TÜRKİYE’NİN 2018 GÖRÜNÜMÜ

Yazan  08 Aralık 2018

 

Yurtta ve dünyada barış ilkesi 20 Nisan 1931’den beri Türk Devleti’nin vazgeçilmez politikası olarak 87 yıldır süregelmektedir. Ne var ki, ülke içinde Türk’lüğe, Cumhuriyet’e karşı olanların çıkardıkları kargaşa, terör ve isyan hareketleri ve de emperyalist devletlerin bitip tükenmeyen sömürü arzuları karşısında bu ilkeyi savunmamız pek kolay olmamıştır.

Bundan sonra daha da zor olacağı görülmektedir. Vatanseverler, yıllardır batılıların Türkiye hakkında düşündükleri ve kâğıda kaleme döktükleri emellerini dile getirdiklerinde, Batı hayranı ve Batılılaşmadan medet umanlar bu fikirleri asla ve kat’a dikkate almamışlardır.

Batı, Ortadoğu ve sonrasında Uzakdoğu’ya hâkim olabilmek konusunda tek engel olarak Türk Devleti’ni görmektedir. Tarihin hemen her sayfası bu emellerin örnekleriyle doludur. Bu sebepten ötürü Türk Devlet’i ya Sevr sınırlarına çekilmeli, ya da geldikleri yere Orta Asya’ya gönderilmelidir. Üçüncü bir şık da sağlam ilkeler üzerine kurulmuş T.C Devleti tüm kurum ve kuruluşlarıyla baştan aşağı değiştirilmelidir. Zira T.C Devleti Milli Devlet Güçlü Ordu temeli üzerine inşa edilmiş Türk’lüğün baş tacı edildiği ve de milliyetçi, demokratik, laik ve hukuk anlayışının hâkim olduğu bir örtü ile de örtülmüştür.

Bu noktada dikkatimizden kaçmaması gereken hususun Batılı olmanın ya da Batılılaşmanın Türk toplumunu ciddi manada sarsmış olması, yenileşme yerine taklitçiliğin alabildiğine yaygın hale gelmesi ve adeta emperyalizmi ülke içinde istediğini yapacak duruma getirmiş olmasıdır.Bunu batının yapmış olduğu sosyal, iktisadi, askeri ve kültürel yardımlarda açıkça görmekteyiz. Genel anlamda da Türk toplumunun Töresinde ciddi çöküşler görüldüğü bir vakıadır. Aslında aydınlarda dolayısıyla toplumda hâkim düşüncenin çağdaşlaşma olması gerekirdi.

Batılılaşmayı taklitçilik, çağdaşlaşmayı medeniyettir diye ortaya koyabiliriz. A.H.Tanpınar’ın Batılılaşma konusunda dile getirdiği görüşü onun bugün bile haklı olduğunu göstermektedir:’’Tanzimat’tan beri Türk Cemiyeti ve Türk insanı nasıl hayatındaki ikiliğin doğurduğu bir benlik bunalımı içinde kalmışsa, Türk edebiyatı da bu cinsten bir ikiliğin tesiri altındadır.’’ Çok iyi niyetlerle başlatılan Batılılaşma Türk’leri hiçbir dönemde muasır medeniyetler seviyesine çıkarmadığı gibi toplumu ruhsal bir açlığa itmiştir. Siyasi yelpazenin ayrı noktalarında bulunanlar bile bugün olduğu gibi her nedense Batılılaşmaya yüzlerini çevirmemişlerdir.

Toplumu doğrudan ilgilendiren ve ciddi manada sarsan, şaşırtan, fakirleştiren siyasetin kaypak ve kaygan ortamında 2018 Türkiye’sindeki olayları kısaca değerlendirecek olursak bundan sonraki yıllarda ülkenin siyasi, sosyal, iktisadi yapısı hakkında bazı kanaatlere varmış oluruz. Türkiye nereye gitmektedir?

