×

Uyarı

JUser: :_load: Unable to load user with ID: 116



Ülkü Şehidi Alim ULUSOY’A ithaf olunur…

Yazan  11 Mayıs 2009
Erhan özhan-ÜLKÜCÜ HAREKET’E KARŞI YÜRÜTÜLEN PSİKOLOJİK OPERASYONLAR EKSENİNDE AHDE VEFA

"Onlar ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır." (Rad 20)

Basın yayın organları güden güne hayatı kendi ölçülerince şekillendiremeye, toplumu ilgilendiren mevzulardan ziyade toplumun ilgilenmesini istedikleri mevzuları halka "dikte etmeye" devam ediyorlar. Özellikle gazete ve televizyon aracılığı ile toplum genel olarak iki türlü operasyona maruz bırakılıyor. Tek eğlencesi evinde televizyon başına oturup ailesiyle bir iki program seyretmek olan ve halkımızın büyük çoğunluğunu oluşturan orta ve alt gelir seviyesine sahip insanlarımıza yönelik "yüksek dozda" ve herhangi bir kontrol mekanizmasından yoksun "sapık" programlar birinci saldırı grubunu oluşturuyor diyebiliriz.

Yapılan nefsi ve zihni operasyonlar milletin en küçük ve en önemli çekirdek birimi olan ailede gevşemeye, kendinden, ülkesinden ve dünyadan bihaber toplum oluşmasına neden olmaktadır. Bugün itibariyle maalesef şunu ifade edebiliriz ki; toplumda kalabalık bir kısım dünün "büyüklük ülküsü" güden yüce milleti olma şuurundan çıkıp, küçük bir televizyon ekranına veya "en çok satan" bir gazetenin arka kapağına sıkışıp kalma düşüklüğüne indirilmiştir. İkinci operasyon ise milletin halen fikren diri, imanlı kesimlerine karşı yürütülmektedir. Bu operasyon toplumun geneline yönelik olmakla beraber, küresel güçlerin kendilerine karşı direnç oluşturabileceklerini bildikleri ideolojik alt yapısı sağlam hareketlere karşı yapılmaktadır. Gündemimizde olan en belirgin silahları, kavram kargaşaları yaratmak ve milli şuurun uyanık durmasında, milli kimliğin oluşmasında tarihi derinliği olan kavramları çeşitli sebeplerle kirleterek zihin bulanıkları oluşturmaktır.Bu çalışmalar neticesinde şekillenecek şuursuz ve kimliğinden soğumuş bir kitle her türlü yönlendirmeye açık, kullanıma müsait duruma gelmiş olacaktır.

Yazımızın girizgâhından sonra, bu operasyonların "Ülkücü Harekete" yönelik kısmı üzerinde devam etmek istiyorum. Konunu bu yönünü çeşitli vesilelerle birçok kez kaleme alma niyetime karşın buna değinmemin benim gibi 23 yaşında bir Ülkücünün haddine olmadığını düşünerek yazmaktan vazgeçmiştim. Ancak Kutlu hareketimizin destanlaşan yılları üzerinden yapıla gelen alçakça haberlere, geçmişimize iftiralar atanlara karşı susmak işkence oldu artık.

