Çevre Enerji Ve Madencilik İlişkileri

Yazan  13 Aralık 2013

Haziran 1972’de Stockholm’de toplanan BM. Çevre Konferansı’nda insanın mutluluğu, huzuru ve geleceği için çevrenin korunması, insan çevre ilişkilerinin düzenlenmesi konusunda önemli kararlar alınmış ve bu kararlar bütün dünyaya ilan edilmiştir. Denilmiştir ki: ’’Çevre, hem tabiatın hem de insanlığın devamı için, yani hayatın kendisi için gereklidir. İnsanoğlu, yaptığı icatlar ve keşiflerle ilerlemekte böylece kalkınarak bu kalkınmanın sağladığı nimetlerden de hayatın devamlılığını gerçekleştirmektedir. Ancak bu güç yanlış ve akılsızca kullanılırsa çevreye ve de kendisine tahmin edilemeyecek zararlar verebilir… Tarihte öyle bir noktaya gelindi ki, artık dünyanın her yerinde davranışlarımızı, çevre ile ilgili sonuçlarını dikkate alarak çok daha dikkatle biçimlendirmeliyiz. Bilgisizlik ve umursamazlık yüzünden yaşamımızın, mutluluğumuzun bağlı olduğu çevreye çok büyük ve giderilmesi olanaksız zararlar verebiliriz. Çevreye yönelik bu amaca ulaşmak için yurttaşlar, toplumlar, girişimciler, tüm kuruluşlar her seviyede kendilerine bir sorumluluk yüklendiğini kabul etmeli, hepsi aynı ölçüde çaba göstermelidir.’’ Bu ciddi ve güzel önerilerden, insanlığın geleceğinin daha iyi olması için ileri sürülen fikirlerden sonra aradan geçen kırk yıl (1973-2013) içinde acaba insanoğlunun çevre konusunda yaptıklarıyla bu öneriler arasındaki çelişkinin ne olduğunu şimdi örnekleriyle anlatmaya çalışalım. Ancak netice şudur: Ben bu dünyada istediğimi yaparım. Gerisi laf-ı güzaftır. Zira emperyal devletler, nerede bir zenginlik bulurlarsa orayı yok etmekten asla çekinmemektedirler. Kömür üretimi ile ilgili vereceğimiz bazı rakamlar, dünyanın ne kadar kötü bir biçimde kirletildiğinin en güzel kanıtı olarak görülmektedir. 1983 yılı dünya kömür üretimi 4.010 milyon ton, 1990’da 4.678 milyon ton, 2007’de 6.488 milyon ton, 2011’de bu rakam 7.678 milyon tona yükselmiştir. Dünya kömür tüketimi ise son otuz yılda iki kat, son on yılda %58 oranında artmıştır. Birincil enerji arzı 1973’de 6.116 mtep iken, 1990’da 10.546 mtep, 2010’da 12.717 mtep yükselmiş, bu arzın 2025 yılında 17.449 mtep olacağı tahmin edilmektedir. 1980 yılında 63 milyon ton olan günlük petrol üretimi, 2012 yılında 91 milyon ton olmuştur. 1980’de 218 olan nükleer santral sayısı, 2011 yılı itibariyle işletmede olan nükleer santral sayısı 436’dır. Diğer taraftan, 20.yüzyılın başlarında 290 ppm olan CO2 derişimi, 2006 yılında 381 ppm’e ulaşmıştır. 21. yüzyılda bu değerin 500 ppm’e yükseleceği tahmin edilmektedir (iki yüz yıl öncesine kadar dünyadaki karbondioksit miktarı 275 ppm di). Atmosfere salınan CO2’in yaklaşık %85’i fosil yakıtların kullanılması neticesinde atmosfere yayılmaktadır. 