Büyük Millet Meclisi’nde Hükümet Şeklinin Belirlenmesini Etkileyen Tarihi ve Dini Nedenler

Yazan  06 Mart 2021

 

Özet

Birinci Dünya Savaşı, savaşın yoğun olarak yaşandığı Avrasya Bölgesindeki imparatorlukların ve bağlı olarak da hanedanlıkların tasfiyesiyle sonuçlandı.  Avrupa için belirleyici önemdeki üç büyük hanedan, Habsburg, Romanof ve Osmanlı hanedanlıkları tasfiye olurken, hükümran oldukları imparatorluklar ortadan kalkarak bunların yerine milli devletler kuruldu.Bu devletler arasında en sancılı dönüşüm süreci; ülke topraklarının nerede ise dörtte üçünü kaybeden Osmanlı Devleti üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanmıştır. Cumhuriyetin kurulmasına kadar giden süreçteki siyasal olaylar ile Hilafet Kurumuna getirilen yorum yeni devletin yönetim şeklinin belirlenmesinde etkili olmuştur. Yaklaşık 700 yıllık ömrü ile dünyanın en uzun süreli ikinci devleti olan Osmanlı İmparatorluğu yerine kurulan Cumhuriyetin kurumlarının oluşturulması sırasında yapılan tartışmaların en önemlileri;yeni hükümet sisteminin nasıl oluşturulacağı ve geçmişten devralınan anayasal kurumların milli devlet yapısı içinde nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin tartışmalardır.Bunlar içinde Hilafet Kurumu üzerine yapılan tartışmalar özel bir yer tutar, çünkü;Hilafet Kurumu ile birlikte, o ana kadar devletin tanzim edilmesinde en önemli müracaat makamı olan İslam Hukukuda tartışılmış ve başta yeni anayasa olmak üzere yepyeni bir hukuk sistemi vaz edilmiştir. Uzun süren teorik tartışmalar sonunda milli devletin sahip olacağı yönetim şeklinin Büyük Millet Meclisi içinden çıkarılacak bir “parlamenter hükümet”olabileceği sonucuna varılırken,karşılıklı iletilen görüşlerde yeni hilafet manasına gelecek,bir anayasal başkanlık, sisteminin kurulması nerede ise kimsenin aklına dahi gelmemiştir.

Bu makalede, milli devletin kuruluş süreci, milli mücadelenin yürütülmesi ve aynı zamanda islam hukunun en önemli ve netameli konularından hilafet konusu tartışılarak milli devletin hükümet şeklini belirleyen ideolojik temeller izah edilmeye çalışılmıştır. 

Anahtar kelimeler: Milli Mücadele, Milli İrade, Büyük Millet Meclisi, Cumhuriyet, Anayasa, Mustafa Kemal Paşa, Muhammed Seyyid Bey, Hilafet, Hükümet

I. Anayasal Düzenin Oluşturulmasında Birinci Etken Olan Yakın Dönem Siyasi Tarih Süreçleri Nasıl Gelişmiştir?

“Hiçbir milletin anayasası o milletin siyasi tarihinden ayrı ele alınamaz”([1]).

1876’da ilan edilen birinci ve 1908’de ilan edilen ikinci anayasayla ortaya çıkan gelişme süreçlerini bir kenara bırakıp bugünleri daha çok etkileyerek Milli Mücadelenin başlangıcından Cumhuriyetin ilanına kadar giden siyasal tarih süreçleri ile seçilen anayasal yönetim ve hükümet sistemine kuşbakışı bir göz atarsak, karşımıza çıkacak birkaç noktaya daha yakından bakmamız gerektiğini görürüz.

Bu siyasal tarih süreçlerinin en önemli dönemeci Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında geçirilen süreçtir. Büyük Savaşın bitmesi ile fiilen sona eren Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütareke’sinin imzalanması ile son bulurken,700 yıllık İmparatorluk hukuken de tasfiye sürecine sokulmuş oluyordu. Mütareke şartlarının fiilen uygulanmaya başlanmasıyla da silahları ellerinden alınan Osmanlı askerleri terhis edilerek evlerine gönderilmiş, 1915 yılında “yedi düvel”in gücü ile geçilemeyen Çanakkale, İngiliz Donanmasının zafer sirenleri eşliğinde bir kurşun bile sıkmadan geçilerek İstanbul işgal edilmişti. Felç edilen İmparatorluk parçalara bölünerek İtilaf devletlerinin el koyduğu yeni sömürge alanları haline getirilmeye başlanmış, İstanbul’un İngilizler tarafından-ve Ateşkes Anlaşmasına aykırı olmasına rağmen- İzmir ve Batı Anadolu’nun Yunan kuvvetleri tarafından işgal edilmesi bu tasfiyenin bariz göstergelerdir.

Mondros Ateşkesi ve Ateşkesi takip eden süreçte gelişen olaylar,ülkenin daha sonra siyaseten şekillenmesine de zemin hazırlayacak; önce fikrî, sonrada fiilî olarak Milli Mücadele’nin başlamasına sebep olacaktır.Milli Mücadelenin başladığı tarih olarak kabul edilen 16 Mayıs 1919’dan sonra,Amasya Tamimi’nin ilan edildiği zamana kadar geçen 30 günde yaşananları bir kenara bırakırsak, Milli Mücadelenin ilk defa ve yazılı olarak ilan edilmesi anlamına gelen bu bildiri Amasya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti tarafından 22 Haziran 1919’da yayınlanmıştı.Üç maddeden oluşan bildiride Devletin işgal altında olduğu anlatıldıktan sonra bu işgalin hiçbir şart altında kabul edilemeyeceği ve “milletin istiklalinin gene milletin azm-ü kararının kurtaracağı” belirtiliyor,Amasya Tamimini takip eden günlerde, daha önceden fikri hazırlıkları tamamlanan ve millet adına karar verecek temsilcilerden oluşan Sivas ve Erzurum’da kongreler toplanması suretiyle milletin yönetime nasıl katılacağının usulleri de açığa kavuşturulmuş oluyordu([2]).

Erzurum ve Sivas Kongreleri ile şekillenen Milli Mücadele hareketinin bir diğer önemli adımı Osmanlı İmparatorluğu hayatta iken Aralık 1919’da yapılan seçimlerden sonra çalışmaya başlayan Son Osmanlı Meclisinin Mart 1920’ye kadar açık kalarak Misak-ı Milliyi kabul etmiş olmasıdır. Son Osmanlı Meclisi açıldıktan yaklaşık üç ay sonra,18 Mart 1920’de oturumların devam ettiği bir sırada bazı vekillerin İşgalci İngiliz askerleri tarafından tutuklanarak götürülmesi üzerine, çalışmalarını sonlandırmış ve bir daha açılmamıştır.Meclisin kapanması, aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğunda 1808’den beri temsili bir sistemin kurulması ve kurumlarının oluşturulması için verilen pek çok mücadelenin de sona ermesi anlamına geliyordu.Şunu da belirtmek gerekir ki; Son Osmanlı Mebusan Meclisinin seçilebilmesi ve işgal şartlarında toplanabilmesi de Anadolu ve Rumeli’de hızla teşkilatlanan Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin çabaları ve gayretleri ile mümkün olabilmişti.

Amasya Tamimi ve peşinden yapılan Erzurum ve Sivas Kongrelerinde açıkça görülen Milli Mücadelenin millete dayandırılması fikri, Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla kurumsal yapısını tamamlamıştır.O zamana dek Müdafai Hukuk Cemiyeti üyeleri arasından seçilen Heyet tarafından yürütülen Milli Mücadele, Büyük Millet Meclisinin açılması ile tam olarak millete mal edilmiş olmaktaydı. 23.4.1336’da (23 Nisan 1920)Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisinin açılışında Meclisin hangi üyelerden teşekkül edeceğinin sorgulanarak temsilcilerin milletin gerçek iradesi ile seçilip seçilmediği ciddi bir incelemeden geçirilmişti([3]). Buna göre, Büyük Millet Meclisinin ilk üyeleri Meclis-i Mebusan üyesi iken “tahlisi nefs ederek Ankara’ya gelebilenler”([4])ve19 Mart 1920 tarihli Heyeti Temsiliye namına yayınlanan İntihap Hakkındaki Tebliğ ([5])ile seçilen temsilcilerden oluşmuştu.Seçim mazbatalarının incelenmesi sonrasında her iki kaynaktan gelen Mebusların Büyük Millet Meclisinin Üyesi oldukları kabul edilmiş ve bu doğrultuda Büyük Millet Meclisinde yapılan oylama sonrasında aynı gün çalışmalarına başlamışlardı. Eklemek gerekir ki; Osmanlı Mebusan Meclisleri tarafından muhtelif tarihlerde kabul edilen kanunlar 1919 yılına kadar muhtelif maddeleri değiştirilmiş olan 1908 Anayasası ve Meclisin çalışma şekillerini belirleyen içtüzükler yenileri kabul edilinceye kadar geçerli olmaya devam etmiştir.(Bu babda 24.2.1329 (1909) tarihli Memurin Muhakematı Kanunu Muvakkatesi; Meclisi Mebusan tarafından çıkarılarak 1999 yılına kadar uygulanan düzenleme bunlardan en çarpıcı olanıdır.)Bu arada gözden kaçırılmaması gereken sembolik olmakla birlikte en önemli husus Meclisin adının Mebusan Meclisi değil, Büyük Millet Meclisi olmasıdır.