Neredeyse her hafta artık bir "*eski ülkücü" televizyonlara veya gazetelere "aldatıldıklarını, kullanıldıklarını, pişman olduklarını –araya bir ikide anı sıkıştırarak-" beyan etmekteler… Anlatanlar farkındadırlar veya farkında değillerdir bilemem, ancak bu yapılan Türkiye'nin her şeye rağmen fikren ve iman olarak en dirençli noktasını oluşturan Ülkücü Harekete yönelik psikolojik bir harptir sevgili Ülküdaşlarım. Bakınız baş kısımda ifade ettiğimiz gibi, eğer bir milleti çökertmek istiyorsanız önce onları gevşeteceksiniz ve umursamaz bir hale sokacaksınız. Sonra? Sonrasında her şeye rağmen zihninde ve gönlünde yer etmiş olan "milli şuuru" üzerinde oynayacaksınız. Geçmişte çekilen ızdıraplar, kazanılan zaferler, anlatılan destanlar, ezberlenen türküler, söylenen ninniler bütün bunlar binlerce senede, ince bir ayarla milli hafızaya yerleştirilmiş kodlardır. Gevşetilmiş toplumu uyku durumuna alınmış bir bilgisayar olarak düşünün, çalışmayan, bir şey üretmeyen durduğu yerde enerji tüketen ancak her an düğmesine basılınca bütün kodların, programların çalışmaya hazır olduğu bir bilgisayar. Bunun yanında hafızası köreltilmiş, programları ve kodlarıyla oynanmış bir bilgisayarı hayal edin, bu bilgisayarın ömrü artık kalmamıştır ve içindeki bütün bilgilerle birlikte çökmüştür! Her şeye rağmen çöken bilgisayarı tekrar kurmanın yolları olabilir, giden bilgiyi yedeklemişseniz tekrar yükleyebilirsiniz, fakat millet hafızasının yedeği yoktur, milli şuurun bekletildiği yer milletin vicdanıdır, zihnidir… Milli üslubunu yitirmiş, başkalarından kopyaladıklarıyla ayakta durmaya çalışan, kodlarını kaybetmiş bir millet çöküşün eşiğine gelmiştir. Bu örnekten yola çıkarak, Ülkücü Hareketin –en kısa şekliyle- tarifi mümkün olmayan bir çileyle yoğrulmuş –kodlanmış- geçmişini birilerinin çıkıp "pişmanız aldatıldık" edebiyatları yaparak kirletmeye ve "bizleri sağcı ve solcu diye ayırdılar" gibi saçma sapan, ipe sapa gelmez, fikri altyapıdan yoksun sözlerle bir destanın üzerini kapatmaya kimsenin hakkı da yoktur haddi de.

Neden hedefte Ülkücü hareket var?

Ülkücüler kim ne derse desin bugün Türk Milleti içinde tarih şuuru ve milli hassasiyetleri en yüksek, fikri yapısını muhafaza eden tek kesimdir. Girdikleri her ortamda milleti uyarma uyandırma görevini gerçekleştirmektedirler. Ülkücü hareketin dayandığı ve onu ayakta tutan en büyük güç destansı geçmişidir. Bugün için dahi 20 li yaşlardaki gençlerin Ülkücü harekete olan yoğun ilgisi artık her biri birer Kürşad efsanesince destanlaşan Ülkü şehitleri ve her biri bir çilenin bağrında büyüyen Ülkü devleridir. Gençlikteki bu ilgiyi kırmak, Hareketi milletin gözünden düşürmek gayretiyle yapılan "mafyacılar, tetikçiler" gibi kirli iftira propagandalarının yerine artık iyiden iyiye çirkefleşerek "birbirimizle dövüştürüldük, aldatıldık" sözleri Ülkücü hafızaya darbe vurmak için sarf edilmektedir. Ülkücü gençliğin zihinlerini bulandırılarak, geçmişimiz hakkında "acaba aldatıldılar mı?" sorusunu zihinlerine düşürmek ve hatta cübbe giymiş, imamlığı şüpheli bir takım şahıslara "onlar şehit değil" gibi sözleri söyleterek Ülkücülüğün manevi birliğini baltalamaya çalışmaktadırlar. Bütün bunlar Ülkücülerin geleceğe dönük yeni bir ivme kazanmasının önüne geçmek, genç potansiyeli yok etmek ve dolayısıyla Türk Milleti'nin yeniden "cihanşümul bir fikir akımına girmesini" engellemek amacıyla yapılmaktadır.

