< < Hangi Osmanlı’yı İstiyorsunuz?


Hangi Osmanlı’yı İstiyorsunuz?

Yazan  23 Ağustos 2020

Türk tarihi hemen her sayfası ile destan olacak özelliklere sahiptir.

Ciddi bir devlet anlayışı, geleneklere ve ahlaki değerlere önem vererek yaşama, inançlarına sahip çıkma, başkalarına karşı müsamahakâr davranma alışkanlığı ve kahramanlarına saygı göstermek gibi ulvi kavramlar dikkate alındığında saygı duyulması gereken bir milletin çocukları olduğumuzu, hatırımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Kökleri Etrüsk’lere, İskit’lere, Hun’lara, Göktürk’lere, Avar’lara, Hazar’lara, Karluk’lara, Türgeş’lere dayanan Selçuklu ve Osmanlı ile devam eden nihayet Türkiye Cumhuriyeti ile taçlandırılan bir ulusun nesilleri olarak böylesine hasletleri taşımanın çok ağır bir vazife olduğu bilinen bir gerçektir.

Gelin görün ki, son yıllarda yaşadığımız dehşet verici olaylar, insanların birbirlerini insafsızca suçlamaları, halkı bölük pörçük etme çabaları, Türk’lüğü aşağılama uğraşıları, İslam’ın saldırılara uğraması, Türk büyüklerine hakaretler, kültür anarşisi ve eski değerlere karşı takılınan tavır, yabancı hayranlığı ve batılı olmak için yanıp tutuşan bir ekalliyet... Bizleri bu duruma getiren iki önemli sebebi en kısa zamanda ortadan kaldıramazsak endişem odur ki, ırmaklar vadinin kayalarını daha derin bir biçimde aşındıracaktır. Zira asırlar, aktıkları yataklarda derin vadiler açan ırmaklar gibidir. Hızla geçen zaman içinde bir bakarsınız ırmaklar üzerinden geçtiği kayaları aşındırıp gitmiş. İlki, Misak-ı Milli sınırları içinde ve dışında yaşayan her Türk vatandaşına Türk tarihi, kültürü ve Türk vatandaşlığı bilincinin yeniden doğru ve yalın bir biçimde öğretilmesi, ikincisi, bu ülkenin yoksulluktan kurtarılmasıdır. Milletler hayatiyetlerini soylarına sahip çıkmaya, dillerini terk etmemeye, topraklarını savunmayı, geleneklerini korumaya, inançları ile yaşamalarına ve ülkülerine borçludurlar.