Bilindiği üzere Türkiye, 1980 24 Ocak Kararlarıyla birlikte ithal ikameci politikaları terk ederek ihracata dayalı bir ekonomik büyüme modelini benimsemiş, dış ticaret liberalleşerek yabancı sermayenin ülke içinde yatırım yapması konusunda kolaylıkları sağlanmıştır.Ancak o günden günümüze dek özellikle enerji ve imalat sanayiindeki teknoloji ürünleri ithalatı sebebiyle dış ticaret açığımız devam ede gelmiştir. Bütçe açığı, dış ticaret açığı ve cari açık yıllardır ülkenin ekonomik yapısının güçlenmesinin önünde ciddi engeller olarak durmaktadır. Peki, bunun sebebi nedir? Bu ekonomik sistemi uygulayanlar ülkenin kaynaklarını değerlendirmemişler üreten toplum yapısından sadece tüketen bir toplumun meydana gelmesine yol açmışlardır. Kendine yeten bir ülke konumundan saman ithal eden bir ülkenin hazin sorunudur bu iktisadi yaklaşım.

Şimdilerde YEP ile ’’Türkiye’nin yeni bir ekonomik dönüşümle daha fazla üreten ve de dış operasyonlara dayanıklı bir yapıya geçtiği’’ ifade edilmektedir. Daha açık bir ifadeyle, fiyat istikrarı ve finansal istikrar yeniden tesis edilecek, bütçe disiplini gerçekleştirilecek, gelir dağılımında adil olabilme adına ekonomik değişim gerçekleştirilecektir. Peki, bu ne demektir?Yeniden hayata dönebilmek için;tarım ürünlerinde üretimi yasaklanan tüm ürünler ile özelleştirilen şeker fabrikalarının yeniden iktisadi hayatımıza dönmeleri sağlanmalıdır. Hayvancılığın ithalat yoluyla düze çıkmasının mümkün olmadığı yıllar sonra görüldüğüne, göre hayvancılığın en kısa zamanda canlandırılması gerekmez mi? Yerli kaynaklara daha çok yatırım yapılarak enerji kaynaklarına ödenen döviz azaltılamaz mı? 4 trilyon dolar maden kaynağı bulunan ve bu kaynakları değerlendireceğiz diye ortaya çıkanların bu kaynaklara daha çok önem vererek değerlendirmeleri gerekmez mi? Ekonomistler ülkenin ekonomisiyle ilgili ayrıntılı bilgileri sürekli yayınlamaktadırlar. Daha fazla ayrıntıya girmeden söylenmesi gereken husus ekonomi de Batılılaşma toplumun sofrasından lokmalarını alıp götürmüştür.

Ekonominin bilinçli bir şekilde bir gayeye matuf olmak üzere bu hale getirilmediği hakikati ortada dururken, söylenecek tek fikir ihracata dayalı ekonomik programın yanlış olduğudur. Bu durumda da yapılması gereken Türkiye’nin yine kendine yeter hale gelmesini gerçekleştirmektir. Bunun da yolu üretime dayalı iktisadi politikalardan geçmektedir. Tarımda yerli tohum, hayvancılıkta daha fazla yetiştirme, sanayide fabrika yapan fabrikalar ve ciddi şekilde ileri teknoloji ürünlerine yönelik yatırımlar yapılmalıdır. Aksi takdirde bu 453 milyar dolar borç katlanarak artacaktır.

