadele ve dram içinde tarifsiz acılar yaşandığından, halkın rasyonel hareket etmesi beklenemeyecektir. Bu noktada, bunun “Arap Baharı” gibi kapsayıcı bir süreç olduğu kabul edilecek olursa, çok daha büyük, zengin ve istikrarlı Arap ülkeleri onlara zor durumlarında yardım etmeli ve demokrasi, özgürlük ve refaha giden yolu göstermelidirler, değil mi?

Değil.

En zengin iki Sünni Arap ülkesi, Suudi Arabistan ve Katar, Esad rejiminin yıkılması gerektiği konusunda fikir birliği içinde oldukları halde, kendi çıkarlarını sahaya yansıtma konusunda o kadar kararlı ve inatçıdırlar ki farklı muhalif gruplara destek vermekte ve “kendi muhaliflerinin” “öbür muhaliflere” üstünlük sağlaması için ellerinden geleni yapmakta, böylelikle muhalefeti bölerek ve hatta birbirine düşman ederek avantajın Esad Rejimi’ne geçmesine sebep olmaktadırlar. Bu devletlerin amacının, “kendi çıkarları çerçevesinde, kısa vadede ayaklanmanın kendi ülkelerine yayılmasını engellemek, uzun vadede ise müstakbel Suriye’nin inşası sürecinde en büyük nüfuza sahip olmak” değil de, “Suriyeli Arap kardeşlerine istikrarlı, müreffeh ve demokratik bir ülke kurma konusunda yardım etmek” olduğuna inanılabilir mi?

En büyük ve zengin Arap ülkelerinin sürece dahil olmaktaki gayelerinin Araplar için bir bahar havası yaratmak olmadığını anladık ancak yine de umudumuzu kaybetmeyelim; belki Arap olmayan dış güçlerin böyle insani bir amacı vardır. Örneğin İran İslam Cumhuriyeti’ni ele alalım. Ne de olsa devrim sonrasında kurulmuş bir devlettir ve Bahreyn’de yönetime karşı ayaklanan insanları desteklemektedir. Belki de İranlılar Arapları kendilerinden daha çok düşünmekte ve onların iyiliği için çalışmaktadır değil mi? Maalesef cevap yine olumsuz. İran sadece, bir devlet politikası olarak dünya çapında Sünni yönetimlere karşı ayaklanan Şiileri desteklemektedir. Konunun Arap halklarının selâmetiyle bir ilgisi bulunmamaktadır.

Yukarıda ele alınan argümanlardan yola çıkılarak, sadece dış güçlerin değil, olayların görüldüğü ülkelerdeki muhalif gruplar ve rejimler de dahil olmak üzere süreç içindeki tüm tarafların niyetleri konusunda sağlıklı çıkarımlar yapılabilecektir. Böylelikle tarafların, süreci sadece kendi bakış açılarından gördükleri, yalnızca kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalıştıkları ve tek talebi onurlu bir yaşam sürmek olan, ancak birçok yerel, bölgesel ve uluslararası güç oyununun ortasında kalan sıradan bir Arap’ın bu isteğine kavuşmasının, söz konusu tarafların amacı ya da önceliği olmadığı net bir şekilde görülebilecektir.

Bahar?

Meselenin esas itibarıyla bir Arap meselesi değil, uluslararası arenada her dönem değişik bir isimle tezahür eden güç mücadelesinin bir ürünü olduğu konusunu netleştirdikten sonra, denklemin “Bahar” kısmına geçebiliriz. Yaklaşık dört yıldır yaşanan olayları, ödenen bedelleri, kaybolan ve mahvolan hayatları, harap olan kültür miraslarını, altyapıları ve hatta külliyen şehirleri bir düşünün. Ve bu sürecin getirisi? Libya’nın her yerinde mevcudiyet gösteren silahlı çeteler, seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın halkın büyük desteğiyle ordu tarafından devrildiği ve tekrar başa dönen Mısır, Suriye’de halen süren vahşet ve yıkım...

Küçük bir uyarı: Eğer rejim taraftarı ya da muhalif herhangi bir Suriyeliye şu an içinden geçmekte oldukları sürecin bir “Bahar” olduğunu söylemeyi düşünüyorsanız, muhatabınızın sağlam bir yere sıkı bir şekilde bağlı olduğundan emin olun; zira büyük bir ihtimalle (ve haklı olarak) canınıza kast edebilir.

Bu süreci hâlâ “Arap Baharı” olarak adlandırmayı düşünüyor musunuz?

Son ekleyen M. Orkun Selçuk

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Aziz Ergen   - 11-07-2020

Avrupa Birliği Ortaklık mı, Tehdit mi ?

Mustafa Kemal Atatürk, özdeğerlerden ödün vermeden kalkınıp güçlenmek ve ileri bir uygarlık düzeyine ulaşmak ile “ Avrupa’yı taklit etmek “ , “Avrupalılaşmak “ ya da “ Avrupalı olmak “ gibi teslimiyetçi davranışlar arasına, net ve ayırıcı bir çizgi çizmiştir. ...