Son dönemlerde bir Osmanlı aşkı aldı başını gidiyor. Belli bir kesim bir Osmanlı Mucizesinin peşine takılmış gidiyor… Siyasete yön verdiklerini sananlar ve kendilerini dinci kabul eden kesimin dillerine pelesenk olmuş görünüyor. Bu insanlar Osmanlı’nın manevi yapısına o kadar çok zarar veriyorlar ki, kelimelerle anlatmak çok zor… Osmanlı’yı geri çağırmanın sebebi nedir? Türk tarihini çok iyi bilen ve Ilımlı İslam modelini Türk’ler aracılığıyla tüm İslam Dünyasına yaymağa çalışan batılılar düşündüklerinin meyvelerini toplamaya başladıklarını sanmaktadırlar. Mezhepler, tarikatler, cemaatler, meşrebler, dinci gruplar iktidara verdikleri desteğin kendilerine geri dönüşü konusunda çok ciddi kazanımlar elde etmişler ve neticede 15 Temmuz hain kalkışması meydana gelmiştir. Türkiye’de %10’lar civarında olan bu örgütlü yapılar ülkeyi yönetmek zihniyetinde olduklarını da saklamamaktadırlar. Bu sebeple de İslam’ı tüm kural ve kaideleriyle devletin her kademesinde hayata geçirdiğine inanılan Osmanlı’yı geri çağırmaktadırlar. Şunu açıkça ifade etmek gerekirse, Osmanlı, eski gelenekler, töreler, örfler ve kurallar üzerine yenilerini koyarak ve İslam inancını da buna katarak yepyeni bir insan, felsefe ve ideoloji ortaya koymuştur. Osmanlı her ne kadar İslam’i akidelerin ve İslam Hukuku’nun ağır bastığı bir sistemle yönetilmiş gibi görünse de, hiçbir zaman katı şeriat kuralları uygulanmamıştır. Zira tebaa içinde değişik ırk, dil, din, mezhep ve milletten insanlar vardı. Ayakta kalabilmek için her insana, anlayışa adil davranmak mecburiyetindeydi. Ne var ki, bu noktada Osmanlı’nın zaaflarını da söylemek de gereklidir. Prof. Dr. H.İNALCIK DEVLET-İ ALİYYE (Klasik Dönem) adlı eserinde Osmanlı’yı tüm ayrıntılarıyla anlatırken şu görüşlerini aktaralım: ’’Kul (gulâm) sistemi Osmanlı devlet idaresinin temel kurumlarından biridir. Sarayda ve devlet hizmetinde kullanılmak üzere kölelerden gençler yetiştirilmesi yöntemi Osmanlılara, Orta-Doğu İslâm devletlerinden gelen eski bir gelenektir… Osmanlı idaresi, kendi tebaası Hıristiyan halkından aynı amaçla çocuk toplama yöntemini geliştirmiştir. Devşirme oğlanı denilen bu çocuklar, esir sayılmazdı. Devşirme, Osmanlıların kul sistemine getirdikleri önemli yeniliktir.’’ Sayın İnalcık, yolsuzluklara bulaşan devlet yöneticilerinin yolsuzluklarını kaldırmak için adâletnâmeler yayınladığını ifade ederek şu görüşleri dile getirmiştir. ’’…Anadolu Beylerbeyine, sancak beylerine, kadılara 1595’te III. Mehmed’in cülûsunda gönderilmiş olan adâletnâme, ilk defa imparatorluğun içine düşmüş olduğu kargaşayı ve yaygın hale gelmiş yolsuzlukları, alışılmamış bir dille ifade eden ve aykırı hareket eden görevlileri şiddetli cezalarla tehdit eden bir adâletnâmedir.’’

Şimdi bu noktada sorulması gereken soru şudur: Geri Gel Osmanlı diyenler, Osmanlıcığı Türk Devleti’nin asli unsuru gibi görenler, İslam’ın kılıcı kabul edenler, cihad isteyenler, bir Osmanlı mucizesi arayanlar acaba hangi Osmanlı’yı istemektedirler?

Padişaha biad eden ve adâletnâmelerle yönetilen bir Osmanlı mı istemektedirler?

