Suriyelilerin Göçleri, Ensar Muhacir Kavramı ile Açıklanabilir mi?

Yazan  09 Mart 2020

Arap Baharı, 17 Aralık 2010 Tunus’ta bir gencin kendini ateşe vermesinin ardından, Tunus halkının giriştiği eylemlerle beraber Arap dünyasına yayılan protesto eylemlerinden Tunus başta olmak üzere Mısır,  Libya, Ürdün, Bahreyn, Yemen ve Suriye gibi birçok Arap ülkesi etkilendi.

Suriyeliler ülkelerinden neden kaçtı?

Arap Baharı ile başlayan protesto eylemlerinden en fazla etkilenen ülkelerin başında Suriye’de gelmektedir. Sürecin etkisi altına aldığı Suriye’de, yönetim karşıtı protestoların başlangıcını 18 Mart 2011’de Dera’daki gösteriler oluşturuyor. Mart 2011’de, demokrasi yanlısı bu gösterilere, Suriye Hükümetinin müdahale etmesiyle, ülke çapında protestolarında artmasına sebep olmuştur. Ülke genelindeki bu protestolar, Suriye’deki yönetim tarafından başta sert tedbirler alınmasına neden olmuş, ancak zamanla daha çok yaygınlaşan şiddetli protestolar, nihayetinde Suriye'de iç savaşın çıkmasına yol açmıştı.

Suriye`de yaşanan siyasi iç karışıklığın, iç savaşa evirilmesinin ardından milyonlarca Suriyeli, ülkelerini harap eden çatışma ve şiddetten kurtulmak için, bazıları ülke içinde yerinden edilmiş kişi durumuna düşerken, bir bölümü ise uluslararası sınırları aşarak çevre ülkelerde sığınmacı durumuna düşmüştür.

Suriye Krizi” olarak da adlandırılan bu göç hareketi ile Suriye halkından birçok insanın, başta komşu ülkeler olmak üzere dünyanın birçok bölgesine kitlesel göç akımları ile devam etmiş, sığınma isteyen Suriyelilerin sayısı bu ülkeye komşu ülkelerle birlikte yaklaşık 13,5 milyon kişiye ulaşmıştır.

Ülkede 7 yıldır süren iç savaş milyonlarca insanın evini terk etmesine neden olmuştur. Evinden ayrılan Suriyelilerin yarısı ülke içinde yerinden edilmiş, diğer yarısı ise komşu ülkelere ve Avrupa’ya göç etmiştir.  Türkiye, resmi rakamlara göre halen kayıtlı 3,6 milyon[1], kayıtsız 1,5 milyon olmak üzere toplam 5,1 milyon Suriyeliye “Geçici Koruma” statüsünde ev sahipliği yapıyor.  

Adından da anlaşılacağı üzere ülkemizde bulunan Suriyeliler “geçici koruma altında” misafir statüsünde bulunuyor. Yani ülkelerindeki iç savaşın sona ermesi, ülkesinde güvenli bölgeler oluşmasını müteakip geri dönecekleri kabul ediliyor. Ülkemiz insanları krizin başlangıcında, ülkelerindeki iç savaştan kaçarak gelen bu insanlara, insani duygularla kapılarını açarak misafir olarak gelmesine ses çıkarmamış kabul etmiştir.

Ancak son dönemde medyada yer alan bazı tartışma programlarında gerçekte ülkelerindeki savaştan kaçan Suriyelilerin ülkemize olan göç hareketi, İslamiyet’te 622 yılında Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye olan göçüne/hicretine benzetilerek, bu olaya atıfla Suriye’den gelenlere “muhacir”, onları kabul eden Türk halkına ise “ensar” denilerek, ensar-muhacir kavramı üzerinden bu göç hareketi topluma anlatılmaya çalışıldığı görülüyor. Hatta bu konuda şanlı tarihimize de atıf yapılarak Türk toplumunun merhamet duygusu üzerinden, insani ve dini duygularına hitap edilerek gelenleri kabul edenlerin de “ensar” sıfatını hak edeceği söyleniyor. Ancak bu göç hareketinin Hicri Takvimin başlangıcı kabul edilen Hicret ile karşılaştırılması veya açıklanmaya çalışılması, bu göç olayının gerçekte ne olduğunun tam olarak anlaşılamamasına neden olacaktır.

Bu noktada şu soru akla gelmektedir.

Suriyelilerin göçleri ile İslamiyet’teki Hicret Olayının benzerlikleri veya farklılıkları var mıdır? Bu konunun tarihsel olarak nitelik ve niceliği açısından karşılaştırılmasının gerekliliği benzer veya farklı yönlerinin bulunup bulunmadığının tartışılması gerekiyor.

Türk Dil Kurumu sözlüğüne bakıldığında ”ensar” kavramının yardım eden anlamında, “Hz. Muhammed'e Hicret zamanında yardım eden Medineliler” için kullanıldığı görülüyor. Ensar, Arapça bir sözcük olup, "yardımcılar, yardım edenler" anlamına gelmekte ve Mekke'den gelen Müslümanları konuk edip, onlara yardım edenler için kullanılmaktadır.

Türk Dil Kurumu sözlüğüne bakıldığında Muhacir de, Arapça kökenli bir sözcük olup, dilimize Arapçadan geçerek kullanım alanı bulmuş, sözcüğün etimolojik kökü h, c, ve r harflerinin oluşturduğu "Hicr" ifadesinden gelmektedir. Hicr veya hicret ise göç etmek anlamına gelmektedir.