Büyük Millet Meclisinin oluşturulmasını ve bunun arkasında yatan Seviğ Hocamızın dediği siyasi tarih bağlamını az çok anladık. Başlangıçta hem milli mücadele belgelerinde ve hem de Meclis çalışmalarında tüm mücadelenin Payitaht ve Halifenin “halas”ı için olduğu ilan edilse de,Milli Mücadele kazanılırsa yeni kurulacak devlet artık millete dayanan milli bir devlet olacak ve milli devletin gerekli kıldığı kurumsal yapı tesis edilecektir. Milli Mücadele’ye asıl yönünü  ve şeklini veren Mustafa Kemal Paşa’nın ifadesi ile“ Gerçek, Osmanlı Saltanatının ve Hilafetin yıkılmış ve ortadan kalkmış olduğunu düşünerek yeni temellere dayanan yeni bir devlet kurmaktan ibaretti.”([6])    Parçalanmış bir imparatorluktan millet iradesine dayanan yeni bir devlet ortaya çıkarılacak, ancak eski devletin idari kurumlarıda muhafaza edilerek geliştirilecekti.

Büyük Millet Meclisi düzenli olarak toplanmaya başlayınca, Meclisin önüne bir yandan vatanı kurtarmak için sürdürülmesi gereken milli mücadele diğer yandan da 1909’dan beri savaşırken elde avuçta ne varsa tüketmiş ve adeta yangın yerine dönmüş ülkede durumuna vaziyet edecek hükümet yapısının ortaya çıkarılması sorunu gelmiştir.

İtiraf etmek gerekir ki; milli mücadelenin milletin azmi ve kararlılığına dayandırılması ve hakimiyetin millete ait olacağının altının kalın kalın ve sık sık çizilmesine rağmen, devletin kurtarılması aciliyeti dururken temsilin şekil ve içeriğinin nasıl olacağına çok da dikkat edilmemiş/edilememiştir.Temsilin şekil ve içeriği ile ilgili bu dikkatsizlikler ilerideki günlerde ciddi sorunlar olarak Kurucu Meclisin karşısına çıkacaktır.Ama yine de,“İntihap Nizamnameleri ile oluşturulan ve Kurucu görevi de görecek “Meclis”teher bir toplum katmanının temsil edilmesine de özenle dikkat edilmiştir.

İşte Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ve anayasal düzeninin oluşturulmasına etkili olan siyasal tarih süreci kısaca bu şekilde gelişmiştr. Başta Avusturya-Macaristan ve Almanya gibi benzer tarihi süreçleri geçiren diğer ülkelerde olduğu gibi aynı yol izlenerek parlamenter bir sistem geliştirilmiş,çağdaşları gibi yeni Türkiye devletinde de Saltanata benzeyecek bir yönetim tarzı hiçbir şekilde kabul görmemişti.Millete dayanan bebek milli devlette hakimiyetin milletin meclisinde olduğunun hiçbir şekilde tartışması yapılmamalıydı.

II. Yukarıda Belirtilen Siyasal Tarih Süreçlerinin Ortaya Çıkardığı Meclis Hükümeti Modeli Nasıl Şekillendirilmiştir?

Her fırsatta millet iradesine atıf yapan ve Büyük Millet Meclisinin üstünde bir gücün olabileceği düşüncesine dahi tahammül edemeyen milletvekilleri,kafalarında oluşmuş bir yönetim şekli olmamasına rağmen duruma vaziyet etmekte tek yetkili organ olarak Meclisi görmekteydiler.Bu düşüncelere uygun hükümet etmeise, ancak Meclis Hükümeti Modeli ile mümkün olabilecektir.Meclis açıldığı sırada, Meclisteki üyeler arasında,yönetim şeklinin nasıl olacağını düşünmüş ve kafasında belli bir yere oturtmuş tek temsilci Mustafa Kemal Paşa gibi görünüyordu.Nitekim, aşağıda anlatılan Meclis toplantılarında yönetim şeklinin ne olması gerektiği hakkında verilen tek önergenin sahibi de yine Mustafa Kemal Paşa olacaktır.Mecliste bulunan diğer üyeler ilk gün,“oylamaya geçmeden önce bu konuyu değerlendirmek için zaman lazım” demelerinin dışında müzakarelere iştirak bile etmemişlerdi.Meclis Hükümeti Modeline göre, ihtiyaç duyulan konularda Meclis içinden Vekiller(Bakan) seçilecek, her bir Vekil günümüzdeki anlamı ile seçilmesiyle birlikte güven oyu almış olacak ve seçilen tüm Vekillerin Başkanlığını Meclis Başkanı deruhte edecektir. (Hükümetin kurulmasından itibaren yaklaşık bir yıl uygulanan bu ilke daha sonra değişmiş ve Vekiller kendi başkanlarını seçerek Başvekil tayin etmiştir. Yine de Meclisin üstünlüğü ilkesine uygun olarak Meclis Başkanı hükümetin üstünde bir yerde durmuştur)

Konunun ele alındığı Büyük Millet Meclisinin 24 Nisan 1336 tarihinde yapılan 2. içtimasında 10 maddeden oluşan gündemde 3 önemli madde olduğunu görüyoruz.  Bu önemli maddeler bir bakıma milli mücadelenin başlangıç tarihinin de anlatıldığı memeleketin ahvali hakkında Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği bilgileri içeren konuşması, Meclis Başkanının Seçilmesi ile hükümet modelinin belirlenmesine dair görüşmedir. Meclisin açılışını takiben Mustafa Kemal Paşa yaptığı uzun konuşmayla içinde bulunulan durumu anlatarak ülkenin kurtarılmasına dair görüşlerini sıralar. Belgelere dayanan bu konuşma daha sonra yaptığı Büyük Nutuk’un giriş bölümlerini oluşturacaktır.

Bu konuşmadan sonra Hükümet Şeklinin belirlenmesine dair maddeye geçilir.Paşanın verdiği önerge şu şekildedir ([7]).

MUSTAFA KEMAL Pş. (Ankara) —Şimdi müsaade buyurursanız bu dakikadan itibaren takibolunması lâzımgelen bâzı noktai nazarları arz edeceğim ve mazbut olan bu nıkatı nazarı müsaade buyurulursa aynen okuyacağım “…memleketi kurtarmak için alınması gereken tedbirler şüphesiz ki bu yüce heyete ait olacaktır” diyerek geçmiş tecrübelerden alınan derslerin ışığında kendi teklifini şöylece sunar: “Yüce meclisin şahsında toplanmış olan milli iradeye dayanmak üzere yasallığını yüce heyetin vicdanından alan,yetkilerinin sınırları belirlenmiş bir heyetin işleri idare etmesi zorunludur. Yürütme gücünü ele alacak bu organın şekli,doğal  olarak bir hükümet kurulması demek olacaktır. Hükümet teşkilatının esas şekli yasama gücünün verdiği görevlerin yerine getirilip getirilmediğinin devamlı olarak denetlendiği ve milli görevlerin icaplarına uygun,bölümlere ayrılarak görev sınırlarının belirlenmesinden ibrettir.Böylece yürütme gücü yüce meclis tarafından seçilmiş ve yasama gücünün güven ve onayına istinaden oluşmuş bir güç olacak ve günü geldiğinde de şekli yüce heyet tarafından belirlenecek bir usulle Padişah ve Halifeye durumunu arz edecektir.Bu yüce meclisin görevi yalnızca denetlemeler ve soruşturmalardan da ibaret değildir, gerekli işlerin fiilen icrası yine bu yüce meclise ait olacaktır.Nitekim bazı olağanüstü hallerde bütün milletler bu prensipleri terk ile yasama meclisini kapatıp, yürütmeye daha fazla yetki vererek veya millet iradesine zaman zaman müracaat ederek karar alırlar. Biz halkın ortak karar almasına herşeyden fazla önem veren bir dine mensup olduğumuzdan, yüce meclisin bu görevi layıkıyla yerine getirmiş olacağını dikkate almak taraftarıyız. Bu esas kabul edildikten sonra da, her bir işin detayı ile meclisin tek tek uğraşmasına imkan olamayacağından, içinden bazı üyelerin işlerin yerine getirilmesi için Hükümeti oluşturmak üzere görevlendirilmesi ve her bir Vekilin ayrı ayrı ve tümünün birden müşterek olarak genel kurul huzurunda sorumlu olması yeterli olacaktır”.