Emperyal devletlerin dünya hâkimiyeti mücadelesi her geçen yıl daha açık seçik bir şekilde ortaya çıkmakta ve mazlum milletlerin sayısı da hızla artmaktadır. Bilinmesi gereken şudur: Batılılar, yıllar öncesinden dünyayı şekillendiren planları yapmışlar ve uygun zaman, zemin ve bağlılığı kollayarak bu planlarını hayata geçirmek düşüncesindedirler. Burada önemli olan bu diretmeye direnmektir. 23 Kasım 2018 tarihinde Sayın Cahit Armağan Dilek’in makalesindeki şu ifadeler gerçekten haddinden fazla dikkatli olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır. ’’Türkiye'nin çevresindeki kriz noktalarında gelişmeler görüntüde Türkiye lehineymiş algısı verse de biraz dikkatli bakıldığında Türkiye'nin nihai hedefini bilmediği senaryolara sürüklendiği görülmektedir. Gelin çevremizde şöyle bir tur atalım… Batımızda Avrupa Ordusu tartışmaları var. Bu ordunun temeli olacak PESCO anlaşması çerçevesinde AB bir dizi kritik karar aldı. Rum-Yunan ikilisi birçok kritik projede rol almasının yanında sadece ikisinin birliğin ortak istihbarat okulu ile Müşterek Özel Kuvvetler Gücü komutasını projesini üstlenmesi arkalarına aldıkları gücü göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bizimkiler Türkiye'ye rağmen kuş uçmaz, yaprak kıpırdamaz deseler de bölge Türkiye'siz dizayn ediliyor. Türkiye değerli yalnızlığıyla baş başa bırakılıyor.’’

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Türkiye bölgede başat bir rol oynayamamaktadır. Niçin? ABD Trump yönetimi ile birlikte Amerikan Halkının ve ABD’nin yeniden güçlenebilmesi için üreticilerin üretimlerini artırmak ve ticareti hareketlendirebilmek ve de içeride iş imkânlarını artırabilmek için korumacı bir ekonomiye geçerek dünyada adeta ticaret savaşlarının fitilini ateşlemiştir. ABD yönetimi ithal çeliğe, alüminyuma gümrük tarifeleri ile Çin’den alınan ürünlere %25 oranında ek gümrük vergisi alınması talimatını vermiş, ülkede kömür üretiminin artması için Paris Anlaşmasını reddetmiş, silah satışına hız vermiş, petrol üretiminin artırılması için de OPEC ülkelerine baskı yapmaya başlamıştır. Bunun sonucunda da diğer ülkeler karşı tedbirler alarak ABD ile bir ticaret kavgasının içine girmişlerdir.

Özellikle ABD ile Çin arasındaki başlayan ve küresel bir kavgaya dönüşen bu ticaret savaşları nereye doğru gitmektedir? Çin’in Afrika’da başlattığı projeler, diğer yandan ortaya koyduğu’’ Bir Kuşak Bir Yol’’ projesi ile ticaret savaşlarında ABD’ye göre bir adım önde bulunmaktadır. Bu savaşlarda rol oynayan en önemli faktörün de enerji kaynakları olduğu açıkça bilinmektedir. Çin’in siyasal ve ekonomik olarak tüm dünyaya yayılma arzusu ve bu konuda yaptığı atakları ciddi bir tehlike olarak gören ABD’de de siyasi, iktisadi ve askeri alanda yayılma politikasını hayata geçirmiş ve ne yazık ki, 3. Dünya savaşını başlatmıştır. Dünya petrol rezervlerinin %63,6’sı, doğalgaz rezervlerinin de % 78,6’sı Çin’in yakınlaşmaya başladığı ülkelerde bulunmaktadır.

Peki, bu durumda ABD ne yapmalıdır? Uzakdoğu’ya erişebilmek için önce Ortadoğu’ya hâkim olmak buradan da Afrika’yı ekonomik manada sarsmak ve bilahare enerji ve maden kaynaklarını ele geçirmek. İşte bu noktada Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok büyük önem arz etmektedir.  Türk Devleti töresi, hasletleri ve kuruluşu itibariyle kolay ele geçirilecek bir devlet olarak görülmemektedir. Soros, Henze, Fuller gibi adamların ve Batı kaynaklı bazı think tank kuruluşlarının ve de bazı vakıfların hazırladıkları raporlar çerçevesinde Batının önünde kale gibi duran Türkiye alaşağı edilmelidir. Bunun için de toplum birkaç parçaya ayrıştırılmalı, meclis, ordu, yargı, bürokrasi ortadan kaldırılmalı özellikle de İslam öne sürülerek bu meseleler halledilmelidir.