2011 itibariyle, Çin 8.9 milyar, ABD 5.5 milyar, Rusya 2.8 milyar, Hindistan 1.9 milyar, Japonya 1.3 milyar, Almanya 1 milyar, İngiltere 470 milyon ve Türkiye 332 milyon ton karbondioksiti atmosfere bırakmışlardır. 2011 yılında salınan karbon miktarı da yaklaşık 37.5 milyar tondur. Ayrıca atmosferde kalma süresi iki aydan fazla olan kaorbonmonoksitin, salınım miktarı yılda 230 milyon ton civarındadır. 1980 yılında atmosferdeki kükürtdioksit miktarı 28 milyon ton iken günümüzde 130 milyon tonun üzerine çıkmıştır. Organik artıkların oksijensiz ortamda ayrışmaları sonucu ortaya çıkan ve genelde insan hareketleri sonrası meydana çıkan (çöp yığınları, bataklıklar, gübre kullanımı) metan gaz, karbondioksit gazına oranla 63 kat daha fazla sera etkisi göstermektedir. Bu gazın ilkim değişikliğine etkisi ise %13 civarındadır. Diğer taraftan ortada bir de Kyoto Protokolü bulunmaktadır. Kyoto Protokolü 1992’de Rio de Janeiro’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS)’nin eki olarak kabul edilen uluslararası bir anlaşmadır. Protokolün amacı, atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun, dünya iklimine tehlikeli etki yapmayacak seviyelerde dengede kalmasını sağlamaktır. Aralık 1997’de Kyoto’da (Japonya) çerçevesi oluşturulan bu protokol, Mart 1998’de imzaya açılmış ancak, kuralların tamamı 2001 yılında Marakeş’te (Fas) kabul edilmiştir. Günümüz itibariyle toplam 192 ülke protokolü kabul etmiş ancak, işin başından beri ABD bu protokole karşı çıkmıştır.Protokoldeki en önemli husus, atmosfere salınan sera gazlarının 2008-2012 arasında 1990’daki seviyenin %5 altına indirilmesi hedefidir.Ayrıca,atmosfere bırakılan metan ve karbon dioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynakları devreye sokulacak, termik santrallerde daha az karbon çıkartan teknolojiler devreye alınacak, fosil yakıtlar yerine yenilenebilir kaynaklar kullanılacak, nükleer enerjide karbon sıfır olduğu için bu enerji yatırımlarına öncelik verilecek, sanayi tesislerinden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuatların da yeniden düzenlenmesi gibi hükümlerde bulunmaktadır.Bu kadar öneri, tedbir ve sözde insani yaklaşımın hiçbir öneminin olmadığı ayan beyan ortadayken bizim gibi hala gelişmekte olan (geri kalmış) ülkeler kategorisinde yer alan ülkelere uygulanmak istenen enerji ambargosunun sebebi kolayca anlaşılmaktadır. Bu ülkeler de uygarlığı yakaladıkları andan itibaren dünya daha da kirlenecektir. Varsın olsun, biz kirletelim ama daha uzun sürede kirletelim anlayışı açıkça görülmektedir. Bu sebepten dolayı Türkiye, dur durak demeden teknolojik yenilikleri dikkate alarak ve çevreyi de koruyarak enerji yatırımlarına devam etmelidir.