1980 darbesi döneminde Mhp ve Ülkücü Kuruluşlar davasında yargılanmış olan, Türk Milliyetçiliği fikir ve aksiyon hayatının yaşayan en büyük değerlerinden Nevzat Kösoğlu Hocamız birilerinin bugün çıkıp kandırıldık dediği o dönemi bakın nasıl anlatıyor:

"Yani o yıllarda ideolojik söylemlerle örtülmüş bir Türk-Rus savaşı yaşanıyordu. Avrupa'nın herhangi bir devleti için ifade ettiği anlamın çok ötesinde bir gerçekliği ve tehdidi içeren bu savaş Türkiye'yi içeriden ele geçirerek çökertmek yöntemini izliyordu. 1878'de Yeşilköy'den, İngilizlerin tehditleri altında, zafer anıtını dikerek geri çekilen Rusya yüz yıl sonra, bir kısım Türk'ün yukarıda dokunduğumuz gafletini kullanarak Ankara'ya girmenin mücadelesini veriyordu. Çok güçlü bir silahları vardı ve bunu kullanmakta önemli bir birikime sahiptiler. İktisadi kalkınma, adil bir gelir dağılımı, rüşvete, vurguna karşı mücadele, yabancı devletlerin müdahalelerinden kurtulmuş tam bağımsız bir Türkiye... Bütün bu sloganlar elbette ki, manevi cihazlanması darbelenmiş, milli şuuru yaralanmış; ama doğal milli heyecanları taşkın gençleri kendine çekecekti. Öyle oldu.

Türkiye'deki gafiller, 'sağcılarla solcular çatışıyor' derken ve Marksistler de bu söylemi yayarken, Komintern toplantılarında Türkiye'nin nasıl çökertileceğinin programları yapılıyor, işin tuhafı Türkiye'de yayımlanan birtakım dergilerde de bu programlar duyuruluyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa ülkelerinde yaptıkları ve Afganistan'da tekrar ettikleri yöntemi Türkiye üzerinde Soğuk Savaş adı altında uyguluyorlardı. Ama hesapları tutmadı.

Ülkücülerin başardığı gerçek...

Bugün çok daha yakından biliyoruz ki, 1970'li yıllarda yürüttükleri propagandalar ve asker-sivil hücre çalışmalarıyla hedeflerine çok yaklaştıkları zamanlar oldu; ama sonucu alamadılar. Çünkü olayları anlattığım çerçevede gören, kavrayan, en azından hisseden ve ülkesi için her şeyi yapmaya hazır ülkücüler vardı ve yapıyorlardı. Üniversitelere bütünüyle hâkim olamadılar, sokaklara hakim olamadılar; bu yüzden ordu içindeki örgütlenmeleri, cuntaları da işe yaramadı. İşte ülkücülerin vatan savunması bu idi; Marksist maske giymiş ve çağdaş propaganda silahları ile donanmış Rus yayılmacılığına karşı mücadele.

Ancak bu mücadelenin büyüklüğünü, en ağır bedelleri ödeyerek karşı duran ülkücülerin fedakârlıklarının değerini anlayabilmek için, 'onlar olmasaydı ne olurdu?' sorusunun cevabını düşünmek gerekir.

Ülkücü hareket olmasaydı ne olurdu? Onlar olmasaydı, ordu içindeki Marksist cuntalar, sokakta, üniversitelerde ve devlet kurumlarında kök salan yandaşlarıyla birlikte kazanırlardı. Ve eğer Sovyetler 1980 öncesindeki bu mücadeleyi kazansalardı, Sovyetler Birliği yıkılmazdı. Rusya'nın Türkiye'ye egemen olması, Osmanlı'nın Viyana'ya hakim olmasına benzer. Eğer Viyana'yı düşürebilseydik, yeni bir medeniyet açılışına girerdik ve Osmanlı çökmezdi. Nasıl bir üslup tuttururdu bilinmez; ama Osmanlı'nın Viyana beylerbeyliği yeni bir medeniyet çiçeklenmesinin başkenti olurdu. Çünkü Viyana bir başka medeniyetin merkezi idi ve Osmanlı'ya muhtaç olduğu gücü verecek bir Kızılelma idi. Sovyetler Birliği de Türkiye'yi düşürebilseydi, Ortadoğu ve Akdeniz havzasına inerek, yeni bir açılışa girerdi ve çökmezdi. Rus emperyalizminin yeni bir safhası başlardı. Çünkü Türkiye, Sovyetlere muazzam bir yeni güç, bir yeni gerilim kazandırırdı; onun muhtaç olduğu da bu idi. Gorbaçov'un kitabını okuyun; göreceksiniz ki Sovyetlerin sorunları çok iyi bilinmektedir, önerilen çıkış yolları da doğrudur. Ama, bunları gerçekleştirebilecek sosyal gerilimi Sovyetler kaybetmiştir.

