“HATT-I MÜDAFAA YOKTUR, SATH-I MÜDAFAA VARDIR” 13 EYLÜL 1921 SAKARYA ZAFERİ

Yazan  12 Eylül 2019

Sakarya Zaferinin 98. Yıl dönümü, Türk Milletine kutlu olsun. Bu gün 13 Eylül 2019, 98 yıl önce 22 gün 22 gece süren, Türk Milleti’nin ölüm kalım savaşı ve Milli Mücadele'nin dönüm noktası kabul edilen savaşın yıl dönümüdür. Sakarya Meydan Muharebesi, Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından büyük ve kanlı savaş anlamına gelen “Sakarya Melhame-i Kübra” ifadesi ile adlandırılmıştır. Sakarya Meydan Muharebesi, Türk ordusu için bir savunma savaşı olmuştur. Savaş, 23 Ağustos 1921’de Yunan ordusunun Sakarya nehrinin doğusunda bulunan Türk mevzilerine saldırmasıyla başlamıştır. Yunan tarafı, Milli Mücadele’nin merkezi olan Ankara’yı ele geçirmeyi ve Türk ordusunun direnme gücünü yok etmeyi hedeflemiştir. 13 Eylül 1921'de Türk ordusu taarruzu ile Yunan ordusu geri çekilmek zorunda kalmış ve büyük bir zafer kazanılmıştır. Sakarya zaferi sonrası Yunan ordusu için savunma savaşı olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK Sakarya Meydan Muharebesi’ni; “Saygıdeğer Efendiler, 2.İnönü Muharebesi’nden sonra, 3 ay kadar bir zaman geçti. 10 Temmuz 1921 tarihinde, Yunan ordusu yeniden cephemize genel taarruza girişti. Bizim ordumuz, başlıca Eskişehir ve Eskişehir’in kuzeybatısındaki İnönü mevzileri ile Kütahya–Altıntaş dolaylarında yığınak yapmıştı. Afyonkarahisar dolaylarında 2 tümenimiz vardı. Geyve ve Menderes dolaylarında da 1’er tümenimiz bulunuyordu. Yunan ordusu; Bursa’da 1, Uşak doğusunda 2 kolordusunu toplu olarak bulunduruyordu. Menderes’te 1 tümeni vardı. Yunanlıların taarruzu ile başlayan Kütahya–Eskişehir Muharebeleri 15 gün sürmüştü. Ordumuz, 25 Temmuz 1921 akşamı büyük kısmıyla Sakarya’nın doğusuna çekilmişti. Ordumuzun çekilmesini zarurî kılan sebep ise 2.İnönü Muharebesi’nden sonra Yunan ordusu, insan, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından ordumuzdan önemli derecede üstündü. Yunan taarruz karşısında, bizim askerlik bakımından asıl görevimiz, bu taarruzu direnerek ve uygun hareketler yaparak durdurup etkisiz bırakmak ve yeni orduyu kurmak için zaman kazanmak şeklinde özetlenebilir. Son düşman taarruzu karşısında da, bu aslî görevi gözden uzak tutmamak şarttı. Bu düşünceyle, 18 Temmuz 1921 tarihinde, İsmet Paşa’nın Eskişehir’in güneybatısında, Karacahisar’da bulunan karargâhına giderek, durumu yakından inceledikten sonra, İsmet Paşa’ya şu direktifi vermiştim: “Orduyu, Eskişehir’in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla aramızda büyük bir açıklık bırakmak gerekir ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya’nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir. Düşman hiç durmadan takip ederse, hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden menzil hatları kurmaya mecbur olacaktır. Buna karşılık bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elverişli şartlara sahip olacaktır. Bu şekildeki çekilişimizin en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek manevî sarsıntıdır. Fakat kısa zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla, bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulayalım. Başka türden sakıncalara karşı koyabiliriz.” Türk ordusunun geri çekilme gerekçesinin bu şekilde açıklamıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi’ni tek elden sevk ve idare etmesi amacıyla, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN ordunun başkomutanı olması yönünde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nde görüş ayrılıkları oluşmuştur. Özellikle bir grup; ordunun büsbütün yenildiğini, durumun kontrolüne olanak kalmadığını, bundan dolayı da güttüğü milli davanın kaybedildiği yargısına varmıştır. Bu nedenle duydukları öfke ve hıncın acısını almak için Başkomutan olmasını istemişlerdir. Çoğunluk diğer grup ise duydukları güven duygusuyla, samimi olarak ordunun başına geçmesini istemiştir. ATATÜRK; 4 Ağustos’ta yapılan gizli oturumda TBMM Başkanlığına, Meclis Başkanı olarak verdiği önergede; “Meclisin pek sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve talepleri üzerine, Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görev şahsen üzerime almaktan doğacak yararları azami çabuklukla elde edebilmek, ordunun maddi ve manevi gücünü en kısa zamanda artırıp en yüksek seviyeye çıkarmak, sevk ve idaresini bir kat daha kuvvetlendirmek için, TBMM’nin sahip olduğu yetkileri, fiilen kullanmak şartıyla üzerime alıyorum. Ömrüm boyunca, milli hâkimiyetin en sadık bir kulu olduğumu millete bir defa daha gösterebilmek için, bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca rica ederim.” 5 Ağustos 1921’de çıkan kanun ile (Yasama, Yürütme, Yargı) TBMM’nin yetkileri ATATÜRK’E devredilmiştir. Bu unvanın verilişinden sonra; “Meclis’in bana karşı gösterdiği güvene layık olduğumu az zamanda ispatlamayı başaracağım”. Bu başarıyı gerçekleştirmek amacıyla, Genelkurmay Başkanlığı’na Fevzi Paşa ve Milli Savunma Bakanlığı’na Refet Paşa’nın getirilmesini teklif etmiştir. Meclis’te, teklif oy birliği ile kabul edilmiştir. ATATÜRK; “Efendiler, zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize olan güven ve inancım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Şu dakikada, bu kesin inancımı yüksek heyetinize ve bütün millete karşı, dünyaya karşı ilan ederim”. zafere olan kararlılığını belirtmiş ve Türk Milleti’nin ölüm kalım, varlık yokluk savaşının hemen öncesinde tüm sorumluluğu üzerine almıştır.

