< < Adı Konmamış Bir İstikşafı Görüşmenin Arifesinde


Adı Konmamış Bir İstikşafı Görüşmenin Arifesinde

Yazan  28 Mayıs 2021

Bakan Mevlut Çavuşoğlu’nun 30-31 Mayıs’ ta Atina’yı ziyaret edecek olması, bana bunun istikşafı görüşmelerin bir başkası olup olmadığını düşündürdü.

Hazır gitmişken Batı Trakya’da da temaslarda bulunulacak olması ise, gündemin Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs ile sınırlı olmadığı izlenimini verdi. Yunanistan ile ikili ilişkilerde uzun bir süredir işbirliği kapılarını yeniden aralayacak motiflere yer kalmamıştı. Oysa özellikle 2000 lerin ilk 13 yılında, iki ülke kamu ve özel sektör heyetleri karşılıklı ziyaretlerde hala ortak turizm projelerini, ekonomik ilişkilerde keşfedilecek yeni boyutları konuşabiliyor, karmaşık konuları dondurmuş izlenimi veriyorlardı. O yıllar umut veren yıllardı. Önceleri arada bir patlak veren sorunların, adı gibi tadı da güzeldi. Yanılmıyorsam 2007 de Ege kıyılarındaki bal üreticileri, yakındaki Yunan adalarından gelen eşek arılarının kendi bal arılarını yediğinden şikâyet ettiklerinde, bunun nedenli tatlı bir sorun olduğunu, şimdi daha iyi takdir ediyorum. Toplantılarda bir araya geldiğimiz Yunanlı meslektaşlarıma balcılık sektöründe yapılabilecek işbirliği ile belli bu şikâyetlerin üstesinden daha kolay gelinebileceğini, hatta paylaşılamayan, yani aidiyet statüsü meşkûk adacıklarda ortak balcılık projelerinin ne güzel bir girişim olabileceğini söylediğimi hatırlıyorum. Kendimce kavanozların üzerindeki etiketlere, kulaklara hoş ve aşina gelecek adlar bile bulmaya çalışıyordum. Hayalperest demeyin. Barış hayali kötü bir şey değil. Tüm elektrikli atmosfere rağmen hala bazı fırsatların Ege ve Doğu Akdeniz’de olabileceğini düşünenlerdenim. Ancak her iki tarafta da zor zamanlarda barış ve uzlaşma değil, çatışmadan medet uman bir siyasi kültür ve bu kültürü sonuna kadar kullanmaya hazır bir siyasi irade olduğu sürece işler zor.   Ayrıntılarına girilmese bile görüşmelerin konu başlıkları zaten açıklandı.

“Temcit Pilavı” gibi Konularda Uzlaşma Şansı Var mı?

Bu, bilindiği gibi sürekli tekrarlanan bıktırıcı konuları anlatmak için kullanılan bir deyimdir. Her ne kadar özelliği olmadığı söylense bile, eski dile yatkın kulağımda bu deyim, ilk defa 1. (Abdül) Mecit’ten itibaren Osmanlı mutfağına giren bir tarif tınısı yaratıyor. Belki de özenle pişirilen bu pilav ramazan sofralarının her iki öğününde sofraya geldiği için tekrarlamanın gastronomik bıktırıcılığını temsil ediyordu. İşte, Yunanistan ile Türkiye arasındaki sorunlar, “temcit pilavı” gibi ısıtılıp, ısıtılıp sofraya konulan, hiç bitmediği için zamanla kokuşup gıda zehirlenmesi etkisi yapabilecek konular. Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias ile Çavuşoğlu yine bu konuları, kapsamlı bir şekilde ele alacaklarını açıklıyorlar. Görüşmenin en önemli gündem maddeleri, Doğu Akdeniz ve Ege denizindeki durum olacağa benzer. Göçmenlerle ilgili Yunanistan'ın yaklaşımı yine hayat, memat meselesi olarak konuşulacak. Gündeme düşen Batı Trakya konusu, bölgedeki Türk azınlıkla ilgili sorunları, Heybeli’deki Ruhban okulu ve yetimhaneyi ve tabii karşılıklı olarak Türk ve Rum azınlık vakıflarına karşı 2009 yılında verilen sözlerden hangilerinin tutulduğu sorunlarını çağrıştıracak. Yunanistan ve Türkiye Dışişleri Bakanları, yine diz dize, biz bize ülkelerini rehin almış konularla, siyasetin rehin aldığı insanları tartışacak. 2019 yılından sonra iki ülke arasında iyiden iyiye gerilen ipleri, 2020 yılını bütünü ile kaybetmenin gerçek ve fırsat maliyetini ve sıcak çatışmalara bile varan düşmanca yaklaşımları iki gün içinde nasıl ele alacaklar bilmiyorum. Kardak krizinden sonra alınan yol umut vericiydi. Ama sonra olanlar oldu. Özellikle 2019 dan bu yana yaşanan gerginlik, her iki ülkenin de bugünkü yönetimlerinin, gelecek kuşaklara nasıl bir miras bırakacaklarını hiç umursamadıklarını düşündürüyor. Paylaşılabileceği paylaşmanın yolunun aranmaması dehşet verici.