İşte ülkücüler bunu başardılar. Mevzii olaylarda kandırılmış, yönlendirilmiş olanlar bu büyük çaplı hesabın içinde çok küçük materyallerdir ve işin esasını görmeyi engellememelidir. 1980 öncesi Marksistleri, 'aldatıldık, yanlış yollara sürüklendik' diyebilirler; demelidirler de. Çünkü hepsi Türk'tü ve muhtemelen çok büyük bir kısmı "sınıf" kavramından öte, bu milletin çektiği sıkıntıları yüreklerinde duyarak o yola yönlendirilmişlerdi. Aldatılmış olduklarını ve bir süre sonra kendilerini de ezip geçen Kürtçülüğü sırtlarında taşıdıklarını hiç değilse doksanlarda anlamış olmalıdırlar. Fakat hâlâ ülkücüleri onlarla aynı kalıplarda yargılamak hamakatin dik alasıdır. Ülkücüler o yılların acılarını hayatlarının en büyük onuru olarak taşımaya bugün her zamankinden daha çok hak sahibidirler."

Büyük Dava adamının 1980 öncesini kısaca özetlediği bu paragraflardan sonra geçmişte Hareketin içerisinde bulunmuş olup bugünün "medyatik pişmanları" rolüne soyunan ahmaklara iki kutlu kelime üzerinden birkaç sözüm olacak.

"Ahde vefa" ne demektir bilir misiniz siz? İşte bende ne manaya geldiğini bilirimde bu mananın vücut bulma yönünü satırlarımızın yer bulduğu bu dergi ve hareket içinde buldum. Ahid ve akit, yani söz vermek, vefa, sözü gerçekleştirmektir… Kur'an ve Hadis-i şeriflerde müminlerin birbirlerine ve Allah(cc)'a karşı verdikleri sözleri tutmaları gerekliliğine birçok kez değinilmiş, müminler güven ortamını zedeleyecek "verdikleri sözleri yerine getirmemek" gibi davranışlardan men edilmiştir… Bakın Peygamber Efendimiz Ahede Vefa'nın önemi üzerinde nasıl duruyor: "Kıyamet gününde sözünde durmayan her hain için bir sancak (dikilecek) bu filanın vefasızlığıdır, hıyanetidir denilecektir." (Buhari) Kalubeladan beri aslında Ahde vefa üzerine kurulmuş bir hayat üzerineyiz bütün insanlık olarak… O gün Allah(cc)'a söz verdik, yani ahdimizi gerçekleştirdik, vefa için yeryüzüne geldik… Kimisi saptı yoldan çıktı, kimisi ise İnandı ve O'nun yolunda okudu, yazdı, secde etti, cihad etti…

Yeminler verildi Allah(cc)'a, trilyon kere yemin katrilyon kere ve daha fazlası... Vefalı olacağımıza dair yemin verdik… Küffara karşı O'nun adına cihad edildi… Yeminler verdi bedeni giydirilmiş ruhlarımız… Kimisi ruhunun taa derinliklerinden etti yeminini, kimisi de fani vücudunun iki dudağı arasına sıkıştırdı ve sonra unuttu verdiği sözleri… Asırlar geçti, bu ırk bu yemine sadık kalmak için kıtadan kıtaya koştu… "Ahde vefa için İlay-ı Kelimetullah gerçekleşmeli" dediler, O'nun nizamıyla nizam vermek için âleme, dağıldılar yeryüzüne… Doğru yolda yürüdükleri vakit devletler kurdular devletlerini yücelttiler… Doğru yoldan sapıca devletleri yıkıldı… Sonra sözlerini yenilediler, Allah(cc) onlara yeni devletlerini bahşetti…