Başta İngiltere, ABD ve İsrail olmak üzere, batıda AB, kuzeyde Rusya, doğuda Çin, güneyimizde ABD’nin yedeğindeki Türkiye ve İran’a karşı olan S.Arabistan, BAE, Mısır, Ürdün, Kuveyt’in oluşturdukları ittifaklara karşı Türkiye nerededir ve ne yapmak istemektedir? Şimdi ülkeyi hemen her gün meşgul eden ve enerjisini alıp götüren siyasilerin de adeta kayıkçı kavgası haline dönüştürdükleri küçük meseleleri! (Andımız, FETÖ meselesi, başkaca cemaatlerin yapılanmaları, hilafete davetiye çıkaranların çabaları, Brunson’ın tahliyesi, Rus Büyükelçinin katledilmesi, Kaşıkçı’nın ortadan kaldırılması, hibe edilen uçak, enflasyon,işsizlik, bütçe açığı, liranın değer kaybetmesi, sağlık ve eğitimde özeleştirmeye daha fazla önem verilmesi, suç oranın hızlı bir şekilde artışı, cehalet, köprülerden geçiş ücretleri, yeni çözüm süreci, federasyon görüşmeleri, ) bir tarafa bırakarak devleti yönetenler ülkenin refaha kavuşması ve dik durabilmesi konusunda şu hususları hayata geçirebilecekler midir?

1.Sayın Cahit Armağan Dilek’in 13 Mart 2018 tarihinde verdiği şu bilgiler tehlikenin ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. ’’ABD ve Batı ülkeleri Riyad yönetiminin son beş yıldaki silah talebinin %98’ini karşılamıştır. ABD’nin silah satışının yarısı Ortadoğu’ya olmuş, Almanya’nın Ortadoğu ülkelerine silah satışı da iki kat artmıştır.’’Sınırlarımızda amansız bir savaş sürerken ve süper güçlerin birbirilerine üstünlük sağlamaları için her gün manevralar yaptıkları bir coğrafyada bazı güçler istedi diye acaba yeniden çözüm süreci başlayacak ve de federasyon meselesi ülke gündemine gelecek midir? PKK/PYD/YPG gibi Türkiye’yi bölmek için çalışan terörist grupların siyasi temsilcileriyle hangi çözüm üzerinde anlaşma sağlanabilir ki? Buna verilecek cevap federasyondur. Bu ülkede federasyon isteyenler kimlerdir? ABD’nin kurmak istediği gözlem noktaları muhtemel bir Kürt Devleti’nin kuzey sınırı mıdır acaba? Diğer taraftan Doğu Akdeniz bu ülkenin kopkoyu kırmızıçizgisi olmalıdır. İsrail ve Mısır yaptıkları çalışmalar sonrası bölgede yaklaşık 4,5 trilyon metre küp doğalgaz rezervinin varlığından bahsetmektedirler. Türkiye’nin Alanya veya Finike açıklarında bulacağı rezervler ABD’nin iştahını kabartacak Türkiye Rum Yönetimi ve Yunanistan karşı karşıya getirilecek ve Kıbrıs’ın geleceğini ipotek altına alacak siyasi manevralarda bulunacaktır.

ABD’nin bölgede kendine bağlı bir Kürt Devleti kurma isteğinin temelinde Doğu Akdeniz’de varlığı bilinen 8 trilyon metre küp yakın doğalgaz ve 11 milyar varil petrol rezervleriyle Türkiye’nin muhtemel bulabileceği petrol ve doğalgaz rezervlerini (tahminen 7-8 trilyon metre küp doğalgaz rezervinden bahsedilmektedir)kontrol altına alma meselesidir (Bu doğalgaz rezervi Türkiye’ye tahminen 150-200yıl yetecek büyüklüktedir. Bu mesele enerji savaşlarında ele alınacaktır). Diğer önemli bir konu; Adalar Denizi’nde bulunan ve Yunanistan tarafından işgal edilen adalar geri alınacak mıdır? Türk toplumunun %90’nının bu konudan haberi olmadığı gün gibi ortadadır. Ülkenin toprakları işgal edilmiş kimseden ses seda çıkmaması manidar değil mi?Birkaç ada daha alındığı takdirde Türkiye Adalar Denizi’nde balık dahi avlayamayacaktır. Aman dikkat…