16 Ağustos 2020 günü bir televizyon kanalında GS Lisesi Müdürü Sayın Prof. Dr. V. ENGİN ve Boğaziçi Üniversitesi’den genç bir akademisyen Dr. H. PABUÇÇULAR’IN söyleşisini setrettim, dinledim. Adalar Denizi’nin statüsünü, 12 Adanın Yunanistan’a nasıl verildiğini, Osmanlı’nın son dönemini, Adalar sorununun ne şekilde çözüleceğini ve Doğu Akdeniz’deki gerilimin sebebini tarihi kaynaklara dayanarak, bilimsel en önemlisi de milli bir ruh ve de herkesin anlayacağı bir dille anlattılar, söyleşiyi sonuna dek izledim. Ülkenin son yüz yıllık tarihini alt üst etmek isteyenlere adeta bir tokat gibiydi ortaya konan fikirler. Bu söyleşinin ardından Osmanlı aşkı ile yanıp tutuşanlardan bir yazarın kitabına yeniden göz atıp nereden nereye savrulduğumuzu incelemeye başladım. Okuduğum kitaptan çok kısa alıntılar yaparak yorumu okuyucuya bırakmanın faydalı olacağını düşünmekteyim. ’’Osmanlı mucizesi denilince Macaristan’daki sarıklı kadıdan tutun da Somali’deki esmer-fellaha, Cezayir’deki aksakallı deniz gazisinden Adriyatik’teki uyanık Raguzalı tüccara, Selanik’teki bıyıkları yeni terlemiş Mevlevi müridinden Süleymaniye’nin inşaatında çalışan Kayserili taşçı ustasına… Oysa benim gibi Osmanlı’nın henüz bitmediğine, yaşayan bir hadise olduğuna, hatta bugünkü sorunlarımıza da çözüm sunabilen bir kaynak olduğuna inanıyorsanız, manzara tamamen değişir… Mesela Karlofça Antlaşması bize daima bir utanç sayfası olarak okutuldu kitaplarda… Osmanlılık şeref ve namusunu sonuna kadar korumak için mücadele vermiştir Karlofça’da. Yenildikten sonra oturduğumuz Karlofça masasından başımız dik kalkmışken, Yunanlıları denize döktükten sonra galip sıfatıyla oturduğumuz Lozan masasından içimiz buruk ayrılmışızdır. Bakmayın siz ona zafer denilmesine. Bu başarısızlıkları örtmek için kullanılan bir kılıftan, bir propagandadan başka bir şey değildir.’’ (M. Armağan/Geri Gel Osmanlı). (Karlofça Andlaşması ile Macaristan tamamen Avusturya’ya, Mora Venediklilere, Kamaniçe merkezli Podolya Eyaleti Lehlere ve 1700 yılında yapılan ilave İstanbul Andlaşması ile de Azak Ruslara teslim ediliyordu. Karadeniz Osmanlı Gölü olmaktan çıkmış ve Avrupa’daki hâkimiyet tamamen kaybedilmiştir. A. AKGÜNDÜZ/Bilinmeyen Osmanlı/Sayfa 207)

Yıllarca camilerin önünden geçmeyen, İslam’a uzaktan bile bakmayı gericilik olarak kabul eden, hayatı boyunca alnı secde görmemiş, dini afyon kabul eden, bırakın vakit namazlarını Cuma namazlarında bile birkaç bin kişinin doldurduğu görkemli camilerde bu dönem camilerin dışının da namaz kılanlarla dolu olması hangi ulvi düşünceyle açıklanabilir? Bu riyakârlığın sebebi nedir?

Unutmayınız ki, Tanrı temiz ellerin ve kalplerin duasını kabul eder.

Babamın kitapları arasında bir kitaba rastladım.’’Osmanlı İmparatorluğunda Maktul Vezirler/Ziya Şakir/1944’’ Kitapta 33 vezirin katli anlatılıyor. Hüzün dolu satırlar. Daha sonra çıkan yayınlarda ise 10 Temmuz 1453’de idam edilen Çandarlı Halil Paşa’dan 8 Mayıs 1884’de boğdurulan Mithat Paşa’ya kadar geçen 431 yıl içinde 45 sadrazamın öldürüldüğü bilinmektedir. Yani her 9,5 yılda bir sadrazam padişahların emirleriyle hayattan koparılmıştır. Padişahların akıbetlerine gelince; 623 yılda 36 padişahtan 14’ü tahttan indirilmiş ya da boğularak öldürülmüştür. Ne kadar iç açıcı bir tablo değil mi? Şayet bunlar Devlet-i Aliyye için yapılmışsa İslam adaletinin sesi acaba neredeydi? Diğer taraftan Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kanunnamesinde yer alan ’’… Her kimseye evlâdımdan saltanat müyesser ola karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir.’’ Ayrıca kanunnamede bulunan “ebedü’l-abad mamulün bih” ifadesiyle kanunların ebediyen uygulanması emredilmektedir. Ne var ki 1603 yılında Padişah olan I.Ahmed 150 yıldır süregelen kardeş katli fetvasını ortadan kaldırıp saltanata aileden en büyüğünün veya doğru yolda (’’ekber erşed’’) olanın kuralını koyarak Osmanlı’ya insani ve İslam’i bir huzur kazandırmıştır. Yüzyıllarca süren kardeş katli meselesini İslam Hukuku açısından değerlendiren A. Akgündüz’ün şu görüşleri okuyucunun değerlendirmesine bırakmaktayım. ’’ Kardeş katli meselesi birinci şer’i kaynağı, her hukuk nizâmında bulunan devlete isyan suçudur… Bu isyan suçunun cezasının da idam cezası olduğunu fetvalarında açıklamışlardır… Netice olarak bağy (Devlete İsyan) suçunu işleyen Padişahın kardeşi de olsa, eğer suçun unsurları tahakkuk etmişse, gereken cezayı vermek elbette şer’idir.’’