6 Ağustos 1921’de halka ve orduya yayınladığı bildiride; “Yunan ordusunu Anadolu’nun harim-i ismetinde boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşacağız”. Zaferin kazanılmasında en küçük detayların bile göz önünde bulundurulması düşüncesi ile 7-8 Ağustos’ta seferberliğe hazırlık mahiyetindeki, Ulusal Vergi Buyruğu (Tekalif-i Milliye) (10 adet) yayınlanmış ve emperyalist devletlerin desteği ile Yunan işgaline karşı Milli Cephe oluşturulmuştur. Bu savaş, ancak “topyekûn savaş” düşüncesi ile kazanabilinirdi. Bunun için cephedeki savaşan ordu kadar cephe gerisindeki tüm halkın da seferber edilmesi ile zorunludur. Bu “10 emir”; halkın, ordunun buğdaydan bulgura, etten zeytin tanesine, çarıktan çoraba, naldan mıha kadar ihtiyaçlarının karşılanarak insan ve taşıt araçları bakımından gücünün artırılması, yiyecek ve giyeceğinin sağlanıp düzene konması ile ilgili tedbirleri almak ve hazırlıkları yapmak amacını gütmüştür. Halktan, elinde ordunun işine yarayacak ne varsa, vergi olarak teslim edilmesi istenmiştir. Yine, bu süreçte El-cezire Cephesi’nden ve Doğu Cephesi’nden batıya silah, cephane, araç, gereç ve askeri kuvvet getirilmiştir. 12 Ağustos’ta Başkomutan ATATÜRK, Fevzi Paşa ile birlikte Polatlı’daki cephe karargâhına gitmiştir. O, gece düşmanın izleyeceği muhtemel hücum yönünü görmek için çevreye hakim tepe olan Karadağ’a çıkmıştır. Cephe denetlemeleri sırasında, 16 Ağustos’ta İnlerkatrancı yakınında atından düşerek yaralanmış ve sol kaburga kemiklerden biri kırılmış, bu nedenle sadece bir gece Ankara’da kalabilmiştir. 17 Ağustos’ta Malıköy yakınlarındaki, Alagöz’deki karargâha gitmiş, 20 Ağustos’tan itibaren rahatsızlığına rağmen bizzat muharebeye katılmış ve savaşı buradan yönetmiştir.

