Türkiye-AB Ve Savunma Stratejileri

Türkiye ve ABD’de Büyük Orta Doğu kavramı çerçevesinde gerçekleşen tartışmaların yoğunlaştığı bugünlerde Türkiye ile AB arasında Büyük Orta Doğu’da Türkiye’nin istikrara yapabileceği katkılar konusunda çok ciddi bir fikir alışverişi yapılmadığı görül

Esasen Büyük Orta Doğu kavramı dahi ne AB'de ne Türkiye'de üretilmiştir. Hatta gerek Türkiye'nin gerek ise AB'nin Büyük Orta Doğu diye anılan Orta Doğu artı Kafkasya artı Orta Asya'da oynayabilecekleri roller konusunda görüşler Brüksel veya Ankara'dan değil Washington'dan gelmektedir.

Washington'dan Türkiye ve AB'nin Büyük Orta Doğu'nun güvenliği ile ilgili gelen görüşler ise ABD'nin genel küresel güvenlik stratejisinin bir parçasıdır. Bundan dolayı ABD'nin Büyük Orta Doğu'da Türkiye ve AB'nin oynamasını düşündüğü rolü özetledikten sonra Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde Türkiye'nin Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya'da istikrara değişik güvenlik konseptleri çerçevesinde yapacağı katkılar üzerinde durmakta fayda var.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra ABD'nin dış politikasının temel eksenini bir daha SSCB gibi ABD'nin tek kutupluluğuna meydan okuyacak bir gücün oluşmaması ve tek kutuplu dünya düzeninin 21. yüzyıla taşınması oluşturmuştur. ABD, tek kutupluluk politikasını sürdürürken başta Çin ve Avrupa Birliği onu ardından Rusya ve Hindistan çok kutuplu bir dünya düzenini destekleyen politikaları tercih etmişlerdir. Washington, tek kutupluluğa direniş gösteren bu devletler ve birlik ile doğrudan bir mücadele yerine daha dolaylı bir strateji ile tek kutupluluğunun devamını sağlama yolunu seçmiş görünmektedir.

Yeni Amerikan stratejisinin temelinde Çin ile mücadeleyi 2030'lara erteleme, Rusya'yı kuşatma, Hindistan'ı ve AB'yi ise müttefik olarak kazanma ilkesi hakimdir. İçinden geçtiğimiz dönem bu politik ilkelere uygun bir şekilde ABD'nin 21. yüzyılda Amerikan imparatorluğununsahip olduğu en üstün güç olan Amerikan ordusuna dayanarak oluşturmak için stratejik bir atağa gerçekleştirdiği bir dönemdir.

ABD'nin stratejik atağının özünü Güney Amerika'da Venezüella'dan başlayarak Fas'dan, Afganistan'a kadar uzanan, bütün Kafkasya ve Orta Asya'yı içine aldıktan sonra Filipinler ve Endenozya'ya uzanan "İstikrarsızlık Ekseni" üzerine yerleşen Amerikan askeri üsler zinciri oluşturmaktadır. Amerikan silahlı kuvvetleri önümüzdeki yıllarda yeni askeri doktrini olan tehdit oluşmadan tepki vermek şeklinde özetlenebilecek saldırıları gerçekleştirebilmek amacı ile yeniden yapılandırılacak üsler zincirine kaydırılacaklardır.

Bu bölge ayni zamanda dünya enerji kaynaklarının çok büyük bir bölümünü barındırmaktadır. Amerikan askeri üsler yapılanması Washington tarafından ABD'nin enerji kaynakları üzerindeki denetimini kolaylaştırıcı bir unsur olarak görülmektedir. Keza, Brezinski'nin 21. yüzyılda Amerikan hegemonyasının devamı Avrasya'da Amerikan hakimiyetine bağlıdır derken kast ettiği Hazar Havzası da "İstikrarsızlık Ekseni" olarak nitelendirilen bölgenin içinde kalmaktadır. Hazar Havzasınave Orta Asya'ya yerleşen Amerikan güçleri, Kuzeye Rusya'ya, Güneye Hind altkıtasına, Batıya İran'a ve Doğuya Çin'e güç projeksiyonu yapabilir hale gelmiştir.

İstikrarsızlık Eksenini üç ana dilime bölmek mümkündür. Bunlardan birincisi Eksenin Güney Amerika'daki ayağını oluşturan ve en küçük bölümünü teşkil eden kısmıdır. İkinci bölüme ise "Büyük Orta Doğu" adı verilmiştir ve bu bölge Orta Doğu artı Kafkasya artı Orta Asya anlamına gelmektedir. Üçüncü parçayı ise Çin'i kuşatan Pasifik alanında Endenozya ve Filipinler oluşturmaktadır.

Özetle ABD'nin 21. yüzyılda tek kutupluluğu devam ettirme stratejisinin dört temel ilkesi,

a) Avrasya'da Amerikan Hakimiyeti,

b) Dünya Enerji Kaynakları Üzerinde Amerikan Hakimiyeti,

c) Orta Doğu'da Anti-Amerikanizmi Ortadan Kaldıracak Yeniden Yapılandırma,

d) AB'nin NATO Çerçevesinde Kontrol Altına Alınması, Rusya'nın Sınırları içine İtilmesi ve Çin ile Çatışmanın Ertelenmesi başlıkları altında toplanabilir.