Osmanlı’yı çağıranlar siz böyle bir Osmanlı mı istiyorsunuz?

Osman Bey döneminde 16.000 km2’yi bulan Osmanlı toprakları, Fatih Sultan Mehmed Han devrinde 2.214. 000 km2’ye, Yavuz Sultan Selim Han döneminde 6.557.000 km2’ ye, Kanuni devrinde 14.893.000 km2’ye ve III. Murad döneminde de 19.902.000 km2’ye yükselmiştir. Şüphesiz ki aradan geçen 296 yılda kurulan imparatorluğa ve bunu sağlayanlara büyük saygı duyulmalıdır. Ne var ki, bu topraklar Padişah II. Mustafa devrinde 26 Ocak 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması ile yavaş yavaş kaybedilmeye başlanmıştır. Aslında 1606 yılında Zitvatorok Antlaşmasıyla Osmanlı’nın Avrupa’daki ilerleyişi artık sona ermiş oluyordu. Etki alanları ile birlikte 24 milyon km2 olan imparatorluğun toprakları 1699-1914 arasında tahminen 20 milyon km2 küçülmüştür. 1914 yılına kadar, Kırım 1774, Mısır 1805, Tunus 1811, Yunanistan 1821, Cezayir 1830, Hersek 1877, Bulgaristan-Romanya-Bosna-Karadağ-Kıbrıs-Girit 1878, Sırbistan 1882, Libya 1911, 12 Ada- Rodos-Arnavutluk 1912, Makedonya (1912-13) Osmanlı’dan ayrılmıştı. 1914 yılı ile-30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi arasında da yaklaşık 3,2 milyon km2 daha toprak kaybı olmuştur. 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşmasıyla da imparatorluğa bırakılan toprak parçası yaklaşık 300 bin km2’dir. Ne var ki, 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşması ile Türk Devleti elinden alınan toprakların büyük kısmını geri almıştır. Şimdi Osmanlı diye yanıp tutuşanlar 20-24 milyon km2’lik bir ecdat toprağını, evlad-ı fatihan’ı terk edip 623 yılda elden çıkarıp burada bugün için kurulan 45 devletin, (etki alanlarındakilerle beraber 64 devlet) kurulduğunu ve yaklaşık 300 bin km2’ye sıkıştırılıp yok edilmek istendiğini hatırlıyor musunuz?

Sonra bir adam geliyor, skolastik düşünceden, batıldan, hurafeden uzak, bilim ve fene inanmış toplumun refahı için medeniyetle barışık, çağdaş Türkiye için hayatını veren ikincisi asla gelmeyecek olan bir abide adam, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK elinin tersi ile Sevr’i itiyor ve Türk Devleti’nin geleceğini inşa edecek bugünkü toprakları Lozan Antlaşması ile emperyalizm elinden alıyor. Yaşasaydı neler olurdu acaba?

Osmanlı’yı çağıran ekalliyet hangi topraklarda yaşamak istersiniz? Niçin 24 milyon km2’yi kaybedenlerle ilgili bir sorununuz yok?