Bu durumda meclise başkanlık edecek kişinin bu yüce meclisi temsil etmesi nedeniyle işlerin kendilerine verildiği muhterem üyelerden oluşacak heyete de başkanlık etmesi ve meclis adına imza atmaya, alınan kararları meclis adına onaylamaya yetkili olması ve yaptığı tüm icraatlar için bu heyet huzurunda, diğer hükümet üyeleri gibi tamamen sorumlu olması gerekir. Bu şekilde yürütme kurulu yüce meclisin onayı ile vekalet alarak genel kurula karşı sorumlu olacak üyelerden oluşacaktır.Hatta isimleri de Vekil olarak belirlenecektir. Meclis başkanlığına seçilen kişi, aynı zamanda hükümetinde başı olacağından ağır bir sorumluluk altında olacaktır…Hükümet ile, milletin seçtiği Yasama Meclisi arasındaki denge hükümet başkanlığının birleşmesiyle kurulabilecektir.… Yine de seçtiğimiz bu modelin ülkemizin içinde bulunduğu şartlara tamamen uygun olup olmadığı üzerinde düşünmek zorundayız.Yaptığımız incelemelere göre hükümetin bu şekilde oluşmasının da bazı mahzurları bulunmaktadır.Çünkü başka hiçbir devlet Osmanlı Devleti gibi hükümdarının şahsı etrafında oluşmamış olmakla birlikte Saltanat makamı aynı zamanda Hilafet makamı olduğundan Padişahımız aynı zamanda tüm İslam Aleminin de başkanıdır.Verdiğimiz mücadelenin birinci gayesi Saltanat ve Hilafet makamlarının birbirinden ayrılmasını amaçlayan düşmanlarımıza milli irademizin buna uygun olmadığını göstermek ve kutsal makamı ecnebi esaretinden ve ululemrin yetkilerini düşman tehdit ve zorlamasından kurtarmaktır.

Bu esasa göre, Anadolu’da geçici olarak bile olsa, bir Hükümet Başkanı tanımak veya Padişah vekili oluşturmak hiçbir şekilde uygun görülemez.Şu halde reissiz bir Hükümet kurmak zorundayız.Halbuki bir birlik noktasında dengelenmemiş devlet güçlerinin ahenkli çalışmasını sürdürmesi imkansızdır. Diğer taraftan herhangi bir makama devlet gücü ve milleti birleştirme ve dengeleme yetkisi verip  aynı zamanda o makamı sorumsuz kılmak büyük felaketleride beraberinde getirecektir. Halifenin bile sorumluluğunu esas olarak kabul etmiş olan İslamiyetin böyle düzenlemeler yapılmasına uygun olamayacağı açıktır.Bu nedenlerledir ki milli irade vatanın kaderine sahip çıkacaktır esas prensibini kabul ediyoruz. Yüce meclisin bu dikkat çekici hususları göz önünde bulundurması ve seçimlerde dikkate alması ve olağanüstü yetkilerle donanmış olarak seçilenlerin de bu durumu seçimler sırasında seçmenlerine ifade etmiş olmaları nedeniyle, bu prensibin esas olarak milletçe de tamamen kabul edilmiş olduğunu ispatlamaktadır. Nitekim, Yüce Meclisinizin sahip olduğu bu olağanüstü yetkiye dayanarak ortaya çıkaracağı yürütme gücünü yalnızca denetlemek ve millet için hayati meselelerde böyle bir heyetle didişmek zorunda kalmak gibi bir duruma tahammül edemeyeceği, sınırlı bir yasama gücü ile değil, milletin genel olarak yönetilmesinin fiilen yürütülmesi ve memleketin ve hilafetin selametinin sağlanması ve savunulması yetkisinin mecliste oluşması nedeniyle de artık bu Yüce Meclisin üstünde bir güç yoktur.

İşte memleketimizin şimdiye kadar geçirdiği buhranlardan, felaketlerden kimi zaman Avrupa’yı taklit etmek, kimi zaman devlet işlerini şahsi durumlara göre bölmek veya düzenlemeye çalışmak, kimi zaman ise kanunu esasiyi bile şahsi ihtiraslara alet etmek gibi çok üzücü sonuçlarını gördüğümüz basiretsizliklerden hasıl olan siyaset tercihlerini açık ettiğine inandığım şu güç ve zorlu şartları geçmek üzere vereceğimiz mücadeleyi bu şekilde düzenlememiz gerekir kanaatindeyim. Şüphesiz ki; karar siz değerli Meclis üyelerine ait olacaktır. Yalnız, yüzyüze kaldığımız dağılma tehlikesine ve devlet işleri ve milletin uzun süredir mercisiz kaldığına tekrar dikkat çekerek uzun sürecek nazari tartışmaların en kötü idarelerden bile daha kötü etki edeceğini arz etmeyi de görev kabul ediyorum. Canab-ı hak muvaffakiyet ihsan etsin.Amin. Bu takriri reye sunulmak üzere burada bırakıyorum ([8])

Bu tekliften sonra konu üzerinde düşünülebilmesi ve fikir üretilebilmesi için teklifin basılması ve dağıtılması teklifi ile Konya Mebusu Refik Bey bir konuşma yapar. Böylesi bir hareketin zaman kaybı anlamına geleceğini düşünenler itiraz ederler. Bu doğrultuda Kırşehir Mebusu Müfid Efendi söz alarak uzun bir konuşma ile durumun aciliyetine  bir kez daha vurgu yaparak konunun uzun süre tartışmaya tahammül edemeyeceğini bildirip konuşmasını şu cümleyle tamamlar. “…Kuvvei teşriiye ve icraiye Mecliste mündemiç olmakla beraber Heyetinizce intihabolunacak bir reis hem Meclisi, hem de kuvvei icraiyeyi temsil edecektir ve İcra Heyeti azaları sizin vekiliniz sıfatı ile icraya müteallik işleri göreceklerdir. Bendeniz de Heyeti Muhteremenizden bunun kabulünü rica eyler ve sözüme nihayet veririm. (Kabul sesleri)”

Son kez söz alan Mustafa Kemal Paşa teklifinin anlaşılmamış ise bir kez daha okunmasını, ancak hem yasama ve hemde yürütme yetkisinin esas olarak Yüce Mecliste olduğunun altını bir kez daha çizerek takdiri Meclise bırakır. Önerge bir kez daha okunur.Önce, Meclis Başkanı ve Meclis İkinci Başkanı ile Meclise seçilecek iki Başkan Yardımcısı Seçimi yapılır.Oylamaya katılan toplam Mebus sayısı 120’dir. Dolayısı ile her bir adayın seçimi kazanabilmesi için en az 61 oy alması gerekmektedir. Yapılan oylamada Meclis Başkanlığı için Mustafa Kemal Paşa 110 oy alarak, İkinci Başkanlığa da Erzurum Mebusu Celalettin Arif Bey 109 oy alarak seçimi kazanır. Meclis Birinci Başkan Yardımcılığına Konya Mebusu Çelebi Abdülhalim Efendi 91 oy alarak seçilir.Diğer adaylardan hiçbiri 61 oyu geçemediği için seçilemezler.

Mustafa Kemal Paşa bir teşekkür konuşması yaparak meclisi ertesi gün Başkan Yardımcılıkları ve İcra Vekillerinin seçim gündemi ile toplanmak üzere tatil eder.