Gerek Amerikan Yönetiminin dış politikasını şekillendiren neo-muhafazakardış politika ekolüne gerek ise Demokrat Parti'ye dış politika stratejileri geliştiren neo-liberal stratejistlere göre 21. yüzyılın ilk otuz yılında Batı Dünyası için ana tehdit Büyük Orta Doğu'dan kaynaklanmaktadır Bu görüşün gerek NATO'da Anglosakson çevrelerde gerek ise Amerikan silahlı kuvvetleri içinde yaygınlık kazandığı görülmektedir.Anılan çevreler Büyük Orta Doğu'dan gelecek tehdidi terörizm, insan kaçakçılığı, uyuşturucu kaçakçılığı, politik istikrarsızlık şeklinde görülmektedir. Büyük Orta Doğu'nun Soğuk Savaş sonrasında Batı için en büyük tehdit olarak ortaya çıkması NATO'ya yeni görevler yüklemekte ve yeni bir jeopolitik çevre oluşturduğu ileri sürülmektedir. Bu jeopolitik çevrenin özünü Soğuk Savaş'ta NATO'nun SSCB'ye cephe ülkesi olan Almanya'nın yerini Türkiye'nin almasıdır.

Bu yeni yaklaşımın en önemli boyutu Büyük Orta Doğu'nun gerçekten AB ve ABD için tehdit oluşturmasından çokTransatlantik ilişkilerin NATO çerçevesinde devam edebilmesi için ABD'nin AB ile ortak bir düşmana sahip olma ihtiyacı hissetmesidir. Ve Türkiye'nin Soğuk Savaşta Almanya'nın oynadığı rolü oynayıp oynamayacağını belirleyecek faktörlerin başında AB'nin ABD ile ortak düşman konusunda ne kadar anlaşacağına bağlıdır.

Türkiye'nin ABD'nin ortaya attığı "Büyük Orta Doğu paradigması dışındaOrta Doğu ve Kafkaslarda güvenlik ve istikrarın gelişmesine nasıl katkıda bulunabilir?" sorusunun bir tek cevabı vardır. O da ancak AB üyesi olmayan fakat AB ile serbest ticaret bölgesi çerçevesinde yapıcı ilişki geliştirmiş olan bir Türkiye'nin anılan bölgelerin istikrarına yapabileceği katkılardır. AB üyesi bir Türkiye'nin Orta Doğu ve Kafkasların güvenliğine yapacağı katkının çerçevesini ise aşağıda ele alacağım denenlerden dolayı ancak "Büyük Orta Doğu"ya karşı önce ideolojik-kültürel sonra askeri anlamda cephe ülke stratejisi oluşturabilir.

Türkiye'nin AB tam üyesi olup olmayacağı sanıldığının aksine Türkiye'nin ne yapıp yapamayacağına değil AB'nin kendisi ile ilgili federatik mi yoksa konfederatif mi bir gelecek oluşturacağına bağlıdır. Daha açık bir ifade ile eğer AB federal bir Avrupa Birleşik Devletlerine dönüşmeyi gelecek projesi olarak kararlaştırır ise Türkiye federal bir Avrupa'nın parçası yapılamayacaktır. Çünkü, federal bir Avrupa'nın gerçekleşmesi Amerikan kimliğine benzer bir Avrupalı kimliğinin oluşmasına bağlıdır. Bu ise Türkiye'nin AB tam üyesi olması durumunda imkansız hale gelecek bir projedir. Eğer AB bir konfederal yapıya, ulus-devletlerin ekonomik refah alanına dönüşür ise Türkiye'nin böyle bir birliğin parçası olması çok kolay olacaktır. Hatta Türkiye'nin üyeliği AB'nin konfederal bir geleceği kabullenmesine bağlıdır.

AB'nin federal mi konfedral mi olacağı birliğin güvenlik stratejilerinin alacağı şekli belirlediği gibi Türkiye'nin bu projeler içindeki yerini de belirleyecektir. Federal bir Avrupa daha güçlü bir ortak dış ve savunma politikasına sahip olacak ve kaçınılmaz olarak ABD karşısında bir alternatif kutup haline gelecektir. Federal bir Avrupa Birliği'nin gerek Avrasya gerek ise Orta Doğu'da izlediği politikalar bugün izlediği politikalardan çok daha iddialı ve belki de bir süre sonra ABD ile çatışır nitelikte olacaktır. Federal bir Avrupa ABD'nin önermiş olduğu Büyük Orta Doğu'da ki ortak düşman yaklaşımını kabul etmeyecek ve Türkiye'yi bu kapsamda bir cephe ülkesi olmaktan çok bir transit geçiş ülkesi olarak görecektir.