23 Ağustos 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi’nde iki ordu karşı karşıya gelmiştir. Yunan ordusu taarruza başlamış, ciddi olarak cephemize doğru ilerlemeyi başarmıştır. 23 Ağustos’ta Mangal Dağı ve 26 Ağustos’ta Türbetepe, Yunan ordusunun eline geçmiştir.  Savaşın başlarında Yunan ordusu, Ankara’ya 80 km yakınlarına kadar gelmiştir. Türk ordusu sol kanadı Ankara yakınlarına 50 kilometreye güneyine, Polatlı-Haymana’ya ve Mangal Dağı’na sırtını dayayınca kadar geri çekilmiştir. Bu, ATATÜRK’ÜN “Sath-ı Müdafaa” stratejisi, düşmanı anayurdumuzun harimi ismetinde boğma planını oluşturmuştur. Ordunun yönü batıya iken güneye dönmüştür. Arkası Ankara’ya iken kuzeye çevrilmiş, cephenin yönü değiştirilmiştir. Böylece, geri çekiliş ile düşmanı büyük fiziksel ve zihinsel olarak yıpratmış ve düşman ordusunun ikmalini zorlaştırmıştır. Yunan ordusu, 100 km’lik bir alanda savaşmak zorunda bırakmıştır.

Yunan saldırıları karşısında Türk ordusu bazı mevziler kaybetse de Başkomutan ATATÜRK’ün memleket savunmasını direnerek şiddet göstermenin etkili ve yararlı olacağı düşüncesi ile 26 Ağustos’ta verdiği emir, Sakarya Savaşı’nın seyrini değiştirmiştir. “Hatt-ı müdafaa yoktur, Sath-ı Müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça bırakılamaz. Onun için küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe teşkil edilip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.” emriyle, düşmanın bulunduğu bütün cepheyi savaş alanı olarak ilan etmiştir. Bu strateji, klasik cephe savaşını bir kenara koyarak, çarpışmayı tüm sahaya yaymıştır. Ordunun her ferdi, bu sistem dâhilinde her adımda azami fedakârlığını göstermek suretiyle, düşmanın üstün kuvvetlerini imha ederek, yıpratarak, nihayet onu, taarruzuna devam kabiliyet ve kudretinden mahrum bir hale getirmiştir.

6 Eylül 1921’den itibaren Türk orduları üstün duruma geçmiştir. 9 Eylül’de Zafertepe, Sakarya Meydan Muharebesinin dönüm noktası olmuştur. Mustafa Kemal ATATÜRK, Mustafa Fevzi ÇAKMAK ve Mustafa İsmet İNÖNÜ, sabahın erkek saatlerinde karargâh subayları ile Zafertepe’ye gelmiştir. Yunan ordularının durumunu incelemiş ve savaş planına son şekli vermiştir. Başkomutan ATATÜRK, batarya dürbünün başına geçmiş ve yanındaki Albay Kazım ÖZALP’a günlerdir savunmada olan Türk ordularına “taarruz” emrini vermiştir. Başkomutan, kırık kaburgasının acısını unutmuş, ayakta, omzunda bir pelerin, dürbünüyle taarruzu izlemiştir. Topçu atışını daha etkili hale getirmek için 15.Tümen Komutanı Albay Şükrü NAİLİ’nin ileri hatlardaki karargâhına gitmiştir. 10 Eylül’de başlatılan karşı taarruz neticesinde Yunan ordusu, büyük bir zayiat vererek geri çekilmeye zorlanmış ve Duatepe geri alınmıştır. 12 Eylül’de Çal Dağı ve Mangal Dağı kurtarılmış, çok değil 3 gün sonra, 13 Eylül 1921’de Sakarya ırmağının doğusunda Yunan ordusundan eser kalmamıştır. Yunan ordusu, geçtiği yerleri yakıp yıkarak Sakarya’nın batısına çekilmiştir.

Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan ordusu; 120.000 er ve 3.780 subay, 57.000 tüfek, 2.768 makineli tüfek, 1.350 kılıç ve 386 top, buna karşılık Türk ordusu 96.326 er ve 5.401 subay, 54.572 tüfek, 825 makineli tüfek, 1.309 kılıç ve 196 top ile teşkil edilmiştir. Yunan ordusundaki 18 uçağa karşılık, Türk ordusunda “İsmet” ve “Nafiz” isimli 2 uçak ile yapılan harekât, dünyada enderi görülmeyen bir savaş olmuştur.