Üçüncü gün toplantılarına Meclisin açıldığı ve Başkanının seçildiği tüm yurtta duyulduğu için memleketin her yanından gönderilen tebrik ve başarı dileklerinin bildirildiği telgraflarla birlikte ülkenin çeşitli yerlerindeki sorunlarla ilgili Meclisten görüş ve talimat bildirilmesini talep eden telgraflar da yağmaya başlamıştır.Bu telgraflara özellikle de talimat verilmesi gereken telgraflara cevap verilmesi gerekmektedir. Neyseki, Mustafa Kemal Paşa Heyeti Temsiliye’de oluşturduğu çalışma arkadaşları ile yeni bir icra heyeti belirleninceyekadar boşluk doğmasına izin vermeyerek duruma vaziyet etmektedir.Daha evvel kararlaştırıldığı üzere eksik kalan bir Meclis Başkan Yardımcısı ile katip üyelerin seçimi yapılacak, Vekiller Heyeti konusunda karar verilecektir.Meclis Başkanlık Divanı seçimleri yapıldıktan sonra hükümet oluşturulması gündemine geçilir.İlk gün herhangi bir önerge sunmayan Mecliste çeşitli teklifler oluşmuştur. Nitekim, Tokat mebusu Nazım Bey ve 24 arkadaşı verdikleri önerge ile mecliste çeşitli encümenler oluşturulmasını ve encümen başkanlarının icrai işlere de bakmasını,alınması gereken kararların komisyonlarda alınması suretiyle meclisin yönetime katılmasını ve genel kurulun da bu çalışmaları denetlemesini teklif eder. Aynı şekilde Erzurum Mebusu Celalettin Arif Bey de, 15 kişilik bir Layiha Encümeni oluşturulmasını ve oluşturulacak Encümen’in meclis içtüzüğü dahil olmak üzere ülkenin nasıl yönetileceğine dair kanunlar hakkında çalışmalar yaparak meclise getirmesini ve mecliste verilecek karara göre de ülke yönetiminin oluşturulmasını teklif eder. Aynı teklifte bir kanun hazırlığı yapılıncaya kadar geçecek zaman süresinde ülke yönetiminin deruhte edilmesi için geçici bir kurul oluşturulması da önerilmektedir. Benzer bir konuşmayı Afyon Karahisar Mebusu Mehmed Şükrü Bey yaparak Anadolu’nun muhtelif yerlerinde,Vekiller Heyetinin oluşması ve Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhurbaşkanı olacağı hakkında çıkarılan dedikoduları anlatarak duyduğu rahatsızlığı dile getirir. O da ülkenin Mecliste oluşturulacak Encümenler eliyle yönetilmesinin daha doğru olacağını düşünmektedir. Meclis Encümenleri eliyle ülkenin yönetilmesi fikrine Sivas Mebusu Emir Paşa da iştirak eder. İzmit Mebusu Sırrı Bey de Kemal Paşa tarafından verilen önergenin hiç de içine sinmediğini ve zaman darlığı nedeniyle verilen önergenin bir oldu bitti önergesi olduğunu düşündüğünü, ama yine de Meclis Encümenleri üzerinden değil bir hükümet kurulması suretiyle ülkenin idare edilmesine başlanmasını ve kurulacak 15 kişilik Encümenin çalışmalarını tamamlamasına göre ülke idaresine yeni bir şekil verilebileceğini ifade eder. Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey ve 3 arkadaşı da seçilecek İcra Vekillerinin geçici kaydıyla seçilmesini ve çıkarılacak kanundan sonra bu kanuna uygun seçimlerin yapılmasını önerir.  Söz alan Bursa Mebusu Muhittin Baha Bey işlerin aciliyetini bir kez daha dile getirirerek Vekiller Heyetinin mümkünse bugün belirlenmesini teklif eder.

Bazı başka önergeler de meclise sunulmuştur. Bunlardan Erzurum Mebusu Celaleddin Arif Bey, Karahisarı Sahip Mebusu Şükrü Beyve Bolu Mebusu Nuri Bey’in önergeleri dikkate değer. Bu önergeler sırasıyla aşağıdaki gibidir.

“Meclisin muamelâtını tanzim, 'Heyeti îcraiyesini teşkil ve Heyeti Icraiye Meclisin münasebatını taknin edebilmek için on beş kişilik bir Lâyiha Encümeni teşkilini ve tanzim edilecek lâyihai kanuniyenin Meclisi Âlice kabulüne kadar şimdilik (beş - altı zattan müteşekkil bir icra Encümeni intihap buyurulmasını teklif eylerim. Erzurum Mebusu Celaleddin Arif”([9]).

İkinci önerge şu şekildedir.

“ Azayı Kiramın şimdiye kadar beyan ettikleri mütalâa üç surette tebarüz etmiştir : 1. Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin teklifi veçhile İcra Vekilleri intihabı," 2. Celâleddin Arif Beyin teklifi veçhile muvakkat îcra Vekilleri intihabı, 3.Tokad Mebusu ve rüfekasının takriri mucibince encümenler teşkil ile icraatın encümenler marifetiyle icrayı hükümet edilmesi. Bu üç teklifin tâyini esami ile reye vaz'ını teklif ederim, Karahisarı Sahib Mebusu Şükrü”([10]).

Üçüncü önerge şu şekildedir.

"1 .Meclisi millînin tedviri umuru memlekette intihabedecekleri vekilleri Meclisin kendi âzasından olacak,

2. Vekiller deruhde ettikleri umurun icraatında azayı Meclisin mütehassıslarından bilintihap taayyün ve teşekkül edecek encümenlerden aidolduğu encümene istinadedecek ve o encümenin riyasetini dahi haiz olacak,

3. Bu suretle teşekkül eden encümenler ve vekiller Meclisin heyeti umumiyesinin murakabesi tahtında olacağına göre icraat ve tedviratı umurdan Meclisin heyeti mecmuası millete karşı mesul olacaktır, Bolu Mebusu Nuri” ([11]).

Farklı bir görüşü ifade ederek Saruhan Mebusu Refik Şevket Bey seçim ile oluşturulan Başkanlık Divanı’nın ülke yönetimine de vaziyet etmesi teklif etse de Genel Kurul’dan yükselen şiddetli itiraz sesleri ile bu önerge yazılı hale dahi getirilemez. Söz alan Mustafa Kemal Paşa kendisinin de kurulacak İcra Vekilleri Heyetinin geçici olması fikrinde olduğunu bildirir. Sonuçta Celaleddin Arif Bey’in teklifi oylanarak ittifakla kabul edilir ve Bakanlıklar için seçimler yapılır. Meclisin oturum açılışındaki toplam sayı bu kez 107’dir. Bu durumda mutlak çoğunluk 54 kişi olmaktadır. Ancak 27 kişi oylamaya katılmaz toplam oy veren Milletvekili sayısı 80 kişide kalır. Oy sayımları sonrasında İcra Vekilleri Heyetine girmek üzere üç aday 54 sayısından daha fazla oy alarak ilk Bakanlar Kurulu Üyesi olurlar.Genel Kurmay Başkanlığına tayin edilen İsmet Paşa’nın da İcra Vekilleri Heyeti üyesi gibi yetkili olması ancak seçime katılmaması teklif edilir ve bu teklif Meclis tarafından kabul edilir([12]).

İlk tur oylamanın sonuçlarına göre yeterli oyu alan Celalettin Arif Bey, Cami Bey ve Bekir Sami Bey ile atama yolu ile gelen İsmet Paşa İcra Vekilleri Heyeti üyesi olurlar. Toplam 6 üye ile sınırlandırılmış olan Heyetin geriye kalan 3 üyesinin seçilmesi için ilk turda yeteri kadar oy alamayan altı Mebus arasında tekrar oylama yapılır. İkinci tur oylamada bu kez 29 üye oylamaya katılmazve  oy veren mebus sayısı 77 olur. 52 olan mutlak çoğunluğu yalnızca Fevzi Paşa geçerek kabineye girer.Son tur oylamada mutlak çoğunluk aranmadan kalan beş aday arasından basit çoğunlukla iki Vekil Seçimi yapılır. Bu seçimin sonunda Hamdullah Suphi Bey ve Hakkı Behiç Bey Vekil seçilir. Bu durumda,Bakanlar Kurulu şu isimlerden oluşmaktadır: Celaleddin Arif Bey, Cami Bey, Bekir Sami Bey, Fevzi Paşa, Hamdullah Suphi Bey ve Hakkı Behiç Bey ile İsmet Paşa Büyük Millet Meclisinde seçilmiş ilk Bakanlar Kurulunu oluşturular. Bu Bakanlar Kurulu aynı zamanda Meclis Başkanı da olan Mustafa Kemal Paşa Başkanlığında 3 Mayıs 1920 tarihinden 24 Ocak 1921 tarihine kadar görev yapacaktır.Bu oylamaların yapılmasında yaklaşık bir hafta sonra 2 Mayıs 1920’de “İcra Vekilleri Sureti İnithabına Dair Kanun” yayınlanarak Bakanlar Kurulu’nun 11 üyeden oluşacağı ve Vekillerin ancak milletvekilleri arasından seçilebileceği hükme bağlanır.