Ege adaları, Türkiye’nin haklı olduğu alan. Adalar sorunu Ege’ye özgü değil. Bazı jeolojik farklara rağmen, İngiliz Manş kanalı adalarının da benzer sorunları var. Hatta Manş denizinde daha iki hafta önce Fransa ile İngiltere, balıkçılık ile bağlantılı kayıkçı kavgası yüzünden birbirlerinin üzerine destroyerler bile sürdü. Nijerya ve Fildişi sahilinin de sorunları var,  Bahama adalarının da karasuyu ve kıta sahanlığı sorunları bitmemiş dertlerden. İran körfezinde İran ile Bahreyn, Japon denizinde Çin ile Japonya sorunları dondurulmuş beklerken, Kuzey Buz Denizinde Rusya, Danimarka’yı da kandırarak, Kuzey Kutup Bölgesinden diğer kıyıdaş ülkeleri kovmaya bile kalktı da, neyse ki Danimarka zokayı yutmadı. Açıkçası kıyı ve adaları çevreleyen kıyıların etrafındaki suların sorunları, hangi adanın kendi karasuyunun veya kıta sahanlığının olabileceği konularını olduğu gibi bırakıp, etraflarındaki nimetleri paylaşmanın yollarını aramak daha nice “ikişer günlük” ziyaret gerektirir!  Oysa bu ziyaretlerin ulusal bütçeye yükü ile neler, neler yapılmaz!

Ama Yunanistan, siyasi irade gösterirse adaları, kayalıkları silah ve askerden arındırabilir ve Türkiye ile önünde tıkalı duran “şişe boynu” nu açabilir. Sanırım buna söz vermek ve hayata geçirmek için karşılıklı ziyaret bile gerekmez. Seçilecek bağımsız gözlemcilerin denetiminde bu kolaylıkla yapılabilir. İş ki Başbakan Kyriakos Mitçotakis bu işe gönül vermiş olsun ve barışa giden yolu açsın. Oruç Reis’in yaptığı sismik aramaların neden Doğu Akdeniz’de “çatışma riski” taşıdığını hep sorguladım. Neden Türkiye ülke olarak coğrafyanın kendine verdiği hakkı kullanamasın? Ama pahalı projelerde, bölgesel işbirliğinin kıyıdaş ülkelere maliyet avantajı sağlayacağını, bulunacak kaynağın “birimleştirme”(unitisation) yöntemi ile paylaştırılabileceğini düşünmekten de kendimi alamadım. Lübnan ve İsrail’in yapabildiğini, neden Türkiye ve Yunanistan, Türkiye-Yunanistan-Libya ve Mısır neden yapamasın? İstikşafı görüşmelerde bunlar konu olur mu? Hiç sanmıyorum.     

Ben Olsam Neleri Hatırlatırdım?