Kuvayı Havaiye Üs’sü Polatlı-Ankara yolu üzerindeki Malıköy’de teşkil edilmiştir. Türk havacıları; 3 pilot, 3 rasıt ve 2 tayyare ile harekâta katılmıştır. Uçuş görevlerini yapacak sayısal yetersizliğine rağmen Türk havacılığı, zor şartlarda yaptığı etkin ve başarılı keşif, taarruz ve av önleme görevleri ile düşman unsurlarını etkisiz hale getirmiş ve harekâtta büyük başarı göstermiştir. Yüzbaşı Fazıl Bey, Svl.Plt.Vecihi Bey, Svl. Plt. Hayrettin Bey, Teğmen Basri, Hamdi ve Bahattin Beyler zor şartlarda 68 sorti uçuş görevi icra etmiştir.  Keşif uçuşları ile elde ettikleri istihbarat bilgileri savaşın kaderini etkilemiştir. Türk ve Yunan tarafları arasında teknik olarak mukayese edilmeyecek kadar fark söz konusudur. Tayyare, silah ve teknik olarak Yunan hava gücü, Türk hava gücüne karşı üstün olduğu bir gerçektir. Fransız Dışişleri temsilcisi Franklin Bouillon, Cephe İstihbarat Müdürü Baki Vandemir ile Sakarya Meydan Muharebesinde harekâta katılan gövdeleri yama içinde, motorları kırık-dökük ve kaportası patates suyundan yapılmış emayit ile kaplı Gnome motorlu Albatros tayyaresini görünce; “Ne delice kahramanlık, elbette muharebeyi kazanırsınız azizim” diyerek şaşkınlığı ve takdirini belirtmiştir. Bu kahramanlık, tayyareler ile uçan pilotlar ile sınırlı değil, onlara her türlü destek ve katkı sağlayan Türk milletine aittir. Bu dönemde ülkenin dünya ile bağlantısı kesilmiş olması, tayyare ve tayyareler için gerekli yedek parça temin edilmediği için tayyarelerin bakımları çok iptidai yöntemler ile yapılmaya çalışılmıştır. Tayyarelerin uçar hale getirilmesi için büyük uğraş gösterilmiştir. Bu imkânsızlıklar içinde süren Batı cephesinde kazanılan zafer, gelecek için büyük umut ve kurtuluşun başlangıcı olmuştur. Düşmanın her türlü kuvvet ve teknik üstünlüğüne karşı kazanılan başarı, ancak büyük hedefleri olan ve irade sahibi insanların elde edebileceği, köklü bir geçmişe ve onurlu bir duruşa sahip milletlerin çok zor şartlarda bile esaret zincirine alınamayacağını dünya ya göstermiştir.

TBMM, Başkomutan Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN siyasi ve askeri iradesiyle kazanılan Türk tarihinde eşine az rastlanan böylesi bir zafer karşısında, 19 Eylül 1921’de kabul ettiği yasa ile kendisine “Gazilik” unvanı ve “Mareşallik” rütbesini vermiştir. Osmanlı Devleti’nin verdiği rütbe, yine o devlet tarafından alınmış ve Sakarya Muharebesinin sonucuna kadar askeri rütbesi olmamıştır. 8 Temmuz 1919’da Erzurum’da askerlik görevinden ayrılarak “Sine-i Millete” dönmüş, rütbesi ve unvanı olmaksızın Milli Mücadele’ye atılan Ebedi Başkomutan, en üst unvana ve rütbeye ulaşmıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi, yeni Türk devletinin tarihine, dünya tarihinde çok az rastlanan büyük bir meydan muharebesi örneği olarak kaydedilmiş ve 22 günün sonunda Türk ordusunun kesin zaferiyle sonuçlanmıştır. ATATÜRK, Başkomutanlık görevi üzerine aldığı zaman Meclis’te ve millete mutlaka başaracağı yönündeki belirttiği inancını ve verdiği sözünü yerine getirmiştir. Orduya ve Millete yayınladığı bildiride; “Savaş ve muharebe demek; iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıkları ile karşı karşıya gelmesi ve biribiriyle vuruşması demektir. Türk milletini cephede bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliyim. Yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, milletin her ferdi silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli sayarak bütün varlığını yalnız mücadeleye verecekti. Bütün maddi ve manevi varlığını vatan savunmasına vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen milletler, savaş ve muharebeyi gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılmazlar”. Bu ölüm kalım savaşı, ancak “topyekun savaş” ile kazanabileceğini, bunun için cephedeki ordu kadar cephe gerisindeki tüm halk, yaşlı, genç kadın, erkek herkesin seferber edilmesi gerektiğini ve gelecekteki harplerin tek başarı şartının bu olduğunu belirtmiştir.

