GÜÇSÜZ ORDU – GÜÇSÜZ TÜRKİYE

Yazan  20 Temmuz 2019

M. Ali Birand’ın “Emret Komutanım” başlıklı kitabı,[1] 1986 yılının Ekim ayında Milliyet Yayınlarından çıkmış.

553 sayfadan oluşan bu geniş hacimli kitap, “Komutanın Doğuşu”, “Komutan Kıtada”, “Generallerin Dünyası”, “Genelkurmay Başkanlığı: Son Sözün Söylendiği Yer”, Ordunun Devlet Yapısındaki Yeri”, “Emeklilik, Komutanın Ölümü” ve “Sonuç” olmak üzere yedi bölümden oluşuyor. Bir subayın / komutanın askerliği neden seçtiğinden başlayıp emekliliğine ve ölümüne kadar oluşturulan kurgu üzerinden o dönemin Türk Silahlı Kuvvetleri ayrıntısıyla ele alınıyor, asker-sivil ilişkileri irdeleniyor, darbe sorununa dikkat çekiliyor, 2000’li yıllara dair öngörülerde bulunuluyor. Bunlarla beraber astsubayların sorunları, istihbarat, modernizasyon ve orduyu güçlendirme vakıfları gibi çeşitli konular ele alınıyor.

Birand, kitabın henüz başında Türk toplumunun her ne kadar ordusuyla iftihar etse de, onun çok güçlü olmasını istese de kendi ordusuna yabancı olduğunu ve bu dev kuvveti yöneten (o zaman için) 70 bin kişilik subay-astsubay çekirdeğini pek tanımadığını vurguluyor. Bu tanıtım görevini yerine getirmek maksadıyla Genelkurmay Başkanlığı’na yapacağı incelemeler için gerekli bilgilerin verilmesi ve yardımcı olunması hususunda yazdığı dilekçenin olumlu yanıt alması, Birand tarafından “Ordu tabu olmak istemiyordu. Sivil toplum orduyu tabulaştırmak ve o şekilde tatmin edeceğini düşünerek bu kolay yolu seçmişti.” şeklinde yorumlanıyor.

Ardından yazar, askeri okulları ziyaret ederek, askeri öğrencilerle sohbet ederek ve kışla hayatını da gözlemleyerek TSK’ya dair birçok bilgi edinebiliyor ve ileride her biri bir kitap konusu olabilecek derinlikteki sorunları yazmaya başlıyor. 1980 darbesinin hemen ardından böyle bir iznin kolayca çıkması ve yazarın belirttiğine göre tamamen özgür bir şekilde bu araştırmaların yapılması ve kitaba hiçbir şekilde müdahale edilmemesi, bugünden (2019) kitabın hazırlandığı döneme (1983’ler) bakıldığında kulağa biraz garip geliyor. Ali Birand’ın hem bugün aramızda olmayışı hem de kitabın başındaki şu uyarısı, bu kitap üzerinden bir şeyler söyleme ya da birtakım yargılara varma noktasında biraz elimizi kolumuzu bağlıyor fakat olumlu yönden daha dikkatli olmamız gerektiğini de hatırlatmış oluyor. Yazar, kanımca haklı olarak şöyle bir uyarıda bulunuyor:

“Kitapta bulacağınız bilgi veya görüşleri art niyetle okumak ve şu veya bu yöne çekip kullanmak çok kolaydır. Kimi orduyu hırpalamak, kimi yaranmak için ‘koruyucu melek’ giysisine bürünüp, benim söylemediklerimi sanki söylenmiş gibi veya satır aralarını okuyup sonuç çıkartıp yorumlayacak dostlardan ricam, bir defa olsun bu yaklaşıma rağbet etmemeleridir. Türk ordusu hakkında ilk defa bir kitap yayınlanmaktadır. Eğer sivil toplum olarak, bunu bir polemik konusu yapar ve kişisel görüşlerimizle, boyutlarının dışına çıkartırsak, açılmaya çalışılan bir diyalog daha başlamadan yok edilmiş olur.”