Şimdi gelelim Osmanlı aşkı ile yanıp tutuşanların niçin öyle bir arzunun peşinden koştuklarına…  HİLAFET Mİ? ŞERİAT MI? TARİKAT MI?  CEMAAT Mİ? MEŞREB Mİ? PADİŞAH MI? Yoksa hepsi ve daha fazlası mı? Bu noktada ayrıntılı bir şekilde Osmanlı hukuku ve devlet yapısı ve yönetimi hakkında bilgi vermek, yorum yapmak tarihçilerin görevi olduğu için kısa bilgiler vererek Osmanlı’nın niçin çağrıldığını açıklamaya çalışacağım. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti Türk-Müslüman bir devlettir. İslam’i bir hukuk düzenine sahip olup bu hukukun gerçek sahibi Allah iradesiyle vücut bulmuştur. Osmanlı hukuk sistemi kaynaklarına göre şer’i hukuk (şer’i şerif) ve Örfi hukuk (kanun-ı münif) olarak ikiye ayrılmıştır. Bu konuda Prof. Dr. A. Akgündüz’ün görüşleri ile konu hakkında bilgiler vermeye çalışalım. ’’… Asli kaynaklarla sâbit olan şer’i hükümlerin kanun koyucusu Allah ve Resûlüdür. Bu hükümler, hiçbir şahıs veya müessesenin tasdikine gerek olmadan bütün Müslümanları bağlar. Yani sultân ve halife de dâhil, bütün mü’minler, mezkûr hükümlere ittiba’ etmekle mükellefdirler. Şer’i hukukun esaslarını fıkıh kitapları tedvîn eylemiştir… Kur’ân veya Sünette açık bir hüküm bulunmadığı için içtihâd ile sâbit olan içtihâdî hükümlerdir…’’

Peki, İslam Hukuku’nun dayanağı olan şeriat nedir? Şeriatı kısaca dini hukuk ve ahlak kuralları olarak tanımlayabiliriz. Şeriatın İslam olduğunu kabul eden bir anlayışa göre şeriat Kur’an’dan ve hadislerden meydana geldiği ve ezelden ebede kadar devam edecek bir dünya düzenidir. NAHL SURESİ 90. AYET’te insanlara ’’Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Tutasınız diye size öğüt verir.’’ deniyor. İşte şeriatın en önemli kuralları burada açıkça dile getiriliyor. Zira bu kurallar insanlara doğru yolun ne olduğunu açıkça göstermektedir. Ancak geçen zaman içinde yöneticiler toplumsal olayların çözümünde karşılaşılan önemli sorunların halledilmesinde Hz. Muhammed’e ait olmayan hadis ve sünnetlere İslam fıkıhçıların başvurması şeriatın muhtevasını adeta darmadağın etmiştir. Açıkçası Arap toplumunun gelenekleri, adetleri, kültürü dininin kuralları gibi gösterilmeye başlanmıştır. Kur’ân’da asla yer almayan hurafeler, Allah ile kul arasındaki ilişkilerin yeni kurallara bağlanması, sanat düşmanlığı, kadına uygulanan şiddet (recm), gibi konular vd. bunlar arasında sayılabilir. ALLAH’ın emirlerini tahrif eden Emevi şeriatına biad etmekten kurtulmak İslam’ın en önemli görevidir. Emevi’lerin Arap olmayan Müslümanlar’a karşı kullandıkları ’’Mevâli’’ ifadesi günümüzde de geçerliliğini korumakta olup Türk’ler günümüzdeki tüm Arap’lar için mevâlidir. Bu Emevi’ler ki, Kerbelâ katliamını gerçekleştiren, Medine’yi ve Mekke’yi kuşatan, Muaviye tarafından halifeliği saltanata çeviren, İslam’a bugün içinden çıkılamaz sorunlar bırakan bir topluluktur.

Osmanlı’yı çağıranların istedikleri şeriat mıdır? Şeriatsa hangi şeriat?