ATATÜRK, Sakarya Savaşı’nı “subay savaşı” olarak tanımlamış ve zaferden 6 gün sonra 19 Eylül 1921’de Meclis’te yaptığı konuşmada; “Sizin gibi komutanları, subayları, erleri olan bir millete yabancı egemenliği altında köle olmak mümkün değildir. TBMM’nin hakkımda yeni bir rütbe ve unvan ile beliren ilgi ve sevgisi doğrudan doğruya size aittir. Milletin verdiği bu rütbe ile yükselen ordu en şerefli, en ulu bir savaş ile seçkinleşen yine ordudur. Zafer nedeniyle sizin kahramanlıklarınızla, sizin gösterdiğiniz sonsuz özveriler karşılığında kazanılan bu büyük galibiyetin millet tarafından takdirine aracılık eden bu rütbe ve unvanı ancak size mal ederek bütün askerlik yaşamımın en büyük övünme konusu olarak taşıyacağım. TBMM ordusunun Sakarya’da kazanmış olduğu meydan savaşı, pek büyük bir meydan savaşıdır. Savaş tarihinde benzeri belki olmayan bir meydan savaşıdır. Şanlı Türk ordusunun Türk komutanları, komuta etmesini, kahraman Türk askeri şahadeti bildi. Zaferleri kazanmamızın sırrı bundan ibarettir. Subaylarımızın kahramanlıkları hakkında söyleyecek söz bulamam, yalnız ifadede isabet edebilmek için diyebilirim ki, bu savaş subay savaşı olmuştur. Bu sebeple subay arkadaşlarımın en ufak rütbelisinden en büyük rütbelisine kadar değer ve özverilerini bütün kalp ve vicdanımla ve takdirlerle anarım. Bu milletin evlâtlarının özverileri, kahramanlıkları için ölçü bulunamaz. Kahraman Türk askeri, Anadolu savaşlarının anlamını anlamış, yeni bir ülkü ile savaşmıştır. Böyle evlâtlara ve böyle evlâtlardan oluşmuş ordulara sahip bir millet, elbette hakkını ve bağımsızlığını bütün anlamıyla korumayı başaracaktır. Böyle bir milleti bağımsızlığından yoksun bırakmaya kalkışmak hayal ile zaman geçirmektir.” Türk ordusunun ve subaylarının kahramanlıklarını övgü ile anlatmıştır.

