Türk tarihi nasıl yazılmalıdır?

Yazan  29 Ocak 2019

“Her on yılda bir küçük

her 30 yılda bir büyük Türk ihtilali olur.”

Çin atasözü.

                Giriş

            Günümüzde mevcut tarih bilgileri insanlarımızı tatmin etmiyor. Mevcut Türk tarih yazımında, Avrupa’nın Türk tarihi ile ilgili teşhisleri ya aynen kabul edilmiş, ya da gururumuzu kıran bölümleri reddedilmiştir. Hâlbuki Avrupa için Türkler, barbar ve savaşmaktan başka şey bilmeyen bir toplumdu. Moğolların ve Türklerin tarihi; hızlı işgallerin yerkürenin yüzeyini karıştırdığı tarih öncesi barbar enerjisi ve arayışı olarak takdim edilir. 1893 yılına kadar Orhun Anıtları üzerindeki yazıtlar Hint-Ari dil yazımı olarak kabul görüyordu. Ancak, Vilhelm L.P. Thomsen’in (1842-1927) bu yazıların Göktürklere ait olduğunu ortaya koyması, “Türk Budunu” yazısını okuması ile Avrupa büyük şaşkınlık geçirdi ve Türklere bakış değişti. Ancak, Türk tarihi yazıcıları ikinci, üçüncü ve hatta daha sonraki ellerde yazılmış yabancı kaynakları kullanmakla kalmışlardır. Tarihimiz ile ilgili pek çok boşluk hala çalışılmayı beklemektedir. Örneğin, Türk tarihi ile ilgili eser yazanlar, tarihimizin başlangıcı ile ilgili olarak bugüne kadar elde edilen ve sürekli gelişen kanıtlara göre bir hüküm vermek ya da çeşitli yorumlar içinde en makul olanını seçmek zorundalar. Asıl mesele ise, Türklerin tarih çalışmalarında kendine has bir metodoloji ve yeni bir bakışa ihtiyacı var. Bu makalede, Türk tarihi çalışmalarının sorunlarını ve metodoloji konusunu ele alacağız*. Amacımız, bir bilim dalı olarak Türk tarihinin en doğru şekilde çalışılması ve anlaşılmasıdır.

              Dünya tarihi, Türk tarihi bilinmeden anlaşılamaz..

            Türk tarihi bilinmeden, dünya tarihi anlaşılamaz. Dünya tarihi içinde Eski (Kadim) Türklere ve onların kurdukları devletlere baktığımızda kendi torunları olan pek çok millete isimlerini verdiklerini ve tarihten silindiklerini görmekteyiz.

            - Türklerin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. M.Ö. 15.000’de Türkçe konuşan ilk grupların ortaya çıkması ile başlayan Türk tarihi Çin’den bugünkü Rusya ve Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Avrupa’ya hatta Bering boğazından ABD’ye yayılmış köklere sahiptir. Maddî buluntular ve Türk mitolojisi, Türklerin tarih sahnesine çıktığı yer ve zaman hususunda tamamen uygunluk arz etmektedir. Türklerin ata yurdu Orta Asya bozkırlarıdır, bu coğrafyanın, bütün dünya tarafından kabul edilmiş siyasî adı ise Türkistan’dır.

             - Türkistan, konar-göçer bozkır medeniyeti M.Ö. devirlere giden pek çok kültür çevresi içinde yer alır. Bu durum Türk kültür çevrelerinin zenginliği kanıtlar. Proto (Ön) Türklere ait olduğu bilinen ve bulundukları coğrafyalardaki yer adları ile anılan başlıca kültür çevreleri arasında; Anav Kültürü (M.Ö.4000-1000), Afanaseyevo Kültürü (M.Ö.3000-1700), Kelteminar Kültürü (M.Ö.3000), Andronovo Kültürü (M.Ö.1700-1200), Karasuk Kültürü (M.Ö.1200-700), Tagar ve Taştık Kültürü (M.Ö.700-100) bulunmaktadır[1]

          - Sovyet arkeologlarına göre; Ön Türk kültürü M.Ö. 1700-2000 yılları arasında Altay dağlarının kuzeybatısındaki Andronovo kültürü içinde görülmüştü. Bu kültür ise M.Ö. 2500-1700 tarihleri arasındaki Afanasyevo kültüründen doğmuştu[2]. M.Ö. 2000’den öncesine ait olduğu tespit edilen Afanasyevo ve devamını temsil eden Androvo kültürlerinin temsilcilerinin Brekisefal, savaşçı Türk ırkının ön tipi olduğu kabul edilmektedir[3].