Bu uyarının bilincinde, bu yazının henüz girişinde hemen belirtmeliyim ki buradaki amacım herhangi bir polemik çıkarmak olamaz. Kitabın bütününü okumuş, 2006-2010 yılları arasında askeri öğrenci olmuş, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) Kara Harp Okulu’nda kendilerinden olmayanlara işkence ettiği şok mangalarında bulunmuş ve 2012 yılından itibaren askeri okullardaki FETÖ yapılanmasını araştırmış bir vatandaş olarak kanımca bu yazıda sunacağım görüşlerin polemik yaratmak ya da kitabın yazarını suçlamak gibi basit bir amaç gütmeyeceği açıktır. Nitekim kitapta hak verdiğimiz birçok görüş de bulunmaktadır. Yani ne hepsini inkâr ne de hepsini kabul etmek mümkündür.

“Emret Komutanım” kitabı, sadece yazıldığı dönemin ruhunun bir yansıması olarak ele alınabilirdi. Fakat yazarın önüne sunulan bilgiler çerçevesinde, belki de saf duygular ile kaleme aldıklarının günümüzde birebir gerçekleşmesi ve bu kapsamda ordunun zayıflatılmaya çalışıldığına dair yükselen haklı sesler, bu kitabı Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde karanlık emelleri olanların birtakım fikirlerini deşifre eden bir metin olarak görmemize neden oldu. Sivil-asker ilişkilerinin dengelenmesi için askerin sivilleştirilmeye çalışılması, askeri hastanelerin ve darbeci yetiştiriyor argümanıyla askeri liselerin kapatılması, yeni askeri okul sistemi içerisindeki birçok bozukluk, bedelli askerlik sistemi, profesyonel orduya geçiş çabaları gibi birçok gelişme “zayıf ordu-zayıf devlet ve esir millet” parolasının şifreleri olarak önümüze çıktı.

Yukarıda belirtilenlere ek olarak garip bir rastlantının (?) daha altını çizmemiz gerek. Hatırlayınız, FETÖ’nün TSK’ya sız(dırıl)ması 1980’li yıllara tekabül ediyor.

“1986 yılında askeri liselere giriş sınavlarının soruları Personel ve Ölçme-Değerlendirme şubelerinde bulunan köstebeklerin yardımıyla ele geçmiştir. Kara Kuvvetlerine bağlı Kuleli, Maltepe ve Işıklar Askeri Liselerinin sınavlarına girecek yüz bine yakın öğrenci gece gündüz ter dökerken, Cemaat’in evlerindeki şakirtlere Türkçe sorularının tamamı verilmiştir. Matematik-fen ağırlıklı müfredatla eğitim gören bu okullarda 1986 yılında sınava giren öğrenciler Türkçe sorularının çok zor olduğundan yakınmıştır. Bu tarihte toplamda 450 öğrenci alan Kuleli’ye 300’e yakın Cemaat talebesinin yerleştirildiği tahmin ediliyor. Maltepe ve Işıklar ile bu sayının 800’e vardığı söylenebilir. Kuleli’ye girenlerin 300 tanesinin Türkçe sorularını tam yapması dönemin yöneticilerinin de dikkatini çekmiştir.”[2]

Fen lisesi düzeyindeki çok zor olan askeri liselere giriş sınavında özellikle Türkçe sorularının yüzlerce kişi tarafından tam ya da tama yakın yapılması “hayatın olağan akışına aykırı” bulunmaktadır. Nitekim bir ihbar sonucunda olayın üstüne gidilmiş ve soruşturma açılmış fakat sadece 10 askeri öğrencinin ilişiği kesilmiş ve bu dönem askeri okullara giren öğrenciler, 1990’da liseyi ve 1994’de Harbiye’yi bitirip mezun olmuşlardır.[3]

“1986’da askeri liselere girip 1994’te Harp Okulları’ndan mezun olanlar gerçekten dikkat çekicidir. TSK tarihinde en fazla kurmay subay çıkaran devre bu devre olmuştur.”[4]

Yani “Emret Komutanım” kitabı, 1986 yılının Ekim ayında henüz piyasaya çıkıyorken, Fetullahçılar, askeri liselere giriş sınav sorularını çalarak,kitleler halinde askeri liselerde öğrenime başlıyordu. 1986’da askeri liselere giren Fetullahçılar, 1994’de subay çıkıyor ve yine ne gariptir ki bu devre en fazla kurmay subay çıkaran devre oluyor. Bununla birlikte 15 Temmuz darbe girişiminin kilit noktalarında, yine işte bu 1994 yılında mezun olan kurmay subaylar ağırlıklı olarak görev alıyor!