İnsanoğlunun tabiatla olan bitip tükenmeyen mücadelesinde, şu anda birkaç adım önde olduğu ve yarınlarının daha iyi olması için tabiatın kendisine bahşettiği nimetleri olağanın dışında bir güçle kullanma yolunu seçtiği açıkça görülmektedir. Bu mücadelenin sonunu bizler göremeyeceğiz, ancak sonun nasıl olacağı şimdiden belli gibidir. Çevre, canlı ve cansız varlıkların karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları fiziki, biyolojik, sosyal bir ortamdır. Tabiatın temel fiziksel unsurları olan hava, su ve toprak üzerinde ortaya çıkan ve de canlı öğelerin hayati fonksiyonlarını olumsuz yönde etkileyen çevre sorunlarına da çevre kirliliği denilmektedir. Yerküre üzerinde uzun yıllardır süregelen çevre kirliliği ve tabiatın tahrip edilmesi ekolojiyi yani, tabiat ile tabiatta yaşayan canlılar arasındaki ilişkilerde ve de canlı ve cansız varlıkların meydana getirdiği ekosistem üzerinde olumsuz neticelerin meydana gelmesine sebep olmuştur. Bu olumsuz neticeler, suların, havanın ve toprakların kirletilmesi, ormanların ve yaban hayatının yok edilmesi, doğal kaynakların bilinçsizce kullanılması sonrası oluşan çevre kirliliği, şehirleşme ve sanayileşmede yanlış yer seçimi, küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi ve iklim değişikliği, özellikle de insan ve sanayi atıklarının tehlikeli durum arz etmeleri, bu oluşumların üzerine bir de insanoğlunun namütenahi hırsı ve açgözlülüğü de eklenince şimdilerde eyvah dünya elden gidiyor mu? Diye feryat, figan edilmektedir. Peki, suçlu kimdir? Enerji yatırımları mı? Madencilik faaliyetleri mi? Sanayileşme mi? Yoksa bunları ilkel bir zihniyetle kullanan insanoğlu mu? Küresel ve milli ölçekte çevresel sorunlar arasında yer alan yerkürenin ısınması, ilkim değişikliği, hava, su, toprak, deniz ve gürültü kirliliği, çölleşme, ormanların ve yaban hayatının tahribi, tehlikeli atıklar, asit yağmurları ve insan davranışlarından kaynaklanan çevre sorunlarının oluşmasında, inşaat, tekstil, makine ve motorlu taşıtlar, turizm, elektronik, kimya sektörlerinin de önemli rol oynadığı unutulmamalıdır. Enerji ve madencilik faaliyetleri insanlığın devamı için iyi birer araçtır. Amaç, insan denen varlığın bu güçleri çevreye zarar vermeden kullanabilmesidir. İnsanoğlu enerji ve madencilik faaliyetlerine hayır derken aslında, kendi varlığını ve var olma gerçeğini hiçe saymaktadır. İnsanoğlu sadece tükettiğine dikkat etse ve bu tüketim atıklarını kontrol altına alabilse ne sular, hava ve topraklar böylesine kirlenir ne de bitkiler, ormanlar ve yaban hayatı tükenir. Şimdi kısaca enerjinin ve madencilik faaliyetlerinin çevreye olan zararlarından bahsedelim: Hidrolik santrallerin kurulduğu ve barajların oluştuğu bölgelerde ekosistemde, iklim yapısında ve sosyo-kültürel yapıda kısmen değişiklikler meydana gelmektedir. Bu değişikliklerin büyük bir kısmı müspet yönde olmaktadır. Yeni bir sosyal yapı, yepyeni bir ekosistem kendiliğinden doğmaktadır. Tedbir alınmadığı takdirde termik santrallerden çıkan baca gazları, kömür üretimi ve stok alanları ile taşıma işleri çevre kirliliğine yol açabilir. Devlet kuruluşları bu konuda gereken tedbirleri alarak gerekeni yapmaktadırlar. Burada önemli olan denetim sisteminin çok iyi çalıştırılmasıdır. Nükleer santrallerin atmosfere sera gazları salınımı olmadığı için tercih edilen bir enerji yatırımıdır.Kyoto Protokolünde yer alan şu öneri yenilenebilir enerji kaynakları ile nükleer santralleri işaret etmektedir. ’’Atmosfere bırakılan metan ve karbon dioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynakları devreye alınacaktır.’’ Ancak nükleer santrallerin hammaddesinin çıkarılmasından, zenginleştirmesine ve atıkların depolanmasına kadar geçen süreçler tehlike arz etmektedir. Ayrıca kazalar sonucu radyoaktif madde sızıntılarına da dikkat edilmesi gerekmektedir. Bütün bu tehlikelere rağmen bugün dünyada işletmede bulunan NS sayısı 436 olup, ayrıca 233 adet NS de inşa edilmekte ve planlanmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarından jeotermal enerji, içinde barındırdığı bor elementi sebebiyle tarım alanlarına zarar verdiği ve de kabuklaşma (kalsiyum karbonat, silika, sülfür mineralleri) sebebiyle üretimin azaldığı iddia edilmektedir,. Rüzgâr enerjisinde, büyük kanatların haberleşmeyi ve görüntü sinyallerini etkilediği ve insanların oturdukları yerleri de rahatsız ettiği ifade edilmektedir. Güneş enerjisisin de zehirli ısı aktarım akışkanları bulunduğu ve insan sağlığına zararlı olduğu söylenmektedir. Bütün bu dile getirilenler, insanın teknolojik yöntemlerle ortadan kaldıracağı önemli, ama yok edilemeyecek tehlikeler değildir. Diğer taraftan, kalkınmanın hız kesmeden devam edeceği dikkate alındığında, 2030 yılına kadar dünya birincil enerji talebinin yılda ortalama %1,9 artacağı, tüketimin de bugünkü tüketimin iki kat olacağı ileri sürülmektedir. Madencilik faaliyetlerinin, çevrenin hem fiziksel hem de kimyasal olarak bozulmasında etkili olduğu herkesçe malumdur. Zira madenin çıkarılması, taşınması, işletilmesi, zenginleştirilmesi dikkatli bir şekilde yapılmazsa, çıkan atıklar tabiata gelişi güzel bırakılırsa tabiatıyla çevreye zarar verebilir. Ancak 25-30 yıldır hem dünyada hem de ülkemizde madencilik daha dikkatli bir şekilde yapılmaya çalışılmaktadır. Madencilikte amiyane ifadeyle, yanlış bilinen doğrular vardır. Mesela, altın madenciliğinde madenin çıkarılması sırasında asla ve asla siyanür kullanılmamaktadır. Çıkarılan altınlı kayalar tesislerde gravimetrik, flotasyon ve siyanür liç metotlarından biri kullanılarak altın üretimi yapılmaktadır. Bilimsel ve teknolojik hazırlıklar, itinalı bir üretim, çevreyi gözeten ve kollayan bir anlayış ve ciddi olarak hazırlanmış bir fizibilite raporu dikkate alınarak yapılacak altın madenciliğinin çevreye olan zararı, bazı fabrikaların derelere bıraktığı siyanürden daha az tehlike arz etmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus yeşilin gözden çıkarılmaması olmalıdır. Aynı şekilde gereken tedbirler alındığında gümüş üretiminde de siyanür büyük bir tehlike oluşturmamaktadır. Diğer taraftan bor ve trona (tabii soda) madenciliğinin ne insana ve diğer canlıların sağlığına ne de tabiatın tahribine hiçbir olumsuz etkisi bulunmamaktadır. Önemli olan bütün teknolojik faaliyetlerde, bilimsel temellere dayalı ciddi bir denetim mekanizmasının işlemesidir. Enerji ve madencilik faaliyetlerinin çevreyi kirlettiğini ileri sürerek, internetten araştırma yapan, birbirleriyle mesajlaşan, makaleler yazanlar acaba internetin de çevre kirliliğine sebep olduklarını biliyorlar mı? Berkeley Üniversite’sinin bir araştırmasına göre ABD’de gazete okuyucularının %25’i gazeteyi satın almak yerine internetten okudukları takdirde, 14 milyon gazetenin basımından kaynaklanan CO2 emisyonunun yaklaşık %2-3’ü salgılandığı sonucuna varılmıştır. Aynı şekilde, bir arama motorunda yapılan internet araması 0,003 kWh elektrik harcayarak, atmosfere 20 mg CO2, normal bir masa üstü bilgisayar ise, saatte 40-80 gr CO2’i atmosfere bırakmaktadır. Diz üstü bilgisayardan gönderilen bir e-posta, yaklaşık 2,7 gr CO2’i emisyonuna sebep olmaktadır. Yılda gönderilen 60 trilyon üzerindeki e-postadan salınan CO2 emisyonu 1,6 milyon aracın dünya etrafında aynı anda dolaşması ile salınacak CO2 emisyonuna eşit bir salınım yapmaktadır. Bugün için internet kullanımı sera gazı emisyonlarını %2’sine sebep olmaktadır. Bu oranın 10-15 yıl içinde %20’lere çıkacağı tahmin edilmektedir.