            - Başka bir teoriye göre; İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli “Zend-Avesta” rivayetleri ve İsrail menşeli “Tevrat” rivayetlerinde Nuh Peygamberin torunu olan “Türk” ile İran’ın rivayetlerindeki Feridun’un oğlu “Türac” veya “Tur”un soyu, Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir. Tevrat rivayetlerinde Nuh tufanından sonra Nuh Peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş, Yafes’e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş, Yafes ölürken tahtını sekiz oğlundan biri olan “Türk”e bırakmıştır. Özetle, Hz.Adem devrine yakın zamanlarda Turak’tan (Türk), İran-Turan savaşlarında Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk başbuğundan ve Saka (İskit) İmparatorluğu kağanından bahsedilmektedir[4].

             - Çin kaynakları, kuzey Çin’de yaşayan Rung-Di’lerin ve onların devamı olan Ti’lerin (Tie-le, Tu-kiu) Türklerin ataları olduğunu kaydetmektedir. Rung-Di’ler M.Ö. 4.-3. bin yıllarda Orta Asya, Kazakistan, Moğolistan ve Kuzey Çin’de çok geniş bir alanda yaşamışlardı. M.Ö. 14. yüzyılda yer alan “Tik”ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan M.Ö. 7. yüzyılda Orta Asya’da kurulan “Anav” medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuştu. Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa M.Ö. 1328 yılında Çin tarihinde “Tiu-Kiu” şeklinde görülmektedir. M.Ö. 1. yüzyılda Romalı yazarlardan biri olan Pompeius Meala’nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan “Turcae” olarak bahsettiğini görüyoruz.

            - Çin baskısı ve kuraklık nedeni ile Batıya kayan Hun kitleleri IV. yüzyılın ortalarına doğru siyasî bir birlik kurarak, Alanlara ait toprakları ele geçirmiş ve İtil (Volga) kıyılarına ulaşmışlardır. Başlarında Balamir’in olduğu Hunlar, önce Don-Dinyeper nehirleri arasında yaşayan Ostrogotlar’ı ağır bir yenilgiye uğrattılar (374) ve ardından ileri hareketlerine devam ederek, daha batıda yer alan Vizigotlar’a ağır bir darbe vurdular (375). Hunların harekete geçirdiği İran, Slâv, Germen menşeli çeşitli kavimlerin birbirlerini yerlerinden atmak suretiyle, batıya doğru hızla akan büyük bir Kavimler Göçü’nü başlattılar.

            Bir yüzyıl kadar devam eden Kavimler Göçü, Avrupa ve dünya tarihî açısından çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu göçler neticesinde Roma İmparatorluğu, 395 yılında ikiye ayrılmış, 495’te ise Batı Roma yıkılmıştır. Bu olaylar Orta Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Çünkü bu dönemle beraber, Avrupa’da "feodalite" merkezî imparatorlukların yerini almış, bugünkü Avrupa’nın siyasî ve etnik yapısı bu dönemde şekillenmiştir. Hunların gelmesiyle Avrupa’da atlı birlikler önem kazanmış, süvari silâh ve kıyafetleri Hunlardan esinlenmiş ve belki de Orta Çağ Avrupa’sının şövalye tipi, Hun Alplerine öykünülerek oluşturulmuştur.

          Attila, Büyük Çekmece’ye ulaştığında Bizans’a barışı çok ağır şartlar karşılığında kabul ettirdi (447). Attila, Galya (bugünkü Fransa) üzerine yürüyüp karşısına çıkan çok kalabalık Roma ordusu ile ilk çağın en büyük meydan savaşlarından birini yapmıştır (451). Papa Büyük Leon idaresindeki Roma elçilik heyetinin ricaları üzerine Po ovasından geri dönen Attila, 453 yılında anî olarak vefat etti. Attila’nın oğulları arasında çıkan taht kavgalarıyla zayıflayan devlet kısa bir süre sonra parçalandı. Hunların bir kısmı Karadeniz’in kuzeyine çekilmişler, bir kısmı ise yabancı kavimler arasında eriyip gitmişlerdir. Cermen Nibelungen efsanesinde Atilla’ya dayalı olarak Türk gruplar ile İskandinav halkları, İskoç ve İzlanda ile bağlar kurulabilir. Finlandiya’da Mişer Türkleri var. Fin destanlarında Attila anılır.