2.Türkiye demokrasi, insan hakları ve hukuk alanında çağdaş bir görünümü kazanacak mıdır? Fikirlerin serbestçe konuşulduğu, yazıldığı bir ortamın hazırlanmasının sadece kanunlara bağlı olmadığı, toplumu bir araya getiren ananelerin ve geleneklerin, kültürün, tarihin ve inançların da önemli rolü vardır. Bunların hayatımızdan silinmemesi konusunda bir çaba sarf edilecek midir? Ben Türk’üm diyen biri Türkçülük yapabilme özgürlüğüne sahip olabilecek midir?

Diğer taraftan ülkemiz yine yeniden cemaatler, tarikatlar ve başkaca dinci grupların hazırladıkları ihtilal girişimlerine sahne olacak mıdır? İleride bu günlerde faaliyetlerine göz yumulduğu iddia edilen bazı cemaatlerin devleti ele geçirmek için yine aynı oyunu sahnelemelerini önleme konusunda gereken tedbirler alınmakta mıdır? Vesayet denilen demoklesin kılıcının kaldırılması millet tarafından alkışlanmıştır. Ancak muhafazakâr demokrat bir iktidarın dinci gruplara gösterdiği yumuşaklık yeni bir vesayeti gündeme getirebilir. Gençliğimizde öğrendiğimiz bir söylemi burada dile getirmekte fayda vardır. İhtilal çocuklarını yer…

3.Okul çağına gelmiş çocuklar ilkokuldan başlayarak bütün öğrenim hayatları boyunca fırsat eşitliğinin olduğu, eğitimde milli değerlere önemin verildiği, bilim, fen ve teknolojinin öne çıkarıldığı çağdaş bir öğrenim ve eğitime kısa bir zaman içinde kavuşacak mıdırlar? Muasır medeniyet seviyesine çıkabilmek için bilim, teknoloji, mühendislik, edebiyat, felsefe, din ve tarih alanlarında çağdaşlaşma ve aydınlanma nasıl sağlanacaktır? 206 Üniversite içinde nitelik bakımından dünya üniversiteleriyle boy ölçüşen üniversite sayısı bir elin parmakları kadardır. İlerlemek için nicelik değil niteliğin önemli olduğu da bilinen bir gerçektir. Soru şudur? Beyin göçünün önüne nasıl geçilecektir? Bu göçün hem manevi hem de maddi kayıpları ülkeye çok büyük zararlar vermektedir. Değerleri kaybolan bir ülkenin kısa bir zaman içinde yok olması kaçınılmaz bir sondur.

4.Ekonomik gelişmeler uzun zamandır halkın başını dik tutmasını sağlayamamaktadır. Hayat pahalılığının halkı ezdiği gerçeği neden görülmemektedir? Son enflasyon rakamının %21,62 olarak açıklanması bazı çevreleri rahatlatmış gibi gözükse de halkın enflasyona biçtiği değer % 40’lar civarındadır. Dövizin tansiyon gibi inip çıkması toplumu adeta çıldırtmıştır. Bu netice üretmeyen bir ekonominin hazin sonudur. Ekonomistler paranın değerini üretimin gücünün belirlediğini açık bir şekilde ifade etmektedirler. Dışa bağımlılığı en aza indirmenin tek yolu ülkenin kaynaklarını üretime yönlendirmektir. Saman ithal eden bir ülke haline gelmek, kendi enerji kaynaklarımızı son ancak 4-5 senedir devreye almak, 4 trilyon dolar civarındaki maden kaynaklarımızı kullanamamak, tarım ve hayvancılığı adeta bitirme noktasına getirmek bu ülkenin ekonomik alanda çöküşünü hızlandırabilir. Bu sebepledir ki, üretime dönük ekonomi politikalarının artık hayata geçirilmesi gerekmektedir. Daha ciddi, önemli ve yol gösterici ekonomik görüşler yazan, söyleyen ve sunan ekonomistleri dikkate alarak halkın refahını ön plana alan ve daha milli ekonomik politikalar takip edilirse ülke düzlüğe çıkabilir.