1 Şubat 1921 tarihinde ilan edilen yeni anayasada da hükümet şekli daha önceden de başlatıldığı üzere, Meclis Hükümeti olması yönünde düzenlenmiştir.Meclisin üstünde hiç bir güç olamayacaktır.Ancak bu kez Hükümet Başkanı’nın kim olacağı ve nasıl seçileceği Anayasa hükmü haline getirilmiş Vekillerin seçildikten sonra aralarından bir başkan seçmeleri ve bu başkanın da Başvekil olması hüküm altına alınmıştır. Meclis Başkanı ise, Meclisin Üstünlüğü Prensibi gereğince hükümetin de üstünde olacaktır.

1921 Anayası'nın hükümleri ile birlikte olağanüstü dönemler için belirlenen yol haritasın- da yürünmeye başlanmış olmaktadır.Şunun altı çizilmelidir ki; Bakanlar Kurulu’nun seçimi ve seçim şekline ilişkin Mustafa Kemal Paşa’nın yukarıda yer verdiğimiz önergesinde yer alan tüm hususlar kabul edilmediği gibi Kemal Paşa daha sonra Celalettin Arif Bey tarafından verilen önergeye tümü ile iştirak etmek zorunda kalmıştır.

Konu hakkında Seviğ hocamızın görüşleri şu şekildedir:“…Böylece hadiseler Ankara teşkilâtına "Bakanlıkların Muhtariyeti" adını taşıyan ve müşterek mes'uliyetin zıddı olan bir sistemi ilham eyliyordu. Yasama ve yürütme erklerini üstüne almış ve bu iki kuvveti nefsinde birleştirmiş olan B. M. M. kendisine seçtiği reisi seçeceği vekillerin de reisi kılıyordu…” ([13]).

24 Ocak 1921’de istifa eden hükümetin yerine görev yapan ve 11 bakanı bulunan Hükümet Başkanı ilk kabinede Savunma Bakanı olarak görev yapan Fevzi Paşa’dır. Bu kabine ve ondan sonra kurulan Meclis Hükümeti Kabinelerinde Fevzi Paşa, Cumhuriyetin ilanından önce kurulan son kabineye ise Hüseyin Rauf Bey Başkanlık yapmıştır.

Büyük Millet Meclisinin açıldığı tarihten Lozan Anlaşmasının imzalandığı Temmuz 1923’e kadar Milli Mücadelenin verilme nedeni olarak Devletin Payitahtının ve Sultanın esaret altında bulunmasına ve bunların kurtarılması gereğine sıklıkla vurgu yapılmış olmasına rağmen, dar kadroda bilinçli olarak söylendiğine inandığım mesela Meclisin açıldığı ilk hafta’da Hamdullah Suphi Bey’in konuşmalarında coğrafyadan bahsedilirken Memaliki Ali Osman yerine, Türkiye ibaresi kullanılmaya başlanmıştır. Benzer bir kullanımın 1921 anayasasının 3.maddesinde de görüyoruz: “ Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti Büyük Millet Meclisi Hükümeti ünvanını taşır. O halde artık Devlet-i Ali Osmanı da Halifeyi de kurtarmak gibi bir sorun kalmamıştır. Verilen Milli Mücadele ile kurtarılan ülkede yeni bir devlet ilan edilecek ve bu devlet de Cumhuriyet idaresi ile yönetilecektir.Yeni devlet Sevr’i imzalayan hükümet ile de devlet ile de tüm bağlarını kesmiş kendi yoluna gitmektedir.Bu nedenledir ki Büyük Millet Meclisinde cisimleşen millet iradesine sıklıkla vurgu yapılmaktadır.

III. Büyük Millet Meclisi Oluşturulması ve En Yüksek İrade Olarak Kabul Edilmesinin Arka Planını Oluşturan Dini Nedenler Nelerdir ?

Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan 1920 tarihinde Büyük Millet Meclisinde Hükümet Şekli ile ilgili teklifini sunarken Mecliste yaptığı konuşmayı büyük ölçüde yukarıda verilmişti. Bu satırlar arasında “mensup olduğumuz dinimiz bize kararlarımızı alırken bir mecliste tartışarak almamız gerektiğini emreder” dediğine bir kez daha dikkat çekmek isterim.Bu cümle eski tabiriyle alelıtlak, söylenmiş bir lafdan ibaret değildir.Bir bakıma Büyük Millet Meclisinin ve hükümet şeklinin belirlenmesinde rehber olan ideolojik temeli gösterir ki; hem Cumhuriyetin ilanına ve hem de hilafetin ilga edilmesine kadar gidecek süreçlerde esas belirleyici olanbu ideolojidir.O halde, daha sonraki süreçlerde özellikle hilafetin kaldırılması sırasında sıklıkla gündeme gelecek olan tartışmalara şimdiden ve daha yakından bakmamız gerekiyor.Büyük Millet Meclisinin açıldığı zaman parlamento içinde hatırı sayılı miktarda eğitimli insan ve din adamı olduğunu biliyoruz.Milletvekillerinin eğitim düzeyleri ve konularına hakimiyetleri yaptıkları konuşmalarda da kendini gösteriyor. Arapça ve Farsça’nın kelime vecümle bilgisi kusursuzdur.

Yeni devletin şekillenmesinde bu kadar etkili olan teolojik tartışmalara girdiğimizde ise; önümüze, heşeyden evvel İstanbul Darülfünun’unda Fıkıh Hocalığı yapmış olan, Osmanlı Meclisinde Ayan ve Mebusan Üyeliği, Büyük Millet Meclisinde 3 dönem milletvekilliği ve Adalet Bakanlığı yapan Muhammed Seyyid Bey’in irade ettiği görüşler gelmektedir. Seyyid Bey’in Mecliste yapılan müzakereler sırasında ifade ettiği görüşleri aslında ilk kez burada ifade edilmiş de değildir.Darülfünun Hukuk Şubesi’nde verdiği derslerin notları olan ve bugünkü Hukuk Fakültesi ders programına göre Hukuk Usulüne Giriş Dersleri diyebileceğimiz Medhal adlı kitabında İslam Hukuku açısından Hilafet konusuna genişçe yer vererek tartışmıştır([14]). Seyyid Bey;“Peygamberimiz etrafa valiler ve kadılar tayin edip gönderdikleri gibi, içtihat faaliyetinde de başkumandanlık vazifesini bizzat ve bilfiil îfa buyurdular.Bu ise, Müslümanlar üzerinde umumi tasarruf demektir ki, İslâmiyet’in siyasi yönüdür.  “Şerh-i Müsayere”de buna  “nübüvvet” üzerine “imamet” deniliyor ki bu da, zamanımız örf ve ıstılahına göre “hükümet” tâbirinden kastedilen mânadan başka bir şey değildir” diyor([15]). Bu değerlendirmeye göre halife, yönetim erkini elinde buluduran, yani iktidar sahibi oluyor([16]).

Böylelikle hilafet dünyevi işleri yerine getiren makam olarak tanımladığına göre halife de zorunlu olarak dünyevi bir kişilik olmaktadır;Seyyid Bey’e göre Hilafet Konusu 5 noktadan ele alınarak değerlendirilmelidir.“..Binaenaleyh, evvela hilâfeti târif ve izah, ikinci olarak hilâfetin kazanılma şeklini ve vekâlet akdi nevinden bulunduğunu, üçüncü olarak halifenin sahip olduğu umumi velayetin mahiyetini, dördüncü olarak halifeye itaatin vacipliğini, beşinci olarak kanun vaz’ında salahiyetinin kapsamını tafsilatlı olarak beyan edeceğiz”diyerek konuyu tartışmaya başlıyor.Bizim esas konumuz hükümet şeklinin belirlenmesi olduğuna göre, seyyid Bey’in Hilafet başlığı altında ele aldığı 5 unsurun tümünü burada tartışmamız gereksizdir. Ancak, birkaç noktaya değinmekte  fayda var.

Bunlardan birincisi halife ile millet arasında akit vardır ve bu akit bir vekalet ilişkisidir.İkincisi hiç kimsenin şahsen ve kendiliğinden insanların tümü üzerinde tasarrufa sahip olmak hakkını haiz olmaması nedeniyle halife olmak, ancak ümmetin seçimi ile mümkündür.Esas olarak vekil tayin eden, vekilini azletmek hakkına da sahip olduğu için, fıkıh kitaplarında beyan edilen sebep ve şartların gerçekleşmesi halinde halifenin kendisini vekil tayin eden millet tarafından vekâletten azli de mümkündür. Diğer yandan halifenin kanun koyma yetkisi vardır, ancak bu yetki sınırlandırılarak kullanılabilir. Herşeyden önce hazreti Şari’nin kurallarına uyulmalıdır,halifenin koyduğu kurallara uymak farz değildir ancak toplumsal düzenin tesisi için gereklidir.