Bu noktada çok kısa olarak padişahların tarikat ve dergâh ilişkilerine değinmenin yerinde olacağı kanaatindeyim. Aşiretten imparatorluğa uzanan Osmanlı’da bir sistemin kurulması, kurumsallaşması, devletin işleyişi, bir ideolojinin belirlenmesi ve neticede cihan imparatorluğunun ortaya çıkmasında devlet-din-tarikat ilişkilerinin önemli rol oynadığı inkâr edilemez bir gerçektir. Kuruluş devri ve sonrasında Şeyh Edebali, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Ahî Evren, Şeyh Ebu’l Vefa, Akşemseddin, Molla Hüsrev, S. Konevi, A. Mahmut Hüdaî, gibi ilmi ve manevi değerlere önem veren insanların fikirleri  imparatorluğun yıkılışına kadar geçen altı asır içinde devletin dirliği ve düzeni için bir çimento vazifesi gördüğü asla unutulmamalıdır. Ancak 623 yıl içinde görev yapan 36 padişahın çoğu İslam Birliği düşüncesinden yola çıkarak bir ideali gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Ne var ki, imparatorluk içindeki soy, mezhep, tarikat, cemaat, meşreb, şeriat anlaşmazlıkları, kavgaları, bir taraftan, diğer taraftan da yükselen ve Osmanlı’da çok çekmiş olan Hıristiyan Batının bu sorumsuzlukları iyi değerlendirmesi imparatorluğun sonunu getirmiştir.

Tarikat mensuplarının toplanıp törenler düzenledikleri, ibadet yaptıkları dergâhlar dini, ilmi ve sanat sohbetlerinin yapıldığı zamanın adeta birer eğitim kurumu olarak devleti yönetenleri etkilemişlerdir. İşte bu hayat tarzı padişahları etkilemiş hemen hepsi bir tarikata mensubiyet şuuru ile düşünmeye başlamış, tarikat şeyhlerine büyük saygı göstermiştir. Ne var ki, buradaki en önemli husus tarikat şeyhlerinin siyasi konulara müdahale etmemeleridir. Zamanımıza kadar gelen bu tarikatler içinde padişahların teveccüh gösterdiği tarikatler Halvetî, Nakşî, Mevlevî ve Kâdiri tarikatleridir (Bu konuda birçok akademik çalışmanın yapıldığı dikkate alındığında meselenin bu çalışmaların takip edilmesiyle daha gerekli ve yeterli bilgiye sahibi olunacağı muhakkaktır).

30 tarikat ve yaklaşık 400 tarikat kolunun bulunduğu hangi tarikatın, cemaatin, meşrebin yönetimde olmasını istersiniz? Nakşî, Nurcu, Mevlevi, Kadiri, Halveti, Bayrami, Rufai, vd…

2007-2011 yılları arasında ’’Tarih Yapan Türk’lerin Yalnızlığı’’ adlı bir çalışma ile Türk Tarihini daha iyi ve daha yakından öğrenmeyi amaçlamış ve bu çalışmayı tamamlamıştım. İşte o çalışma sırasında aşağıdaki bilgiye ulaştığımda hem şaşırmış hem de bugüne dek hangi sebepten ötürü bu nesillere öğretilmemişti diye de hayıflanmıştım.

’’1057’de Büveyhoğulları’nı Bağdat ve Kuzey Irak’tan çıkaran Tuğrul Bey Abbasi Halifesi’ni kurtararak İslam liderliğinin artık Türk’lerin eline geçtiğini bütün dünyaya ilan etmiştir. Diyarbakır, Cizre ve Sincar’ı alan ve Mervanoğulları’nı Selçuklu Devleti’ne bağlayan Tuğrul Bey,  Bağdat’a geldikten sonra halifeden dini yetkilerinin dışındaki bütün yetkilerini istemiş, halife bunu kabul etmiş ve Tuğrul Bey’i Türk’lerin ve Müslümanlar’ın Sultan’ı ilan etmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, ilk defa dinin devlet işlerinden ayrıldığı bir düzenlemenin yapıldığıdır. Tuğrul Bey resmen din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını gerçekleştirmiş, böylece bu anlayış ileri tarihlerde insan hayatının değişiminde önemli rol oynamıştır. Abbasi Halifesi adeta Selçuklu’ya şeyhülislam görevini yapmıştır. Dikkat edilirse sadece bu olay bile Türk’lerin insanlık tarihine yaptıkları müspet katkılardan biridir.’’