            - Modern Avrupa devletleri Şarlman İmparatorluğu sonrası ancak 10. yüzyılda belirgin hale gelmeye başladılar; Türk tehdidi karşısında şekillendiler. Hunlar dışında Peçenekler, Kumanlar (Kıpçaklar) ve Oğuzların kuzey veya güney yolu ile Balkanlara geçtikleri görülmektedir. Bu kapsamda, Bulgarlar (1187-1257; Asen hanedanı yani İvan ve Peter Asen), Macarlar (6. Macar Kralı Ladislaus; 1272-1290), Moldova ve Ulahistan’ı kuranların Kuman olduğunu bilinmektedir.

            Moğol diye bir millet yoktur, ağırlıklı Türkler olmak üzere pek çok kabilenin karışımıdır. Moğol ismi Cengiz Han ile birlikte ortaya çıktı. Şato Türkleri, 9. yüzyılda Çin’de arka arkaya üç hanedanlık kurdular. Bunlar Cengiz Han’ın akrabalarıdır ve bugün Mançurya’da hala yaşıyorlar. Arap literatürü Cengiz Han’ı Müslüman olmadığı için düşman kabul etmiştir. Aynı şey, Özbekistan’ın Atatürk’ü kabul edilen Timur için de geçerlidir.

            İkinci binyıla girerken yaşanan gelişmeler, Türklerin 1000 ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir. İkinci bin yıl başlarında Türkistan’dan gelen Türk kavimleri, merkezdeki Selçuklu Oğuz Türkleri gibi kenar bölgelerde, Hindistan ve Doğu Avrupa’da da devletler kurmuşlardır[5]. Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef batıya, Avrupa’ya ilerleyerek, Avrupa kıtası üzerinde hâkimiyet kurmak olmuştur. Öte yandan, Asya’da kalan Türkler için doğuda Çin, batıda Osmanlı, güneyde Hint ve kuzeyde Sibirya tundralarının çevirdiği ve tıkadığı ölü bir jeopolitiğin hâkim olduğu dönem başlamıştır.

            Türk Çağı denilen 1000-2000 arası yüzyıllarda dünya iki büyük Türk imparatorluğuna sahne olmuştur. İlki, 1100-1245 arasında Orta Asya’dan Bizans sınırlarına, Akdeniz’e kadar uzanan Selçuklu İmparatorluğu (1040-1157); ikincisi 1300’lerde ortaya çıkarak Anadolu ve Balkanlarla beraber tüm Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı 500 yüzyıl idaresi altında tutan Osmanlı İmparatorluğu’dur.

            Uzun süren bir ret döneminden sonra Macarlar Türklüklerini kabul ettiler ve Türk Kongrelerine katılma kararı aldılar. Bulgarlar ise redde devam ediyorlar. Ancak, 2006 yılında Bulgaristan’da yayınlanan oniki hayvanlı Bulgar takvimi Oğuzlarda kullanılıyordu. Son dönemde, Ukrayna’da kökenlerinin Türk olduğuna ilişkin görüşler ortaya çıkmaya başladı. Ayrıca, İskoçyalıların köklerinin İskitler olduğuna dair önemli kanıtlar yayınlanmaya başladı.

Japon ve Korelilerin de köklerinin Türklere dayandığı son dönemlerde bazı bilim adamları tarafından ortaya çıkarıldı.

                Türk Devletleri..

           Türkler coğrafyaya ve zamana meydan okuyan bir millettir; zamanın bilinen bütün coğrafyalarında devletler kurarak yaşadılar[6]. Bu devletler yıkılmamıştır, vatanları değişse de yeni şekilleri ile devam etmiştir. Bütün Türk devletleri, bulundukları coğrafyalarda birbirlerinin ardılları, aynı kökün, aynı kültürün siyasi birimleridir. 14 kavim (boy) halinde göç eden Türkler tarihte 14 imparatorluk, 38 devlet, 42 beylik, 16 Hanlık ve 12 Cumhuriyet kurdular. Türk devleti sayısının bir ayırıma göre 120, bir başka ayırıma göre ise 160 civarında olduğu görülür[7].