Yukarıdaki bölümlerde değerlendirdiğimiz üzere Milli Mücadelenin millete dayandırılması ve milletin de bir Mecliste temsil edilmesi fikri nispeten kolay işlerdendir, zira, 1808’den beri verilen tüm mücadelelerde milletin temsilcilerinin yönetime iştirak ederek saltanat yetkilerini paylaşması amaçlandığından meclis fikrine ve pratiğine hakim bir halk zaten vardı. Oysa, Büyük Millet Meclisinin önünde Saltanat ve Hilafetin kaldırılması gibi iki büyük dağ daha vardı ki; devlet ile hanedanın bütünleşmiş olması nedeniyle saltanatın ilga edilmesinin devletin ilga edilmesi ile eşdeğer tutulacağı ve yaklaşık bin yıldır devlet ideolojisi olarak benimsenmiş olan İslamın ve onun temsilciliğinin millet ile aynileşmiş olması nedeniyle Hilafetin ilga edilmesi, İslamın ilga edilmesi anlamına geleceği algılarıydı.

Halk temsiline dayanan bir Cumhuriyetin kurulmasında ve hükümet şeklinin belirlenmesinde bu görüşler kitap, sünnet ve Türk tarihinde yaşanan pratiklerden verilen örneklerle geniş ölçüde tartışılmış,çeşitli fikirler dikkate alınmıştır.Bu tartışmalar hiç kuşkusuz ki İslam inancı açısından konunun nasıl ele alınması gerektiğine dair Ulemanın yaptığı tartışmadır.Mecliste bulunan ve mecliste bulunmayan din alimleri Hilafet ve Müslümanların Emiri kavramlarının ne anlama geldiğini uzun uzun tartışmışlar, bu tartışmalar içinde özellikle zamanın Adalet Bakanı olan Profesör Muhammed Seyyid Bey’in görüşleri ön plan çıkmıştır.Yukarıda belirttiğimiz ders notlarında ele aldığı Hilafet konusu zamanın Adelet Bakanı da olan Muhammed Seyyid Bey’in önüne de gelmiş, gerek bilim adamı gerekse kurucu iktidarın bu konulardan sorumlu bakanı olması itibarıyla kafalarda bir şüphe kalmamacasına açıklanmasını zorunlu kılmıştır. Muhammed Seyyid Bey görüşlerini muhtelif meclis toplantılarında de dile getirmiş olmakla birlikte konunun Kitap açısından nasıl ele alınması gerektiğini en derli toplu olarak 2 Mart 1924 tarihinde CHP gurup toplantısında yaptığı konuşmada dile getirmiştir ([17])([18]).

Seyit Bey Medhal’de ele aldığı gibi, yaptığı konuşmaya Hilafetin ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu açıklayarak Hilafetin devlet işlerinin yerine getirilmesi anlamına geldiğini ve uhrevi hiçbir manası olmadığını izah ile konuya başlar.  İslam Hukukunda Kuran ve Hadislerde yer alan Kamusal İşlerin İdaresine dair hususları ele alıp kendi ifadesi ile “Evvel-emirde şu ciheti arz deyim ki hilafet meselesi dini olmaktan ziyade dünyevi bir meseledir ve itikat meselelerinden değil millete ait hukuk ve mesalih-i amme cümlesindendir. İtikada taalluku yoktur.Vakıa itikadiyata dair teklif olunan asar-ı İslamiyede dahi bu meseleden uzun uzadı-ya bahsolunuyor. Fakat bu, hilafet meselesinin akaid-i İslamiyeden madud olduğu için değil, belki bu mesele etrafında sonradan hasıl olan birtakım hurafat ve efkâr-ı batılayı iptal içindir” diyerek İslam okulları içindeki Hilafet makamına kutsiyet izafe eden, hem genel Şia anlayışından ve hem de özel olarak İsmailiye mezhebinden ayırıp bugün kamu hukuku dediğimiz hukuk dalında konuyu nasıl ele almak gerekiyorsa aynı şekilde ele almaya başlar. Yine kendi ifadesi ile: “Muhterem Efendiler! Asıl kanun-ı din olan Kuran-ı Kerim'e müracaat ederseniz görürsünüz ki bizim şekl-i hilafet hakkında yani İslam hilafeti hakkında hiçbir ayet-i kerime yoktur.Kuran-ı Kerim emr-i hükümette yani idare-i memleket hususunda bize iki düstur gösteriyor.Birincisi; bugün âlem-i medeniyette cari olan kaide-ı meşverettir ki bunu Kuran bize bin üç yüz sene evvel vazetmiştir. O da "ve emruhum şûra bey-nehum" düsturudur”.Buna göre kamusal işlerin yerine getirilmesine karar verilirken konular tartışılarak karar verilmeli, meşveret edilmelidir.  O halde Kuran’da kamusal alanın işleyişine dair ilk düzenlemesi kararların alınma şekline ilişkin olmaktadır ki asıl maksat müslümanların iradesinin kamusal kararlara hakim kılınmasıdır.

Kamusal alanın düzenlenmesine ilişkin diğer husus yine hocanın kendi ifadesi ile “ Kuran'da zikrolunan ikinci düstur da ulü'l-emre itaat düsturudur. Kuran-ı Ke-rim'de "Etî'ullâhe ve etî'ur-resûle ve uli'l-emri minküm" ayet-i celilesi vardır.Manayı münifi, Allaha ve peygambere ve sizin içinizden emir sahibi olanlara itaat ediniz demektir”.Bu ilkenin varlığını da daha çok düzenin tesis edilmesi ihtiyacına istinat ettiren bir tartışma yapar.Sonra da; “..İşte idare-i memleket hususunda Kuran-ı Kerim'de bu iki ayetten başka bir ayet yoktur.Vakıa emânâtı yani memuriyetleri, vezaif-i hükümeti ehline tevdi etmek, hakk u adle riayet eylemek gibi hususata müteallik ayet-i Kuraniye vardır.Lakin bunlar doğrudan doğruya usul-i idareye müteallik değildir.İkinci derecededir”.diyerek Kuranın koyduğu ilkelerin bunlardan ibaret olduğunu ifade edip bunları açıklar. Yine Medhal adlı kitabında takip ettiği usule uygun olarak önce Halife’nin nasıl seçileceğine dair görüşlerini sıralar.“Evvelce de söylemiştim.Hilafet meselesi dini olmaktan ziyade dünyevi ve siyasi bir meseledir.Doğrudan doğruya milletin kendi işidir.Onun içindir ki nusus-ı şeriye-de bu mesele hakkında tafsilat yoktur.Halife nasıl tayin ve nasb olunur?Hilafetin şeraiti nedir?Herhalükârda ve her zamanda bir halife nasb ve tayin etmek millet üzerine vacib midir?gibi meseleler hakkında ne Kuran-ı Kerim'de, ne de ehadis-i nebeviyede bir sarahat yoktur. Efendiler, nazar-ı dikkatinizi celb ederim, tırnak kesmek, sakal bırakmak gibi en feri ve adab ve adata, umûr-ı sıhhiyeye müteallik meseleler hakkında birçok hadis-i şerifler varid olduğu halde halifenin nasıl nasb ve tayin edileceği, hilafetin şartlarının neden ibaret olduğu ve her zamanda halife nasb ve tayin etmek vacip olup olmadığı hakkında sarih ve kati hiçbir hadis yoktur. Bunun hikmeti nedir?Adab ve adata dair birçok hadisler varid olsun da niçin hilafet meseleleri hakkında sarih bir hadis-i şerif varid olmasın? Bu nazar-ı dikkati calib değil midir? Bunun sebebi şudur ki; hilafet öyle zannolunduğu gibi mesail-i asliye-i diniye-den değildir.Siyasi bir meseledir.Zamana, örf ve adete göre değişir. İcabat-ı zamana tabidir.Onun içindir ki risaletpenah efendimiz demin söylediğim hilafet meseleleri hakkında ihtiyar-ı sükut buyurmuşlardır”.

Bu açıklamasıyla Muhammed Seyyid Bey Hilafetin(=hükümetin) idelojik temellerinin islama göre ne olduğuna açıklık getirerek Büyük Millet Meclisi’nde siyasal sisteme dair bundan sonra alınacak kararların önündeki engelleri kaldırır. Şimdi, tartışma konumuz olan hükümet yapısının oluşması temellerindeki bir adım ötede duran diğer tartışmalara girmeden bir başka tarafa daha bakalım.O zamana kadar, Omnes Potestasa Deo (iktidarın kaynağı tanrısaldır) anlayışıyla gelen ortaçağ Batısında ilk ve sistemli olarak iktidarı dünyevileştiren düşünür Thomas Hobbes’tir. Hobbes 1651’de yayınladığı Leviathan adlı kitabında devletin ülkede yaşayan insanlar tarafından iradi olarak ortaya çıkarıldığını ve yönetenlerin meşruiyet kaynağının gökte değil yerde olduğunu söyler ([19]) ([20]).