Özetle M. Ali Birand’a 1980 darbesinin hemen ardından askeri okulların ve kışlaların kapısının açılması ve Birand’ın hazırladığı kitabın yayımlandığı yıl askeri liselere giriş sorularının çalınarak kitleler halinde Fetullahçıların askeri okullara sızması iki dikkat çeken hadisedir. Bu durum, “Emret Komutanım” başlıklı bu kitaba, yukarıda alıntıladığım Birand’ın naif uyarısı göz önüne alınarak, eleştirel yaklaşmamız gerektiğini ortaya net bir şekilde koyar. Aslında Birand’ın kitabına verilecek cevaplar, ortaya “Emret Komutanım’a Cevaplar” şeklinde yeni bir kitap doğurur. Fakat çalışmanın sınırlandırılması açısından sadece “askeri okullar” üzerinden kısa bir tartışmayla şimdilik yetineceğiz.

Askeri Okullar

Kitabın 11. Bölümünde Birand, “Batı Ordularındaki Eğitim ile Türk Subayının Eğitimi Arasındaki Farklılıklar” başlığı altında Batı’daki askeri eğitimle ülkemizdeki askeri eğitimi karşılaştırıyor. Burada dikkatimizi çeken nokta, zaman içerisinde ülkemizdeki askeri eğitimin Birand’ın bahsettiği çerçevede şekillenmesidir.

1-Sağlıksız(!) Subay Adaylarının Ayıklanması:Ülkesini her an tehdit altında, hatta içinden parçalanabileceği gibi bir izlenimle büyüyen genç, buradaki karşılaştırmada “sağlıksız” olarak nitelendiriliyor. İlk-Orta ve Lisedeki temel formasyon açısından yapılan karşılaştırmalarda haklılık payı olmakla birlikte, araya bu tehdit algısının varlığının kötü, sağlıksız, istenmeyen bir durum olarak sunulması düşündürücü.

İç ve dış tehditlerden bihaber ve diğer tarihi gerçekleri göz ardı eden subay adayları daha mı sağlıklıdır? Nitekim 2006 yılı ve devamında, askeri okullarda FETÖ hâkimiyetiyle vatansever askeri öğrencilerin birçoğu işkencelerle tasfiye edilip yerlerine Fetullahçılar dolduruluyor. Yani iç ve dış tehditlerin bilincinde, kendilerini gece gündüz geliştiren sağlıksız(!) subay adayları, ABD destekli FETÖ tarafından ordudan uzaklaştırılıyor.Bu dönemde askeri okullarda“Okuyan ve fikir üreten asker değil, biat eden asker” vurgusu yapılıyor.[5]Ardından subaylığa “garanti meslek” gözüyle bakan çıkarcı, başarısız öğrencilerin askeri okullara alınması ve aynı zamanda sivil hayatta çok daha başarılı olabilecekken zoru seçen, vatanı için şehit olmayı göze alan ve hatta “bir subay ne kadar maaş alır?” onu dahi bilmeyen askeri öğrencilerin tasfiyesi,[6] FETÖ hâkimiyetinde yaratılmak istenen yeni ordunun zayıf niteliklerini oluşturuyor. 

2-Hayat Tarzından Sade Bir Mesleğe Askerliği Dönüştürme Çabaları: Askerlikbizim için bir hayat tarzı olarak kabuk edilirken, Batıda (Fransız-Belçika-Alman ve Amerikan sistemlerinde) subayın, askerliğe sadece profesyonel bağlamda bir meslek gözüyle baktığı belirtiliyor.Yani bu şekilde Batıdaki subay, hayatı boyunca orduda kalacakmış veya kalmak zorundaymış gibi bir yaklaşımla yetiştirilmiyor. Askerlik sadece bir meslek olarak öğretiliyor. Bu maksatla Batı’da subaylara üniversite tahsiline eş diplomalar veriliyor. Aldıkları bu diploma sivil hayatlarında geçerli oluyor. Hatta bu diplomalarla üniversiteye devam edip doktora yapabiliyorlar.