Peki, bu noktada şu soru sorulmalı: Yüzyıllar önce Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye olan göçü ile Suriyelilerin ülkemize sığınmaları aynı kapsamda düşünülebilir mi?

İlk olarak bilinmesi gereken husus, Hz. Muhammed ve ona inananların Medine’de bulundukları süre içinde Mekke’yi fethetme amacında oldukları ve en kısa zamanda Mekke’ye dönme istekleri bilindiğine göre, ülkemizde bulunan “savaştan kaçan Suriyelilerin” bunun aksine ülkelerini kurtarmak için bir çaba içinde olmadıkları görülüyor. Bu göç olayının bu açıdan Hicret Olayı ile benzerliğinin bulunmadığı düşünülüyor.

İkinci olarak, Hicret 630 yılında Mekke’nin fethine kadar sürmüş; süreç 8 yılda tamamlanmıştır. Hicrete katılan Müslümanların bu göçlerinin “süresiz bir göç olmadığı”, gittikleri yere “yerleşmek amacı ile gitmedikleri” görülüyor. Ancak halen ülkemizde bulunan Suriyelilerin geri dönüş fikri ve projeleri bulunmamakta aksine kalıcı entegrasyon istedikleri, ülkelerine dönmek istemedikleri bilinmektedir. Hatta geçici koruma altındaki Suriyelilerin kendi ülkelerine ticaret ve bayram dönemlerinde gidip geldikleri düşünüldüğünde bu açıdan da Hicret ile karşılaştırılması da mümkün görülmüyor.

Üçüncü olarak, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in göçünde, yanında 186 muhacir[2] bulunmaktaydı.  Suriyelilerin göçünde ise 5,1 milyon kişi var olduğu bilindiğine göre göç olayında sayısal açıdan da benzerlik bulunmuyor. Çünkü bu durum 186 kişinin Medine’ye yaptığı etki ile 5,1 milyon kişinin yapacağı demografik, ekonomik ve kültürel etkilerin karşılaştırmasının yapılamayacağı düşünülmektedir. Çünkü Hicret eden grubun sayısının, ülkemize gelen Suriyelilerin sayısı ile karşılaştırılması bile olanaksızdır.

İç Hukukta ve uluslararası hukuka göre Suriyelilerin durumu nedir?

İç hukuk sistemimizde bu konuda gereken tanımı yapmış, gelen bu insanları muhacir olarak kabul etmemiş, ülkelerine geri döneceğini kabul ederek onlara “geçici koruma veya geçici korunan” statüsü vermiştir. Bu açıdan da bakıldığında muhacir kavramı ile bile düşünüldüğünde mutlaka bir gün geri dönecekleri biliniyor. Bu nedenle bu insanların “kalıcı entegrasyon projeleri ile ülkeye entegre edilmesi yerine” geri dönecekleri fikri esas alınarak ona göre geri dönüş projeleri yapılmalıdır.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında ise sözleşmelerde gelenlerin geçici oldukları şartlar müsait olduğunda mutlaka geri dönecekleri öngörüyor. Bu konuda mülteci statüsüne ilişkin en temel sözleşmelerden biri olan 1951 tarihli “Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi”nde; “Mülteci tanınmasını sağlayan koşullar ortadan kalktığı için vatandaşı olduğu ülkenin korunmasından yararlanmaktan sakınmaya artık devam edemezse” mülteci statüsü sona ereceği ifade edilmektedir. Buna göre bu insanların Hicret’te olduğu gibi onurlu ve güvenli geri dönüşlerine olanak sağlayacak düşünceye sahip olunmalıdır.

Kısacası geçici koruma altındaki Suriyelilerin ülkelerindeki savaştan kaçarak yapmış oldukları göç olayı ile Müslümanlara yapılan dini baskılar nedeniyle yaşadıkları şehirden ayrılan Hicret olayı arasında söylenenin aksine, birçok açıdan benzerlik bulunmadığı, bu olayla illaki benzerlik kurulması düşünülüyorsa, ülkemize gelen bu misafirlerin “Hicret olayında” olduğu gibi en kısa zamanda geri dönmelerinin gerektiği dikkate alınmalı, bu insanların ülkemizde sürekli olarak kalamayacağı, gerek AB gerekse Soros Vakıflarınca desteklenen ülkemize entegrasyon projelerinin ise daha çok Suriyelilerin “İNSAN HAKLARI” yaklaşımı temelinde ülkelerine “ONURLU VE GÜVENLİ DÖNÜŞ PROJELERİ” için kullanılarak geri dönüşlerinin sağlanması gerekiyor.

 

[1]  https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638, Erişim Tarihi:03.03.2020.

[2] https://sorularlaislamiyet.com/hicretten-once-mekkede-toplam-kac-musluman-vardi

Mehmet Zeki Bodur

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Enstitü Başkanı

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Fatma Melike Karaaslan   - 10-07-2020

"Çoklu Baro Sistemi"nin Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sı Tarafından Öngörülen Temel İlkeler Çerçevesinde Kısa Bir Değerlendirmesi

Barolar, günümüze kadar her daim demokratik, laik, insan haklarına saygılı, üniter bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti için mücadele vermiş, 1987'de Bulgaristan'da yaşayan Türk azınlığa yönelik zulüm, işkence ve insanlık dışı muamelelere karşı tüm hukukçuları harekete çağırmış, Madımak Katliamında işlen...