Sakarya Zaferi önemli sonuçlar ortaya çıkartmıştır. ATATÜRK’E “Gazi” unvanı ve “Mareşal” rütbesi verilmiş ve zaferin ardından, milletin kendisine, orduya ve Milli Mücadele’ye olan güvenini arttırmıştır. Dış dünyadaki yankıları, siyasal sonuçları çok önemli olmuştur. En başta bu zafer ile 1683’teki II. Viyana yenilgisinden beri devam etmekte olan Türk geri çekilmesi sona ermiştir. Ayrıca, İtalyanlar bu zafer sonucunda Anadolu’da işgal ettikleri yerleri boşaltmıştır. ABD, Türkiye’deki Ermeni iddialarını desteklemekten vazgeçerek Misak-ı Milli’yi tanımıştır. 30 gün sonra Doğu da 13 Ekim 1921’de Sovyetler Birliği’nin aracılığı ile Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan adına Kars Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile Doğu sınırlarımız kesinlik kazanmış ve bu bölgedeki birlikler kesin bir zafer için yapılması planlanan Büyük Taarruz için Batı Cephesi’ne kaydırılmıştır. Batı ile yapılan olumlu ve verimli temas ve görüşmelerin en önemli sonucu ise hiç kuşkusuz Fransa ile 20 Ekim 1921’de TBMM ile imzaladığı Ankara Antlaşması olmuştur. Bu Antlaşma ile Ankara hükümetini ve Misak-ı Milli’yi resmen tanımıştır. Bu antlaşma ile güney cephesini güvence altına aldığı için, buradaki askerlerini Batı cephesine yönlendirebilme imkânına kavuşmuştur. I.Dünya savaşı öncesinde kurulmuş bulunan İtilaf Bloğu ülkeleri arasında gerilim yaşanmıştır. Lord Kinross;“Mustafa Kemal, Ankara Antlaşması’nı yapmakla, Sakarya Zaferini Batılı büyük bir devlete onaylatmış oluyor, azimle ve sabırlı politikası sonucu, bütün dünyanın gözünde saygınlık kazanıyordu; üstelik bunu, milli çıkarlarına en uygun koşulları elde ederek başarıyordu.” 23 Ekim 1921’de İngiltere ile “Tutsak Değişimi” ve 2 Ocak 1922’de Ukrayna ile “Dostluk ve Kardeşlik” Anlaşması imzalanmıştır. Sakarya Zaferi, İngilizlerin tutumunu değiştirmiş, Türkiye ile görüşmeler yapmanın gerekliliğini kabul etmiştir. Bu bağlamda, ellerinde bulunan Türk esirleri bırakmaya başlamış ve Yunanlıların, Doğu Akdeniz politikasını yani Türkiye üzerindeki emellerini desteklemekten vazgeçmiştir. İngilizler, Türkiye’nin Irak’ı, özellikle Musul’u tehdit edebileceği korkusu oluşmuştur. Ermenilere olan desteğini geri çekmiş ve onları Kilikya üzerindeki emelleri konusunda yalnız bırakmıştır. ATATÜRK önderliğinde Türk Milleti’nin emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı verdiği kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesi, özellikle Pakistan, Hindistan, Afganistan ve Orta Asya devletlerinin İngiltere’ye karşı bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi için örnek olmuş ve mazlum milletlere rehberlik etmiştir. Sakarya Zaferi’nden sonra diğer önemli bir gelişme ise Ocak 1922’de Orta Asya-Buhara Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti ile diplomatik ilişki kurmak ve zaferi kutlamak amacıyla heyet göndermiştir. Heyet tarafından çok değerli 3 kılıç getirilmiştir. Başkomutan bu kılıçlardan bir tanesini kendisi kuşanmış, diğerini Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya vermiştir. 3’ncü kılıç ise Kurtuluş Savaşında İzmir’e ilk giren ve Hükümet Konağına Türk Bayrağını çeken kahramanlığı takdirle karşılanan Yüzbaşı Şerafettin’e verilmiştir. Türk Milleti için “Zafer Güneşi” 13 Eylül 1921’de doğmuştur.

Sakarya Meydan Muharebesi^nde Yunan saldırısı “Elenizm Tarihi’nin” en büyük saldırısı olmuş ve yüzyıllardır söyledikleri emellerinin gerçekleşmekte olduğunu düşünmüşlerdir. Bu zafer, büyük kayıplar ve zorluklar ile kazanılmış, Yunanlıların “Megoli İdea’sına” Sakarya’da “Dur” denmiştir. Sakarya Zaferi, Türk ulusunun, dişini tırnağına takarak kendi öz gücüyle kazandığı bir zafer olmuştur. Türk ordusu, 7’si Tümen Komutanı, 277’si subay 3.713 şehit ve 1058’i subay 18.480 yaralı vermiştir. Sakarya Meydan Muharebesi Destanı’nı yazan kahramanları saygı, rahmet ve minnet ile anıyoruz. Ruhları şad olsun.

 

KAYNAKÇA  :  

ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, NUTUK  (1919-1927), 2006.

ATATÜRK’ÜN Söylev ve Demeçleri-III,  (1906-1938), Gnkur. Bsm.  Ankara, 1981

AYDOĞAN, Metin, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 2017.

MEYDAN, Sinan, ATATÜRK Etkisi, İnkılâp Kitapevi, İstanbul, 2008.

TATAR, Cengiz. Türk Havacılık Tarihi (1909-1954), Milli Mücadele Dönemi Öncesi ve Sonrası Türk Havacılığı, Doktora Tezi, 2018.

Son Düzenlenme Perşembe, 12 Eylül 2019 13:35
Dr. Cengiz Tatar

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Mehmet Zeki Bodur   - 14-11-2019

GÖÇ TANIMLARININ KULLANILMASINA YÖNELİK KAVRAMSAL ÇERÇEVE ÜZERİNE DEĞERLENDİRME

Göç ve göçmen konusu üzerinde halen, uluslararası ve ulusal anlamda sözleşmelerde yapılan tanımlar dışında, herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir kavramsal tanım bulunmamakta birlikte, bu durumun temel sebebinin, hem göçmenlerin hem de mültecilerin aynı güzergâhları kullanarak göç hareketlerini sürd...