Burada bahsedilen durum büyük oranda gerçekleşmiştir. Harp okullarımızdaki diplomalar, sivil üniversitelerde denk haldedir. Subaylarımız çeşitli alanlarda sivil üniversitelerde yüksek lisans/doktora yapabilmektedir. Fakat burada asıl dikkat çeken nokta “hayat tarzı” meselesidir. Türk subayı için askerlik bir meslek değildir, yaşam şeklidir. Gerçek bir Türk subayı, üniformasını çıkardıktan sonra dahi kendisini asker olarak görmeye devam eder, çevresindeki insanlar ona “komutanım” der, astları saygıda kusur etmez. Nitekim askerlik, Türkler için rütbe veya bir üniforma değildir, ruhtur. Buradaki mesele bu ruhun yok edilmeye çalışılmasıdır.

Meslek olarak askerliğin öğretilmesi ve sivil hayatta mühendis, elektronikçi, bilgisayar programcısı, doktor, kimyager vs. olabilmeleri sayesinde gençlerin bütün hayatlarını orduda geçirmek zorunda kalmayışları kitapta bir “avantaj” olarak yorumlanıyor. O dönemde Türk Harp Okullarına girenler, Batı’da olduğu gibi devlete borcunu ödeyip ayrılamıyorlardı. Bu durum da değişiyor. İsteyen askeri öğrenciler maddi tazminatlarını ödemek koşuluyla ayrılabiliyorlar. Öyleki 2012’deki TBMM raporunda,[7] Fetullahçıların askeri okullardaki işkenceleri reddetmek için bu değişiklikleri birer bahane olarak kullandıkları anlaşılıyor. Bu bahaneler arasından ikisi şu şekilde:

  • askeri okullardan ayrılmaların en önemli artış sebebi, üniversitelere yatay geçiş hakkı verilmesidir.
  • askeri lise kökenli öğrencilerin askeri liseye girerken mesleki kararlılığı yoktur ve bu nedenle ayrılmalar fazladır.

Bu ifadelerde dikkat edilmesi gereken husus; alt komisyon toplantılarına ifade veren bu kamu kurumu temsilcilerinin arasında, 15 Temmuz Darbe Girişiminde aktif rol alan sözde subayların da bulunmasıdır. Bu subayların ilgili raporda, askeri okullarda yaşanan işkence ve ayrımcılıkları kati bir surette reddettikleri görülmektedir.

3-Yeni Askeri Okul Sisteminin İnşası: Kitapta, Batı ordularının kaynaklarının çeşitli olması nedeniyle sivil dünyadan bizdeki oranda uzak olmadıkları belirtiliyor ve ekleniyor: Bir defa onlarda askeri lise yok! Yine kitapta belirtildiği üzere,bizde 1990’dan itibaren aksine Harp Okullarının bütün kaynağı askeri liseler olacaktı.

Bu da özellikle 2008 yılı itibariyle değiştiriliyor ve sivil liselerden kitleler halinde gelen askeri lise okumamış Fetullahçılar Harp Okullarına dolduruluyor. Yine aynı yıl ve devamında askeri okullarda Fetullahçı olmayan vatansever kişiler “şok mangaları” altında işkence görmeye başlıyor. Dahası var… Darbe girişimi ardından bütün kuvvetlere bağlı lise, yüksekokul ve üniversite düzeyindeki askeri okullar kapatılıyor.Sonrasında “Milli Savunma Üniversitesi”bünyesinde yeni bir askeri okullar sisteminin inşa çalışmaları başlatılıyor. İlgili KHK ile

“…kara, deniz ve hava harp okullarıyla astsubay meslek yüksek okulları kapatılmayarak, Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde kurulacak Milli Savunma Üniversitesine bağlanmış, Harp akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları ise kapatılmıştır. Harp akademilerinde verilen kurmaylık eğitiminin bundan sonra Milli Savunma Üniversitesi bünyesinde kurulacak enstitülerde verilmesi kararlaştırılmış, mevcut askeri okul öğrencileri ise durumlarına uygun okullara nakledilmesi hükme bağlanmıştır.”[8]

Yeni sistem içerisinde görüldüğü üzere, askeri liselere yer verilmiyor. Ayrıca;