Gün geldi, devletleri zorda kaldı, küffar sardı her yanı… Sonra onlar tekrar dirildiler, yeminler ettiler Allah'a, Kur'an'a ve Vatana yemin verdiler… Küffara karşı yumruklar sıkıldı, artık yeminliydiler… Yeminini ruhundan edenler ruhu Kur'an a el basanlar hiç geriye dönmediler… Şehit düştüler… Yeminlerini ruhlarıyla verenler Yusufiyelerde yemin tazelediler… Kalubelada verilen yemini unutmayanlar AHDE VEFA gösterdiler…

Ve sizler! Ey vefasızlar! Ey ahmaklar! Biz sizi aldatmadık ama siz bizi aldatmışsınız! Ozan Arif hani bir destanında Hadi çizgin değişti, dinin de mi ters döndü? Diyor ya, işte bu soru tam sizin yüzünüze vurmalık! Bir daha ağzınızı açtığınızda "aldatıldık" sözünü kullandığınız vakit bütün Ülkü Şehitleri'nin vebali altına girdiğinizi aklınızda bulundurarak haddinizi bilin ve Ülkücü gençlerin Ülkü şehitlerine verdikleri ahdin karşılığı olarak yaş sınırı tanımaksızın size karşı gösterebilecekleri tepkilere hazırlıklı olunuz.

Ülkücü olmanın, bu şerefli geçmişi yaşamanın gururunu yüreğinde taşıyan ve her fırsatta bunu zikreden Ülkü Büyüklerinin saygıyla ellerinden öpüyor, bir hatamız olmuşsa aflarını diliyor, bir Ayeti kerime ile başladığım yazımı yine bir ayet meali ile tamamlıyorum. Yüce Allah(cc) şöyle buyuruyor: Allah'a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır. (Ra'd 25)

Allah(cc) yar ve yardımcımız olsun.

*Not: "Eski Ülkücü" sıfatına hala anlam verememişimdir. Ülkücülerde, sembol olarak benimsenen Bozkurt'un benzeri bir ruh vardır, yani hiçbir şart halinde dahi boyunduruk altına alınamayız halidir bu. Bozkurtta sadakat ırkına karşıyken köpekte bu tasmanın sahibine karşıdır ve sahibi istediği zaman köpek kendi ırkından olanları yani köpekleri öldürebilir… Bir Bozkurt yaşlandığı vakit "eski bozkurt" olmayacağına göre, eski zamanlarda bozkurt olduğu söylenen biri için "eski bozkurt veya eski ülkücü" deniliyorsa bugün boynunda tasma takılı olduğu ve artık hür olmadığı anlaşılmalıdır. Bu örneklerden kendilerine yakışan sıfatı anlamaları gereken hainler için yinede "eski Ülkücü" demek fevkalade şerefli bir kullanım oluyor. Ömürleri boyunca asla yılgınlık göstermemiş Bozkurtlarla, 12 Eylülden 13 Eylüle geçerken davayı terk etme yarışına düşenlerin için bazen aynı sıfatın kullanılmakta olduğuna şahit oluyorum, bundan dolayı "eski Ülkücülerden" gerçek dava adamlarını ayırmak gerekmekte… Bizlere kutlu Ülkü bayrağını şerefle teslim eden kutlu neslin bayraktarlarına Ülkü Büyükleri demek daha güzel olur inancındayım. Çünkü onların yüreklerinde açan, yanı başlarında şehit düşen ülkü şehitlerinin mübarek kanlarıyla sulanmış olan Ülkü çiçekleri hiçbir zaman "eskimeden" her zaman taze ve diri kalmaya devam edecektir…

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Bircihan D. Dilek   - 13-12-2019

Balistik Füze Tehdidi ve Türkiye

Son birkaç yıldır F-35 ve S-400 konuları ülkemizin gündemini işgal ederken, stratejik bir saldırı silahı olan Balistik Füze tehdidi hızla etrafımızı sardı.