            Türk tarihi savaş, göç ve kültür tarihidir[8]. Türk göçleri, tarih boyunca doğudan batıya doğru gerçekleşmiştir. Bu istikamet içerisinde bazı Türk kavimleri Hazar’ın kuzeyinden Avrupa’nın içlerine kadar yönelirken-Bulgar-Kuman-Kıpçak ve Çağatay dil grubu-, bir kısmı da İran üzerinden Anadolu ve Orta Doğu’ya göç etmişlerdir. Bu iki göç yolu üzerinde değişik dil, din ve medeniyetten topluluklarla temasa geçen Türk kavimleri yüzyıllar boyu bu coğrafyalarda varlığını sürdürmüştür. Göç yönlerine ve coğrafi konumlarına göre Türk imparatorluk ve devletlerini altı bölüme ayırmak mümkündür.

Tablo 1: Türk Devletleri

Göç Yönü

Devletler

Birden Fazla Yöne Göç Ederek Devlet Kuranlar

Hun İmparatorluğu (M.Ö.319-M.S.215) Ak Hunlar (367-557), Batı Hunları (374-469), Tabgaçlar (315-556), Timur İmparatorluğu (1370-1507)

Orta Asya Merkezli Olarak Asya’da Kurulan Devletler

Göktürkler (535-745), 1.Göktürk İmp. (582-682), Batı Göktürk Devleti (582-659), 2.Göktürk İmp. (681-745), Uygurlar (745-1226), Karahanlılar (840-1212), Harzemşahlar (1097-1221), Türkistan Hanlıkları (1227-1924),

Hazar Denizi Kuzeyinden Göç Eden Ve Devlet Kuranlar

Avarlar (567-769), Bulgarlar (630-1237), Uzlar (860-1054), Kıpçaklar (11-15. Yüzyıl), Peçenekler, Altın Ordu (1241-1502), Kazan Hanlığı (1437-1552), Kırım Hanlığı (1430-1789), Astrahan Hanlığı (1466-1557), Hazar İmparatorluğu  (558-1030),

Hindistan’a Akın Düzenleyen ve Devlet Kuranlar

Türk Mumlukları (1176-1206), Delhi Türk Sultanlığı (1206-1451), Çağataylar (1277-1328), Timur (1370-1507), Babür Hint-Türk İmparatorluğu (1504-1857)

Orta Asya Güneyine Göç Eden ve Devlet Kuranlar

Gazneliler (963-1186), İlhanlılar (1256-1336), Safevi İmparatorluğu (1501-1736)

Hazar Denizi Güneyinden Göç Eden ve Devlet Kuranlar

Tolunoğulları (868-905), Sacoğulları (890-929), Akkoyunlular (1340-1508), Karakoyunlular (1370-1469), Büyük Selçuk İmparatorluğu (1040-1152), Anadolu Beylikleri, Osmanlı İmparatorluğu (1299-1922), Türkiye Cumhuriyeti (1923).

Kaynak: Suat İlhan, Türk Olmak Zordur, Kimliğimizin Kaynakları, Alfa Yayınları, (İstanbul, 2009), s. 630-631’den yararlanılarak hazırlanmıştır.

 

              İlk Müslüman Türk devleti Karahanlılar’dır. İtil (Volga) Bulgarlarının onlardan önce Müslüman olduğu tartışmaları da vardır. Kıpçak Türklerinin, Altay Türkleri hariç hepsi Müslüman’dır. Altay Türkleri ve Sibirya Türkleri tamamen Gök Tanrıcı’dırr. Çuvaş Türkleri Hıristiyanlaşmıştır. Kaşgar Türkleri Müslüman’dır. Oğuz Türkleri, Gagavuz Türkleri hariç Müslüman’dır. Gagavuz Türkleri Hıristiyan’dır. Türk Dünyası tartışmaları arasında Türk Ortodoks Kilisesi birliği kurularak, inisiyatifin Ruslardan alınması da vardır.

           Türk bünyesine uymayan inanç sistemlerinin, hayat tarzlarının benimsendiği ya da zaman içerisinde nüfus bakımından beslenemediği yerlerde bulunan bazı Türk kavim ve boyları tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Çin’deki Tabgaç’lar, Orta Avrupa’daki Hunlar ve Balkanlardaki Bulgarlar buna örnektir. Ancak bu olumsuzluklardan etkilenmeyen Türk toplulukları büyük bir coğrafyada varlıklarını devam ettirmektedirler.