“Kanun hükmünde kararnameyle bünyesinde mevcut kara, deniz ve hava harp okulları, astsubay meslek yüksekokulları ile kurmay subay yetiştirmek ve lisansüstü eğitim vermek amacıyla kurulacak enstitülerden oluşan Milli Savunma Üniversitesi kurulmuştur. Bu üniversite Milli Savunma Bakanlığına bağlı olacak ve rektörü, Milli Savunma Bakanı'nın önerisi, Başbakan'ın uygun bulacağı üç aday arasından Cumhurbaşkanınca seçilecek. Kara, deniz ve hava harp okullarıyla astsubay meslek yüksek okulları kendi özel kanunlarına göre, üniversite rektörlüğüne bağlı olarak faaliyet gösterecektir. Bu okullara öğrenci alımı dahil, tüm askeri öğrenci işlemleri Milli Savunma Bakanlığınca yapılacaktır. Düzenlemede ayırt edilmeksizin bütün lise ve dengi okulların mezunlarının askeri okullara girebilmesinin de önü açılmıştır. Ayrıca GATA Eğitim Hastanesi, askeri hastaneler ve TSK sağlık hizmet birimleri Sağlık Bakanlığına devredilmiştir.”[9]

Sonuç Yerine: Askeri Öğrenciler Nasıl Olmalıdır?

Sivil-asker diyaloğunu geliştirmek için sunulan öneriler neticesinde ordunun birçok stratejik noktası FETÖ’ye teslim edildi. Öyleki sivil-asker ilişkileri sivil imamlardan emir alan askerlerin varlığı ile çok garip bir boyut kazandı. 15 Temmuz darbe girişiminde dahi askerliği bilmeyen ama örgüt hiyerarşisinde üstün olan sivil imamlardan emir alarak harekete geçen teröristler büyük bir akıbete uğradı.

Birand’ın belki de genel geçer bir biçimde ortaya koyduğu durum tespiti, 2000’li yıllar itibariyle olumsuz yönleriyle ele alınmış; sivil/asker ilişkilerinin geliştirilmesi paravanı kullanılarak,bu iletişimin sivil lehine gelişmesinden ziyade denge, bir terör/casusluk örgütünün sivil imamlarının yörüngesine terk edilmiş; sivil-asker yönetim dengesinde sivil eğitim kalitesi artırılarak sivil rolün ön plana çıkması sağlanacağına, askeri eğitimin kalitesi ve kurumsal gelenek gücü ve hafızası zayıflatılmıştır. Yine çok yakın geçmişte “Demokrasi geliyor” nidaları ile TSK’nın birçok şerefli subayı tutsak edilmiş, binlerce vatansever askeri öğrenci işkencelerle ordudan uzaklaştırılmıştır. Yine FETÖ’nün TSK’daki hakimiyetinin çok üst düzeylere ulaştığı 2010-2013 yılları arasında “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” sloganı bazı kesimlerde olumsuz tepkiler uyandırmıştır. Bu dönemeçte FETÖ’nün fitili ateşlediği ve bu söylemlerden istifade ettiğini bugünden bakınca görmek mümkündür.

Askeri okullar, TSK’nın temelidir. Emret Komutanım’a yansıyan birtakım bilgiler, TSK’nın temelini sarsacak ve onu zayıf bir hala sokacak gelişmelerin henüz 1983’lü yıllarda fikri düzlemde filizlendiğini gösteriyor. TSK’ya karşı bu saldırıların fikri düzlemden çıkarak uygulamaya geçişi ise ağırlıklı olarak FETÖ’nün ordu üzerinde tam hâkimiyet kurmaya başladığı 2000’li yıllarda başlıyor.

Birand’ın araştırmaları sonucunda net bir şekilde gözlemlediği şu tespite katılmamak mümkün değil: “Batılı asker için önce ‘kendisi’ gelir, sonra ‘ailesi’ ve en sonunda ‘vatanı korumak”. Türk askerinin öncelikleri ise tam tersine, önce ‘Vatanı korumak ve kollamak’, sonra ‘ailesi’ ve en sonunda ‘kendi’ gelir.”[10]İşte bu, Türk subayında değiştirmeye çalıştıkları Harbiye ruhudur. Bu ruh tersine değişirse, düşeceğimiz kötü hal“zayıf ordu – zayıf devlet ve esir millet”, yani “Güçsüz Ordu - Güçsüz Türkiye” şifresinde saklıdır.

Peki askeri öğrenciler nasıl olmalıdır? Değiştirilmek istenen bu ruh nedir?