Federal bir Avrupa'nın dışında kalan Türkiye ise AB ile ilişkilerini serbest ticaret bölgesi çerçevesinde bugün olduğundan daha sağlıklı şekillendirirken NATO çerçevesinde de bütün Batı dünyası ile ayni askeri-politik ittifak içinde kalarak modernleştirme sürecini devam ettirecektir. Türkiye'nin AB tam üyesi olmadan AB ile gelişmiş ilişkiler kurması ve modernleştirme sürecini devam ettirmesi AB'nin kendi isteği dışında Orta Doğu ve Avrasya toplumlarının gözünde kazandığı yanlış efsane konumunason verecektir. Bir çok Orta Doğu ve Avrasya ülkesi modernleşme projesi ile AB tam üyeliğini özdeşleştirmektedir. Türkiye bunun aksinin de mümkün olduğunu ispatlayarak bölgenin iç dinamikleri ile modernleşmesinin önünü açabilir. İç dinamiklerle gerçekleşen bir dönüşüm istikrarın güvencesidir.

Türkiye, federal bir Avrupa'nın anılan bölgelere yönelik politikalarında ABD-AB dengesini sağlamış, gelişmiş, modern, demokratik bir müslüman ülke olarak Orta Doğu ve Avrasya'da demokratikleşme ve serbest piyasa ekonomisinin gelişmesine çok önemli katkılar yapacaktır. Orta Doğu ve Avrasya'ya yapılacak katkılarda önemli olan sadece Türkiye'nin nerede olduğu değil ayni zamanda ne olduğudur. Türkiye'nin AB dışında ama AB ile gelişmiş ilişkiler geliştiren bir ülke olarak başarılı olması Orta Doğu ve Avrasya toplumlarının kendilerine olan güvenlerini artıracaktır.

Türk-Yunan ilişkilerinde AB-tam üyeliği gölgesinde devam eden veAtina'nın ikili ilişkilerdeki asıl önemli sorunları Türkiye-AB sorunlarına dönüştürmeyi başarmasının neticesinde ortaya çıkan sahte "detente" politikası son bulacaktır. AB tam üyeliği dışına çıkan Ankara Atina ile ilişkilerini tekrar ikili ilişkiler sürecine oturacaktır.

Kürt sorununa gelince bu sorun orta vadede Orta Doğu'daki mevcut sınırlar içinde çözülecektir. Irak'ta Kürtler Irak'ın parçalanmasına imkan vermeyen bir federal yapı içinde örgütleneceklerdir. Türkiye içinde ise PKK'nınKürtler arasındasiyasal ağırlığı bir süre daha artacaktır. Fakat eğer Orta Doğu'da beklenmedik bir gelişme olmaz ise PKK'nın Güney Doğu Anadolu'daki konjenktüre bağlı ağırlığı demokratik mekanizmalar içinde azalacaktır. Ancak, Irak'ta Kürt hareketi bağımsızlığa doğru bir atılımyapar ise bütün bir Orta Doğu'yu bölgesel bir iç savaşa sürükleyebilecek bir sürecin önü açılabilir.

Eğer AB kendi geleceğini bir konfederasyon olarak belirler ise Türkiye eninde sonunda, ağır bir şekilde yıpranarak, bir iç çatışmadan geçerek, Brüksel'deki ve diğer AB başkentlerindeki çifte standarta dayanan ve dürüst olmayan politikalara rağmen AB tam üyesi olacaktır. Ancak bu süreç uzadıkça ve Türkiye AB süreci içinde AB'nin açık etnik merkezli talepleri ile yıpratıldıkça Orta Doğu ve Avrasya devletleri AB'ye karşı daha mesafeli bir tepki geliştireceklerdir. Kıbrıs'da taviz vermesine rağmen AB tam üyelik süresinin uzaması, etnik-merkezli hakların toplumsal yapıda ortaya çıkaracağı gerilimler AB-tam üyeliği yolunda ilerleyen Türkiye'de anti-Avrupa bir atmosferin oluşmasına neden olacaktır. Bu gelişmelerinde Büyük Orta Doğu'daki karar alıcılarının gözünden kaçmasına imkan yoktur.

Konfederal bir Avrupa'nın büyük güç politikası iddiası olmayacağı için ABD'nin önerdiği Büyük Orta Doğu'da ortak düşman politikasını daha kolay kabul edecektir. AB tam üyeliği sürecinde hızla ilerleyen bir Türkiye'nin AB ve ABD'nin ortak düşman konusunda uzlaşmaları durumunda cephe ülke olmayı kabul etmesi kaçınılmazdır. Ancak cephe ülke olarak Türkiye'nin Büyük Orta Doğu'daki dönüşüme yapacağı katkıların ne kadar etkili olacağı şüphelidir. Çünkü cephe ülke kavramı bile Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya ile bir zıtlığı ifade eder. Bu durumda AB ve Türkiye Washington'un 21. yüzyılda Amerikan tek kutupluluğunu gerçekleştirme politikalarının bir parçası olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 23-11-2020

Sanal bir Zirvenin Reel Sonuçları

Bilindiği gibi G-20[1] toplantıları dünyanın GSYİH ları itibarı ile en büyük ülkelerinin her yıl bir araya gelip, diz dize, biz bize küresel sorunları değerlendirdiği, çözüm önerileri geliştirme çabası içinde girdiği (veya öyle göründüğü) platformlar. ...