İyi ve rahat yaşamanın kalkınma ile doğrudan ilişkisinin olduğu bir vakıadır. Ancak kalkınmanın insan ve çevre üzerinde menfi etkilerinin olduğu da bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir. İnsan, çevrenin kirliliğini ve tabiatın tahribatını önleyemezse, gelişmesine ve varlığının devamına önlenemez darbeler vurabilir, bu da görünen bir neticedir. Dünyadaki mevcut geleneksel kalkınma modeli, sınır tanımayan bir kaynak kullanımını gündeme getirmiş, insanoğlu kaynaklarının giderek tükendiğinin farkına varmış, dünyanın uçsuz bucaksız bir hazineye sahip olmadığını ve kendisini büyük bir tehlikenin beklediğini anlamış ve Dünya Çevre ve Geliştirme Komisyonu 1987 yılında hazırladığı ’’Ortak Geleceğimiz’’ adlı raporda ’’Sürdürülebilir Kalkınma’’ tanımını gündeme getirmiştir. Bu tanımın amacı çevre ile gelişme arasındaki çatışmayı ortadan kaldırmaktır. Sürdürülebilir Kalkınma, gelecek nesillerin ihtiyaçlarını yok etmeden, bugünkü nesillerin ihtiyaçlarının karşılayabilme sürecidir (World Commission on Environment and Development-1987). Yani, günümüz yaşayanlarının gelecekte yaşayacaklara, yaşayabilecekleri bir dünya bırakmaları anlayışıdır. Sürdürülebilir Kalkınma, sosyal, iktisadi, kültürel ve çevresel hayatın birlikte düşünülmesini öngören bir kalkınma anlayışıdır. Ancak, aradan geçen 26 yıl içinde kalkınma-çevre arasındaki ilişkilerin seviyeli bir şekilde cereyan ettiğini söylemek mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti Kalkınma Bakanlığı sürdürülebilir kalkınma portalındaki şu ifadeler ülkemizin geleceği açısından önem arz etmektedir. ’’Çevre ile sosyoekonomik gelişme arasındaki ilişkilerin iyi kurgulanmamış bir kalkınma stratejisinin uygulanması, şu anki ihtiyaçları karşılayabilir ancak insanların gelecekteki temel ihtiyaçlarının karşılanmasını tehlikeye sokabilir. Çünkü büyümenin hangi sınırdan sonra çevresel felaketlere yol açacağı kesin değildir ve çevresel bozulma çoğu zaman geri döndürülemez niteliktedir. Bu nedenle, ekonomik ve sosyal yapı ile çevre etkileşiminin bütüncül bir şekilde değerlendirilerek bugünkü ve gelecekteki nesillerin kalkınmasının getirdiği fırsatlardan hakkaniyetli bir şekilde yararlanması, sürdürülebilir kalkınmanın temel felsefesini oluşturmaktadır.’’ Şimdi Türkiye’nin son yirmi yılda çevre ile ilişkilerine kısaca bir göz atalım: 1990 yılında atmosfere salınan CO2 miktarı 200 milyon ton civarındayken günümüzde bu rakam 330 milyon tonun üzerine çıkmıştır. Türkiye günümüzde su sıkıntısı yaşamayan bir ülke konumundadır. Ancak giderek yanlış kullanılan su potansiyelimiz su havzalarında ciddi tahribatlara yol açmaktadır. Tedbir alınmadığı takdirde 10-15 yıl içinde su sıkıntısı çeken bir ülke konumuna düşme ihtimalimiz çok yüksektir. HES’ler ekosistemi değiştirmeyecek bir anlayış sonrası kurulabilir. Ne var ki, özellikle hatalı tercihler sonucu yapılan bazı HES’ler ekosistemi allak bullak etmektedir. Bu bilimin ortaya koyduğu bir neticedir. Enerji yatırımlarında doğalgaz, ithal kömür ve petrole dayalı yatırımların giderek artması ve ülkemiz kaynaklarının özellikle de yenilenebilir kaynakların (yatırımların yavaş ilerlemesi) göz ardı edilmesi doğru bir tercih midir? Akarsuların bilinçsizce kullanımı, göllerin kirletilmesi ve kuruması, yapılan yanlış sanayi faaliyetleri sonrası yok olan ormanlar ve yaban hayatı, kirlenen denizler ve eksilen, azalan balık türleri, yanan ormanlar, çevreye gelişi güzel atılan atıklar, çevreyi yok eden faaliyetler arasındaki yerlerini korumaktadırlar.