Bunu açıklamak için henüz 16 yaşımda Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenciyken yazdığım “Askeri Öğrenci Nasıl Olmalı” başlıklı el yazımı, üzerinde hiçbir değişiklik yapmadan,  buraya aktarıyorum. Ve şimdinin gözüyle bu yazımı okuduğumda ABD destekli FETÖ’nün bizi işkencelerle neden ordudan uzaklaştırdığını daha iyi anlayabiliyorum.  

“Askeri öğrenciler, her şeyden önce neden askeri öğrenci olduklarını bilmelidirler. Bizler şanlı Türk ordusuna yakışır subaylar olmak için bu sıralardan ve zorluklardan geçmekteyiz.

Daima dürüst olmalı, hilekârlığa ve yalana asla tenezzül etmemelidirler. O doğruki; sonumuz ya da felaketimiz olacaksa yine de tereddütsüz söylenmelidir.

Her konuda atak ve cesur olmalıdırlar ve hata yapmaktan asla korkmamalıdırlar. Amirlerimiz tarafından hatalarımız tespit edildiğinde yüzümüz kızarmalı ve ders almalıyızdır. Kusursuzluğa giden yol hatalardan ders alınarak katedilir.

Kitap okumayı, öğrenmeyi ve öğrendiklerini paylaşmayı sevmelidirler. Elimizde her zaman bir kitap olmalı ve bildiklerimizi paylaşarak birer aydın olmalıyız. Nitekim gün geldiğinde ışığımıza ışık katacak silah arkadaşlarımızla birlikte çok zor şartlarda milletimize yol gösterecek ve onları kurtaracak bizleriz. Bunu aklımızdan bir an olsun çıkarmamalıyız.

Yorulmak, bitmek, tükenmek gibi acizliğin belirtisi kelimeleri bilmemeli ve asla kullanmamalıdırlar. Bizler dinlenmeyi düşünmeden bu yola baş koymuş savaşçılarız. Her zaman düşmanlarımızı düşünerek onlardan daha çok çalışma gereğini duymalıyız. Çeşitli nedenlerle çalışamadığımızda içimizde daima bir sıkıntı hissetmeliyiz. Tarihimizden aldığımız güçle çok çalışmalıyız ve unutmamalıyız ki dinlenmemek üzere yola çıkanlar asla yorulmazlar! Bu bilinçle geleceğin bugün gördüğümüz şeklinden asla endişe duymamalıyız. Geleceğe yön verecek olanlar bizleriz.”

 

 

 

 

 

[1] M. Ali Birand, Emret Komutanım, Milliyet Yayınları, 5. Baskı, 1986.

[2]Yavuz Selim Demirağ, İmamların Öcü, 2. Baskı, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2015, s. 58.

[3]Mustafa Önsel, Ağacın Kurdu-Türk Silahlı Kuvvetlerinde Şakirtlerin İşgali mi?, 2. Baskı, Alibi Yayıncılık, Ankara, 2016 s. 91.

[4]a.g.e., s. 61.

[5]Ajanda-14 Ağustos 2016, https://www.youtube.com/watch?v=klfQZ7mUyJo

[6] Yağız Aksakaloğlu, FETÖ Kıskacında Askeri Okullar, Galeati Yayıncılık, Ankara.

[7]TBMM, TBMM Dilekçe Komisyonu Genel Kurul Karar Cetveli, 2012.https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/dilekce/belge/kararlar/d24/gkcetvel13.pdf

 [8]TBMM, Fethullahçı Terör Örgütünün (FETÖ/PDY) 15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Girişimi İle Bu Terör Örgütünün Faaliyetlerinin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2017, s.532.http://im.haberturk.com/images/others/2017/05/26/Rapor_26.05.pdf

[9] TBMM, 2017, s.532.

[10] M. Ali Birand, Emret Komutanım, s. 204.

Son Düzenlenme Cumartesi, 20 Temmuz 2019 18:37
Yağız Aksakaloğlu

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Teostrateji Araştırmaları Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü   - 18-10-2019

ABD-Türkiye’nin Kuzeydoğu Suriye Mutabakatı Nedir, Ne Değildir?

ABD ve Türk yetkililerin açıklamalarında anlaşmaya varılmıştır denilse de kamuoyuna sunulan metnin başlığı ortak açıklama olarak geçmektedir. Bu haliyle metni bir anlaşmadan ziyade mutabakat metni olarak görmek gerekir.