Seyyid Bey yaptığı bu uzun konuşmada Hilafetin hukuki anlamının ne olduğunu da dile getirerek şöyle izah eder.“…hilafet bir nevi vekâlettir. Milletle halife arasında akdedilmiş olan vekaletten başka bir şey değildir.Millet müvekkil, halife onun vekilidir.Halife intihap ve ona biat etmek demek akd-i vekâleti icap etmek demektir.Bilirsiniz ki her akit, her mukavele tarafeynin icap ve kabulüyle münakid olur.İşte hilafet de bir akit ve bir mukaveledir. Hem de bütün fukahanın bi'l-ittifak beyanatı veçhile akd-i vekâlet nevindendir. Hakkında kaide-i vekalet ahkâmı cari olur.Çünkü efendiler, defaat ile arz etmiştim ki hilafet mahiyet-i şeriyesi itibariyle hükümet demektir. Bilirsiniz ki hazreti peygamber, bir taraftan ahkâm-ı şeriyeyi vazeder, teşri eder, diğer taraftan da bizzat o ahkâmı icra ederdi. Etrafa valiler, kadılar, kumandanlar nasp ve tayin eylerdi ve muharebelerde bizzat başkumandanlık vazifesini ifa ederdi.Hatta pek güzel bilirsiniz Uhud Gazası'nda yanağından yaralanmıştı.Bu ahval ise söylemeye hacet yok icra-yı hükümet demektir.Onun içindir ki hilafet de hükümet demektir.Fakat gerek asr-ı saadette ve gerek sonraları hükümet tabiri mustalah olmamıştı. Hükümet kelimesi lugatta hakim olmak, emir ve men etmek, hükmetmek demektir…”

Bu açıklamalarla hilafet konusu tamamen netleşmektedir.Bu günkü kavramlarla özetlemek gerekirse, halife; bizim seçerek kamusal düzenin sağlanması, kamusal işlerin yerine getirilmesi, adaletin dağıtılması ve kamu yararının gerçekleştirilmesi için kendi görevlendirdiğimiz yönetici ve/ya yöneticilerdir.Bizim şahit olduğumuz şekli ile despotizmi yücelten, yasallaştıran hilafetin algılandığı gibi değil,esasında toplumdaki her bir birey ile imzalanan tekil sözleşmelere dayanan teorik tartışmadaki şekli ile de oldukça hakkaniyetli bir yönetim modelidir diyebiliriz. Hilafet kavramının kullanılmaya başladığı ve devlet yapısının tekamül ettirilmesinden nerede ise 1200 yıl sonra sonra Avrupa’da milli devletlerin ortaya çıkmasıyla gündeme gelen toplumsal sözleşmelerde (anayasalar) her bir bireyin devlet yönetimine eşit düzeyde katılmasının temel bir hedef haline getirildiğini de aklımızda tutarak bir yandan toplumun birarada yaşaması düzenlenirken bir yandan da bireylerin yapmış oldukları vekalet akitleriile kendi temsilcilerini seçebildiklerini dikkate almalıyız.Yine de temsil mekanizmasının tesis edilmesi ile tartışma sona ermemiş, bu kez, her bir devlet gücünü elinde tutan kuvvetin birbirlerine karşı nasıl dengeleneceği ve çatışmacı bir güç yapısı yerine herkesin kamu yararını tesis ederken hangi ilkelere tabi olacağı gündeme gelmiştir.19. yüzyıl boyunca  yaşanan uzun tartışmalardan sonra,toplumsal sözleşmelerde kuvvetlerin birbirini dengelemesi için ayrılmaları gerektiği ve bunun anayasal bir ilke haline getirilmesinin zorunlu olduğu sonucuna varılmıştır. Bireyi öne alan bu ilkenin de istinat ettiği bir görüş var: tüm devlet düzenleri insanların eşit haklara sahip olmasına doğru evrilmek zorunda olduğu görüşü ki, bugün bile anayasa hukukçularının temel başvurdukaları kaynak olan Tocqueville tarafından dile getirilmiştir. İnsanların eşit haklara sahip olabilmesinin en önemli yolu da bireyin tüm sistemin odağına oturtulması ve bireylere tanınan kayıtsız-şartsız ve sınırsız fırsat eşitliğidir([21]).

Muhammed Seyyid Bey’in yapmış olduğu tartışmalara geri dönersek bu açıklamaların iki prensip üzerinden yeni  bir siyasal sisteme dönüştürüldüğünü görürüz. Kur’anın kamusal alanın düzenlenmesi için vaz ettiği bu iki ilkeye uygun olarak;

  1. İslam fıkhında hukukun kaynaklarından olarak kamul edilen icma ümmet ilkesi de dikkate alınarak kamusal işlerin yerine getirilmesi sırasında istişare edilmek üzere Büyük Millet Meclisi oluşturulmuştur.
  2. Toplumsal düzenin tesis edilmesi için Emir-ül Mümin’e itaat edilmesi emrince akit ile vekalet verilen temsilciler hilafet=hükümet işlerini deruhte etmelidirler.

O halde,oluşturulan temsilciler meclisi hem yasama ve hem de yürütme gücünü elinde bulunduracaktır. Ancak, bu iki ilkenin birbiri ile çatışmadan bir arada bulundurulup kamu yararının tesis edilmesi ve toplumsal düzenin bozulmadan bir denge mekanizması içinde çalışması şarttır.

Yukarıda kısmen satırlarımıza aktardığımız Seyyid Bey’in görüşüne göre bizim vekalet akdi ile temsilcilerimizi belirlediğimiz kurum Emir-ül Müminin veya bir başka ifade ile Hilafetin (hükümetin) bizatihi kendisi olmaktadır. Seyyid Bey ve arkadaşlarına göre kamusal işlerin her yönü ile tartışıldığı yer olan Meclisin şahsı manevisinde (tüzel kişiliğinde) hilafet makamı (hükümet) yer aldığından bu meclis, işlerin fiilen idaresi ile ilgili herhangi bir metodu belirleyebilir. Bu ilkeye uygun olarak belirlenen hükümet şekli ise geçirilen siyasi tarih sürecine uygun olarak parlamentodan hükümet çıkarılması şeklinde olmuştur.

Milli Mücadele süresince ve takibinde Cumhuriyetin ilanı ile belirlenen hükümet modelinin dayandığı siyasi tarih süreçler ile dini emirler bunlardır.

IV SONUÇ

Sosyal olayların incelenmesinde hiçbir olgu tarihi bağlamından ve içinde yerşerdiği ortamdan (coğrafya, kültür, din, sosyal yapı vs) koparılarak ele alınamaz, alınırsa olaylar arasındaki nedensellik ve anlamlılık ilişkileri kurulamaz.Yeni milli devletimiz kurulurken hem meclisin oluşturulmasında,hem de hükümet şeklinin belirlenmesinde o zamana kadar yaşanan siyasal tarih süreçleri ve dini bağlam etkili olmuştur. Dini bağlam ele alınırken yapılan tartışmalar sırasında Kur’an’ın ilgili Ayetlerinin hangi anlamlara gelebileceği araştırılmış ve bugün sıklıkla şahit oduğumuz üzere, eyyam yoluna sapılmadan,konular, iyi niyet ve açıklık kurallarına uygun bir şekilde analiz edilmiştir.Yapılan tespitlerden en önemlisi; tamamen içerik kaybına uğrayarak despotizme dönüşen hilafetin, hükümet etmek demek olduğu ve hükümet etmenin de dünyevi bir iş olduğunun belirlenmesidir. Diğer yandan, hilafet tartışılırken yönetilenlerle yönetenler arasında azlin sözkonusu olabildiği bir vekalet ilişkisinin varlığı tespit edilmektedir.Oysa bugün bile algısal manada iktidarın kutsandığına ve değişmezliğine sıklıkla şahit olmaktayız ki; bu algısallık kurumların bozulmalarına yol açarak toplumun tüm kesimlerine sirayet etmesine neden olmaktadır.Örneğin, siyasal partilerimiz, anayasamızda belirtildiği üzere,demokrasiyi günlük hayata aktaran kurumlar olarak, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olmaktan çok, partililer ile parti başkanı arasında mürit-şeyh ilişkilerinin kurumsallaştığı yapılara dönüşmektedir.Cumhuriyetimizin kuruluşu sırasında toplumun sahip olduğu rasyonel akıl ve rasyonel tercihlerin yaşamakta olduğumuz dönemden daha geride olduğunu iddia edemeyiz. O halde, rasyonel akıl gereğince toplumuzun yönetilmesi için vekalet verdiğimiz yöneticilerimizi değerlendirirken bakmamız gereken açı da ülkenin kimin tarafından değil, nasıl yönetildiğinin sorgulanması olmalıdır ki; kuruluş yıllarındaki Hükümet şeklinin belirlenmesi sırasındaki sorgulama da bundan ibaret olmuştur. Hem de oldukça sıkı bir sorgulama ile.