Çevre kirliliğini sadece enerji ve madencilik faaliyetlerine bağlamak eksik, yanlış ve bilimsellikten uzak yaklaşımlardır. Mesele, bu yatırımların bilim ve teknolojiye uygun ve çevreyi düşünerek yapılması ve en önemlisi de meydana getirilen teknolojilerin insan tarafından doğru kullanılmasıdır. Unutmayalım ki, turizm, inşaat, tekstil, metal, elektronik, kimya sektörlerinin, motorlu taşıtların ve hizmet sektörünün de çevreyi haddinden fazla kirletip tahrip ettiği bilinmektedir. İnsanoğlu yerküreyi alt üst eden selleri, depremleri, tsunamileri, kasırgaları, çığ düşmelerini, buzul erimelerini ve hastalıkları önleyecek tedbirler aramak ve almak yerine, bunların oluşmasını tetikleyen çevre kirliliğinin ve tabiattaki tahribin meydana gelmesine sebebiyet vermemek olmalıdır. Kısacası dünyayı yaşanır olmaktan çıkartma gayretlerine son vermelidir. 1760-1850 tarihleri arasında İngiltere’de demir-çelik, metal, tekstil, ticaret ve ulaşım alanında başlayan sanayi devrimi, halkının %90’ı köylerde yaşayan Avrupa’yı iktisadi ve sosyal yönden de önemli ölçüde etkilemiştir. Buharla çalışan makineler, makine sanayinin ortaya çıkmasına sebep olmuş, 1807’de buharlı makineler gemilerde, 1812’de lokomotiflerde kullanılmaya başlanmış, demir-çelik talebi için kömür üretimi artmış, yol ve köprü yapımları hız kazanmış, tarımda teknolojik uygulamalara geçilmiştir. Neticede nüfus hızla artamaya ve köylerden kentlere de göç başlamıştır. Bu gelişme, tabiata her geçen gün zarar vererek sorunları bir yumak halinde 21.yüzyıla taşımıştır. İnsanoğlu, şimdilerde şayet bir takım tedbirler alınmazsa, sonumuz kötü olacaktır noktasına gelmiştir. Duyarsız, kural tanımayan, kendi başına buyruk insanoğlu tabiatta meydana gelen bütün tahribatın tek sorumlusudur. Uygarlığın seviyeli bir şekilde inkişafı için bilim adamlarının ortaya koydukları bilimsel ve teknolojik neticeleri kötü kullanan insanoğlu tabiatın dengesini alt üst etmenin sıkıntısı ile baş başa kalmış ve kara kara düşünmektedir. 

Muhittin Ziya Gözler

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Enerji ve Enerji Güvenliği Araştırmaları Merkezi Başkanı

 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Dr. Cengiz Tatar   - 22-07-2019

YÜZÜNCÜ YILDÖNÜMÜ’NDE ERZURUM KONGRESİ; “ VATAN BİR BÜTÜNDÜR PARÇALANAMAZ”

Erzurum Kongresi, Anadolu’da Milli Mücadelenin 2’nci adımı olarak atılan bağımsızlık meşalesidir.