Hilafet, Halife konusu da sıkça önümüze getirilen ve toplumun çoğunluğunun pek itibar etmediği anlamsız ve ülkenin çalışma gücünü şevkini oyalamaya matuf bu meseleye de kısaca değinelim. Sn. A. Akgündüz kitabında aynen şunları yazmaktadır: ‘’İslâm hukukunda icranın başı olan şahıs için üç unvan zikredilmektedir; Halife, emîr’l-mü’minin ve imam. Hilafet, aslında bir kimseye halef olmak, onu temsil etmek demektir… Bu ünvanı taşıyan âmme müessesi yani hilâfet ise, değişik şekillerde tarif edilmiştir. ‘Hz. Peygamberin halefi olarak dinî ve dünyevi meselelerde bütün Müslümanları temsil etmek; Müslümanlar üzerinde umumi tasarruf hakkına sahip olmak yetkisi’ Yani kısaca Müslümanların devlet reisliği demektir… Halife olmanın bazı şartları vardır. Osmanlı tatbikatında kendisine uyulmayan ve en çok tartışmalı bir şartı da halifenin Kureyş kabilesinden olması şartıdır.’’  Ancak, Yavuz Sultan Selim’den itibaren halife unvanını alan padişahların Hz. Muhammed’in yolundan gittikleri pek söylenemez. Yani daha açık bir ifadeyle gerçek hilafetin yerini şekli hilafet almıştır. Diğer taraftan 1924 yılında hilafetin kaldırılması sonrası İslam Dünyası ne der sorusuna Süleyman NAZİF’in verdiği cevap çok cesurca bir çıkıştır. Nazif şöyle der: ’’ Hazret-i Peygamberin HİLÂFET BENDEN SONRA OTUZ SENEDİR buyurmuş olduklarını sahîh hadîs olarak naklederler. Dünyanın en büyük insanı olan Peygamberimizin tarihî hâdiseleri olmasından önce haber vermiş olduğunu, bu rivâyet te tasdik ediyor: Dört Halifeden sonra Emevî Saltanatını kuran Muaviye, Hilâfetî, dini makam olmaktan çıkardı, SALTANATA çevirdi (C. KUTAY Tarihte Türkler, Araplar Hilafet Meselesi)

Osmanlı’yı geri çağıranlara sorulması gereken soru şudur: Hangi fani Hazreti Muhammed’in yeryüzündeki temsilcisi olabilir? Tüm Osmanlı padişahları ve diğer halifeler dâhil…

Burada sorulması gereken diğer bir soru da şudur: 1,5 milyarlık İslam âleminin halifesi hangi ülkeden çıkacaktır? Ümmetin birbirini yediği, fakirliğin kol gezdiği, emperyal ülkelerin güdümündeki yönetimlerle, zevk-ü safa dünyasında yaşayanların oluşturduğu Müslüman dünyasından nasıl bir halife çıkar? Türk’leri mevâli olarak gören Arap’lar bu konuya nasıl bakmaktadırlar? Bildiğimiz kadarıyla onların gündeminde böyle bir istek bulunmamaktadır. Halifelik ümmetin rahatını, zenginliğini, iktidarını rahatsız edebilir. Diğer taraftan hilafeti isteyenler şunu unutmamalıdır, darmadağın olmuş ümmetten birçok halife çıkabilir… Diğer taraftan Türk’lerin Kureyş kabilesiyle bir ilgilerinin de olmadığı bilinmektedir.