5.Ülkemize yerleşmiş ve gitmeye de hiç niyetleri olmayan 4 milyon göçmenin akıbetleri,hele Suriyelilerin durumu n’olacaktır? Sayın Ümit Özdağ Kilis’te Suriyelilerin sayısının Kilis’te oturan T.C. vatandaşlarının sayısını geçtiğini ifade ettiğinde çanların kimin için çaldığını ülkeyi yönetenler sanırım anlamışlardır. Ülkenin hemen her yerinde özel muamele gören, imkân tanınan, kendi insanımızdan daha çok hakları bulunan, kayrılan bu insanların geleceği ülkemiz için ciddi bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. 76 milyon nüfusun bir anda 80 milyon olması pek övünülecek bir durum olmasa gerek. Çünkü ülkede tüketilen enerjinin, akaryakıtın, yiyecek ve giyeceğin ve de hayatın devamı için aklınıza gelecek her şeyin yaklaşık %5 artması demektir.Daha kaç 35 milyar dolar ödenecektir? Diğer taraftan bu grubun ülkenin sosyal yapısına verdiği zarar ileriki yıllarda telafisi imkânsız sonuçlar doğuracaktır.Ülkenin değişik yerlerinde Suriyeli göçmenlerle karşılaştım, görüştüm. Gördüğüm manzara karşısında toplumun tepki göstermesinin önüne geçilmesi çok zor görünüyor. Ne yapıp edip gerekli tedbirlerin behemehâl alınması gerekmektedir. Bir ülke kendi vatandaşlarının dışında ülkesine gelmiş yerleşmiş göçmenlere onlardan daha fazla ilgi gösterirse bunun adına ne denir bilemiyorum. Göçmenlerin en kısa zamanda kendi ülkelerine gönderilmesi en doğru çözümdür.

Netice itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti içerden ve dışarıdan ciddi bir tehdit altındadır. Bu tehdit günlük kutuplaştırıcı siyasi söylemlerle, manevralarla, yanlış ekonomik politikalarla, garip ittifaklarla, ülkenin etnik ve dini manada bir mozaikten oluştuğunu, halkın refah seviyesinin çok iyi bir noktada olduğunu söyleyerek giderilemez. ABD’nin Suriye sınırında Kobani, Tel Abyad, Resulayn, Kamışlı ve diğer bazı şehirlerde kuracağı gözlem noktalarında ABD askerleriyle birlikte DSG/YPG militanlarının birlikte görev almaları Türkiye ABD güçlerinin karşı karşıya gelmesi yani bir savaş demek değil midir? Diğer taraftan AB’nin bir ordu kurmak fikrinde olduğunu öğrenmek bölgemizi ve dünyayı nasıl büyük bir tehlikenin beklediğini gözler önüne sermektedir. Ortadoğu ve Arap Yarımadası’na sahip olmak isteyen ABD’nin Türkiye’yi saf dışı etmek için her türlü kötülüğü yapacağı hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır.

 

 

 

 

 

 

Son Düzenlenme Cumartesi, 08 Aralık 2018 08:14
Muhittin Ziya Gözler

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Enerji ve Enerji Güvenliği Araştırmaları Merkezi Başkanı

 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Ümit Özdağ   - 24-05-2019

Suriyeli Sığınmacıların Vatanlarına Dönmeleri İçin Yapılması Gerekenler

2011 sonrasında ülkemize 6 milyon 200 bin sığınmacı gelmiştir. Bu sayı Türkiye nüfusunun % 8’ine eşittir. Bu sayının 3.8 milyonu kayıtlı Suriye vatandaşlarından, 1.5 milyona yakını ise kayıtsız Suriyelilerden oluşmaktadır. 900 bin sığınmacı ise  Afgan, Iraklı, İranlı...