 

Genel Kaynakça

  1. SEVİĞ, Vasfi Raşit, Ord. Prof. Dr. 23 Nisan 1919’dan Nisan 1924’e Kadar Anayasa Hareketleri
  2. EZHERLİ, İhsan TBMM (1920-1998 ve Osmanlı Meclisi Mebusanı TBMM Kültür ve Sanat Yayın Kurulu Yayınları no 54 Ankara 1998
  3. TBMM Zabıt Ceridesi Cilt 1
  4. Atatürk, Kemal Mustafa Nutuk, İstanbul 1961
  5. Atatürk, Kemal Mustafa Nutuk Yakamoz Yayınları, Kaynak Kitaplar No 22 İstanbul 2016
  6. Muhammed Seyyid Bey, Usul-ü Fıkıh-Medhal İstanbul 1333, Transkripsiyon ile tıpkı basım Düşün Yayıncılık, İstanbul 2010.
  7. Muhammed Seyyid Bey, Hilafetin Mahiyyeti Şer’iyyesi  2 Mart 1924 1923-1924 CHP Gurup Toplantısı Tutanakları
  8. METE, Osman Nuri İslam Hukuku ve Postmodernizm. Blog Yazısı.
  9. KARA, İsmail Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi 1 Metinler Kişiler Dergah Yayınları İstanbul İstanbul 2014
  10. Hobbes, Thomas  Leviathan, Çeviren: Semih Lim, İstanbul Yapı Kredi Yayınları 1993. 
  11. De Tocqueville, Alexis Democracy in America,  Çeviren İhsan Sezal-Fatoş Dilber Yetkin Yayınları Ankara 1994

 

 

([1])Seviğ, Vasfi Raşit, Ord. Prof. Dr. 23 Nisan 1919’dan Nisan 1924’e Kadar Anayasa Hareketleri adlı Makale

([2]) Ezherli, İhsan TBMM (1920-1998 ve Osmanlı Meclisi Mebusanı TBMM Kültür ve Sanat Yayın Kurulu Yayınları no 54 Ankara 1998 s.6

([3]) Yapılan seçimler iki derecelidir.Önce belli sayıdaki bir ikinci seçmen Milletvekili adayı olacaklara oy vermek üzere birinci seçmen olarak seçilecek daha sonra bu birinci seçmenler de milletvekillerinin kimler olacağına karar verecektir.Daha sonraki meclis zabıtlarından anlıyoruz ki, Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin yanında yerel yöneticiler ve Valiler de bu seçimlerin gerçekleştirilmesinde etkin bir rol almıştır. Milletvekilleri Ankaraya gelirken yanlarında bir tutanakla birlikte mazbata ile gelmişler, seçilen bazı milletvekilleri milletvekili olmayı Kabul etmedikleri için ikinci sıradaki en çok oyu alan temsilci vekil olarak Ankara’ya gelmiştir. Bu nedenle tetkik heyetleri milletvekilleri ile birlikte getirilen evrakları inceleyerek bir bakıma seçimin meşruiyetini bir kez daha tasdik etmiştir.

([4]) TBMM Zabıt Ceridesi Cilt 1 Birinci İctima Birinci Celse Sayfa 2

([5]) Atatürk, Kemal Mustafa Nutuk, İstanbul 1961 Cilt 1 s. 421

([6]) Atatürk, Kemal Mustafa Nutuk Yakamoz Yayınları, Kaynak Kitaplar No 22 İstanbul 2016 s.249

[7]TBMM Zabıt Ceridesi 24.4.1336 İkinci İctima 3. Celse Sayfa 30-38’den günümüz Türkçesi ile özetlenmiştir.

([8]) TBMM Zabıt Ceridesinde bulunan bu dipnot aynen şu şekildedir.

 

“Bu takririn aslı 3 numaralı kanun dosyasında bulunamamıştır, fakat büyük nutkun ikinci cildinin 4 ve 5 nci sayfalarında söyle bir ifade ve kayıt mevcuttur: Bu takriri, bugün gözden geçirecek olursak orada esaslı umdelerin tesbit ve ifade edilmiş olduğunu görürüz. Bu umdeleri, müsaade buyurursanız burada tebarüz ettirerek sayacağım: 1. Hükümet teşkili zaruridir. 2. Muvakkat kaydiyle bir Hükümet Reisi tanımak veya bir Padişah kaymakamı ihdas etmek kabili tecviz değildir. 3. Mecliste mütekâsif iradei milliyeyi, bilfiil mukadderatı vatana vâzıülyed tanımak umdei esasiyedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin fevkinde bir kuvvet mevcut değildir. 4. Türkiye Büyük Millet Meclisi teşriî ve icrai salâhiyetleri camidir. Meclisten tefrik ve tevkil edilecek bir heyet umuru Hükümeti rüyet eder. Meclis Reisi, bu heyetin de reisidir.”

([9]) TBMM zabıt Ceridesi Cilt 1 Sayfa 55

([10]) TBMM Zabıt Ceridesi Cilt 1 Sayfa 56

([11])TBMM Zabıt Ceridesi Cilt 1 Sayfa 56

([12])İsmet Paşa’nın Genel Kurmay Başkanlığına tayin edilmesine bazı komutanlar itiraz ederek Kemal Paşa’ya durumu iletirler.

([13])Sevig, agm.Sayfa  2

([14])Muhammed Seyyid Bey, Usulü Fıkıh Medhal İstanbul 1333, s. 102, Transkripsiyon ile tıpkı basım Düşün Yayıncılık, İstanbul 2010.

[15]Seyyid Bey Medhal, s. 100

([16]) Hilafet Konusunun tüm yönü ile tartışıldığı İsmail Kara’nın 6 ciltlik Hilafet Risaleleri’ni de burada ayrıca zikretmek lazım. Ancak biz, konumuzu;ağırlıkla benimsenen Seyyid Bey’in görüşleri etrafında değerlendirdik.

([17]) Muhammed Seyyid  Bey, Hilafetin Mahiyyeti Şer’iyyesi  2 Mart 1924 1923-1924 CHP Gurup Toplantısı Tutanakları

[18]Bu konuşma İsmail Kara tarafından yazılan Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi adlı çalışmasının birinci cildinde aynen yer almıştır. s. 233-273

([19]) Thomas Hobbes, Leviathan, Çeviren: Semih Lim, İstanbul Yapı Kredi Yayınları 1993.

([20]) Bu konuda bir başka yorum için Mete, Osman Nuri İslam Hukuku ve Postmodernizm.

“…Seyyid Bey Medhalde, çok daha eski bir kaynağa, Maverdi'nin (974-1058) El-Ahkamu's Sultaniyesi'ne atıf yaparak bunu söylüyor. Şu kadar ki;Maverdi'nin o günkü durumu meşrulaştırmaya çalışan ve genel olmayan önerileri de vardır. Peygamberimizin torunlarının ve yakın akrabalarının ve yakın arkadaşlarının bile iktidar mücadelesi içinde katledildiklerini hatırlarsak bunun ne kadar "dünyevi" görüldüğünü de takdir edebiliriz. Hazreti Muaviye'nin ilahiyatçılarca; hukuk, siyaset bilimi gibi diğer sosyal bilim disiplinleri ihmal edilerek yapılan topal ve sakat eleştirilere uğrayan davranışı, aslında o zamanki insanlığın ortak müktesebatına yapılan bir atıftır. Nihayetinde Osmanlılar da Selçuklular da İslam Hukuku sınırları içine ilişkide oldukları toplumlardan kurallar ve kurumlar almışlardır…”

 

([21])De Tocqueville, Alexis  Democracy in America s. 17-30  Çeviren İhsan Sezal-Fatoş Dilber Yetkin Yayınları Ankara 1994

Dr. Aslan Yaman

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Misafir Yazar

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya   - 08-04-2021

Tek Çin, Tek Rusya, Tek Sırbistan…?

Dışişleri Bakanımız, Çin Dışişleri Bakanı'na Türkiye'nin tek Çin ilkesine bağlı kaldığını söylemiştir. Tek Çin ilkesinin anlamını ve kapsamını benzer örnekler üzerinden kurcalayalım: Mesela,