Buraya kadar anlatılanların özüne değinecek olursak: Osmanlı İslam’ı, Tanrı’nın yarattığı insanı sevmek, kollamak ve korumak anlayışında değerlendirmiştir. İnsana karşı zalim, acımasız ve küstah olmak Osmanlı’nın anlayışında yoktur. Devletin yönetiminde sevgi, hoşgörü ve affetmek en tabii bir anlayıştır (yıkılmasının sebebi de yine bu hoş görüdür). Osmanlı hiçbir dönemde kendine karşı gelmeyen ve dini otoriteyi sarsmayan hiçbir dini anlayışa baskı uygulamamış, insanları ve toplulukları zorla Müslüman yapmamıştır. İslam Hukuku demek şer’i hukuk, yani şeriata dayalı bir hukuk demektir. Şeriat ise Kur’an ayetlerine ve Hz. Peygamberin hadislerine yani, dini temellere dayalı bir anlayışı ifade etmektedir. Elmalılı Hamdi’ye göre şeriat ‘’Lügatte bir ırmak veya herhangi bir su membaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakiyeye ulaşması için, Allah Tealanın vaaz ve teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.’’  İslam Dini ellerin, kolların kesildiği, gözlerin çıkarıldığı, kadınların yok sayıldığı, birden fazla evliliğin emredildiği ve insanların taşlanarak öldürüldüğü (recm) bir kurallar bütünü değildir.

Netice itibariyle, imparatorlukların yok olduğu, milli hatta mikro devletlerin kurulduğu bir asırda Osmanlı’ya özlem duyanlar, Osmanlı’yı niçin istemektedirler?

Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Kahire, Filistin, Hicaz, Kırım,  Kıbrıs, Rodos, Girit, Evlad-ı Fatihan topraklarını fethetmek için mi Osmanlı’yı istiyorsunuz? Bu toprakları elden çıkaranlara mı özlem duyuyorsunuz?

Enderun’dan yetişme devşirmelerin mi ülkeyi idare etmesini düşünüyorsunuz?

Yoksa sarayın muhteşem yüzyılı mı aklınızdan çıkmıyor? Zevk-i sefa içinde yaşamak. Halkın yoksulluğu yaşadığı, padişahın ve Osmanlı Sarayının dünyanın her türlü nimetinden faydalandığı bir düzeni mi hayal ediyorsunuz?

İslam Hukukunu, ümmetin, padişahın, halifenin, hilafetin, tarikat, dergâh, tekke, cemaatlerin oluşturduğu bir ülke düzenine mi özlem duyuyorsunuz? Huriler, gılmanlar, Kevser şarabı… Ukba’da Yüce Tanrı’nın insanlara neler sunulacağını kim bilebilir ki? Bazı hocaların yorumuna bakılırsa zevk-i sefa bizleri bekliyor…

Matbaaya, kitaplara, dergilere, fikirlere, bilime, sanata karşı olduğunuz için mi? Yoksa insanların medeniyetten bi haber olmalarını istediğiniz için mi Osmanlı’ya özleminiz? Kaldı ki Osmanlı’nın muhteşem bilim, sanat adamlarının olduğunu sürekli görmezden gelmenize ne demeli? (Ancak Osmanlı’da sizin gibi düşünenlerin olduğu ve ülkeye matbaanın 200 yıl geç geldiğini, 16.asırda Şeyhülislamın fetvasıyla gözlem evinin top atışlarıyla yıkıldığını da unutmamak gerekir)

Nihayet kardeş, oğul katlinin münasip kabul edildiği bir sistemi mi arzu ediyorsunuz?

’’Rabbinin sözü, hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur. O her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir. (En’am Suresi 115. Ayet).’’

Varlığın manasını anlayabilmek için 1620 yılında R. Descartes’in ’’Düşünüyorum o halde varım’’ (Je pense donc je suis) ifadesinin günümüzde ’’ İnanıyorum o halde varım (Je crois donc je suis) şeklinde ifadesi varlığın manasını anlamakta yeterli midir? Tartışılabilir.

Ama biz düşünüyoruz ve inanıyoruz…

                                                                                                  

                                                             

Muhittin Ziya Gözler

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Enerji ve Enerji Güvenliği Araştırmaları Merkezi Başkanı

 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 29-11-2020

Türkiye’nin Afrika ve Libya Politikası

Türkiye’nin Afrika politikasını, daha çok Sahra Altı ülkeler ile ilişkiler açısından, Kuzey Afrika’yı ise, Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) politikası olarak değerlendirmek bazı açılardan daha isabetli olabilir.