Her iki taraf ta birbirlerinin sinir uçlarına basıyor. Bir kere güven aşınması başlayınca atılan her adım karşılıklı kuşku yaratıyor. Asıl zor olan bu. 2020 yılının Eylül ayında, Yunanistan'ın ilk ve çiçeği burnunda kadın Cumhurbaşkanı Katerina Sakellaropoulos ayağının tozu ile Meis adasını ziyaret edince haklı olarak Türkiye bundan nem kaptı. İzleyen açıklamalar adaları silahlandırma projeleri, sinirleri tambura teli gibi gerdi. O gergin atmosferde ne düşündüm biliyor musunuz? Türkiye’nin Yunanistan krizi sırasında nasıl Yunanistan’a yardım elini uzattığını. İşsiz kalan pilotlarına Türkiye’deki hava yolu şirketleri, akademisyenlerine üniversiteler, müzisyenlerine hoteller, bistrolar kapılarını açtı.  Taner Yıldız’ın enerji bakanlığı sırasında, 2012 de Azerbaycan ve İran doğalgaz boru hatlarındaki sıkıntıdan dolayı Yunanistan'a verilen doğalgazda basınç düşüklüğü olduğunda, Türkiye Yunanistan enerji bakanının ricasını kırmayıp, komşunun üşümemesi için Yunanistan’a doğal gaz akışını normale döndürmüştü. Türkiye siyasi sorumluluğun her bittiği yerde, Yunanistan’a karşı insani sorumluluğunu yerine getirmiştir. İki ülkenin bir büyük depremle bulduğu dostluğu, Türkiye 2012 de insani bir görev ile korumaya çalışmış, komşusunun ekonomik kamburuna bir kambur daha ekleyen soğuk kış ile daha da sıkılmaması için çaba sarf etmişti. Şimdi ben olsam bunu hatırlatmaz mıyım Dendias’a? Dahası da var. O tarihte hala 96 yaşında hayatta, vücudu kapıp koyuvermiş, ama pırıl pırıl bir zekâ ve hafızası olan rahmetli babam Zeki Öndün, her gün aksatmadan okuduğu gazetelerde bu haberi görünce, “Kızım Büyük Bir Milletiz Biz” diye söze başlayıp, bana bakın neler söylemişti:

“1941 kışıydı. Ben hala 1. askerliğimi yapıyordum ( II. dünya savaşı nedeniyle 2 kez silâhaltına alınmış. Tam 4 yıl 8 ay askerlik yapmış.) O zaman Kırklareli’ndeydim. Bütün Trakya ve Balkanlar soğukta donuyor ve insanlar açlıktan kırılıyordu. Türkiye’nin kendi insanını beslemeye mecali yoktu. Ama Yunanistan’ı Almanlar işgal etmişti. Biz sınırda köprüleri attık. Almanlar sınır boyunca bir koridor bırakıp, Türkiye’ye girmeyeceklerini açıkladılar. Ama Yunanlılar Alman çizmeleri altında inim inim inliyor, soğukta tir tir titriyordu. Açlık ve kıtlık ise onlar için hepsinden beterdi. O zaman Sirkeci rıhtımına Yunan tekneleri gelirdi. Türkiye o zamanki çaresizliğine Sirkeci’deki ambarlardan Yunanistan’a aç kalmasınlar diye hep erzak gönderdi. Oysa bir çubuk makarna bile bulamıyorduk.  Ama zor zamanda ekmeğimizi onlarla paylaştık. Şimdiki gibi her şey anında memleketin her tarafında duyulmazdı belki. Ama duyan da, bilen de buna itiraz etmedi. İşte biz böyle bir milletiz. Birbirimizi yeriz. Ama yemeğimizi ihtiyacı olanla paylaşırız” dedi. Sonra da ekledi: “İyi yapmış bakan. İmkânım olsa ben de yardım ederdim. Biz biraz tasarruf edelim doğal gazı. Şu soğukları atlatalım. Onlar da düze çıksın biz de rahatlayalım”. Karşımda bir Osmanlı olarak 1916 da doğup, Cumhuriyet gençliği olarak büyümüş bir adam yatıyor ve güçlü hafızasının kayıtlarından bana neler anlatıyordu! Cumhuriyete gönül vermiş ve inanmış o adam, bana adeta tarih dersi veriyordu. Şimdi ben olsam bunları Dendias’a hatırlatmaz mıyım? Başa kakmadan söylemez miyim? Ama çatışmadan, gerginlikten ve hep tehdit algılaması yaratmaktan siyasi beka ummaz, kendim de barış için çaba sarf ederdim.

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Misafir Yazar