             Kafkasya’ya Ogurlardan sonra gelen Peçenek ve Kuman Türklerinin öncekilerle karışımından bugünkü Kafkasya ortaya çıktı. Hazar hanedanı 6-11. yüzyıllar arasında yaşadı. Bir yandan Hıristiyan Bizans saldırıları, güneyden ise Arap saldırıları karşısında Museviliği seçtiler. Hazar Türk İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Musevi Türkler Doğu ve muhtemelen Orta Avrupa’ya, Müslüman Türkler Güneydoğu Anadolu’ya göç etmişlerdir.

          890’da Hazar-Oğuz ittifakına yenilen Peçenekler bugünkü Ukrayna topraklarında bağımsız bir devlet kurmuşlar, Peçenekler, diğer bir Türk boyu olan Kıpçaklar ile ittifak yapan Doğu Roma/Bizans’a yenilerek bağımsızlıklarını kaybettikten sonra Bulgarlar, Kumanlar ve Macarlar içinde erimişlerdir[9].

             11. yüzyıldan sonra Kafkasya’ya Oğuzlar hâkim olmaya başladı ve yeni gelenler bölge halkına karışmaya devam etti. Bu dönemde, Anadolu’da Bizans tarafından iki büyük kıyım yapılır. İlki Ermenilere yöneliktir ve Bizans tarafından Kayseri bölgesine gönderilirler. İkincisi Karadeniz bölgesinde yaşayan diğer bir Hıristiyan mezhep olan Bogomolistlerdir. Bogomolistler, İsa’yı Tanrının oğlu olarak kabul etmeyenlerdir. Bunlar da Bulgaristan üzerinden Balkanlara sürülür. Bizans tarafından çoğu yok edilen Bogomillerinden kaçabilenler Balkanlar üzerinden Peçenekler sığındı, daha sonra bir kısmı Bosna-Hersek’e bir kısmı Fransa’ya kaçtı.

            Altınordu hâkimiyetinden 1480 yılında çıkan Ruslar, 1552’den itibaren Türk bölgelerinden genişlemeye başladı ve 1593-1604 yılları arasında Sibirya’yı işgal etti[10]. 1559’da Rus Kazakları ilk defa Azak ve Kırım sahillerine saldırıp, Orta Asya’dan Rus girişimlerine karşı şikâyetler gelmeye başladığında Kanuni Rus tehlikesini görebildi[11].

Pontuslar, büyük ölçüde Türk kökenlidir[12]. Mübadele esnasında Türk Pontusluların çoğu Hıristiyan olduklarından Yunanistan’a gittiler ve tıpkı Karamanlılar gibi orada Türk muhaciri muamelesi görüp, dışlandılar. Tonya’da hala Pontusça konuşulur. Of’un (Trabzon) bazı bölgelerinde Ermenice konuşulur. Türklerin kabul ettiği Hıristiyanlık olan Gregoryan Ermenilerin bir kısmı Türklüğe geçtiler. Bunların bir kısmı bugün Of ile Çaykara arasındaki bölgede yaşamaktadırlar.

               Türk tarih yazımı..

            Türk tarihi yazımı; Avrupa’nın 19. yüzyılda ortaya çıkan tarih metodolojisine dayanır ve Avrupa’nın dünya tarihi ile ilgili değerlendirmeleri, Türk tarihine nasıl baktığının bir kopyasıdır. Avrupa’nın tarih anlayışı; kendilerinin Hint-Avrupa dili konuşan, beyaz ırk ya da Ari ırka ait oldukları iddiasını esas alır. Bunlar dışında kalanlar Türkler de dâhil sarı ırk ve ikinci sınıf görülür. Afrikalılar ise köle ırktır. Bir bütün olarak bakıldığında aslında insanlık tarihi de henüz bütün yönleriyle incelenmiş değildir. Avrupa ve Yakın Doğu’daki hadiseler zinciri ve toplum şekillenmeleri 19. yüzyıl sonlarına doğru çeşitli değerlendirmelere göre ele alınmıştır. Bazı Batı Avrupalı araştırmacılar, Orta Asya’dan gelen göçebeleri ‘insanlığın parazitleri’ olarak gördüler[13].

            Avrupalılar için kendi tarihleri; 19. yüzyıldan itibaren dünyanın geri kalanı üzerinde hâkimiyet kurdukları ve teknolojik, siyasi ve askeri güçlerine dayanan ‘kazananlar’ın tarihidir. Diğerlerinin tarihi ise ‘kaybedenler’in tarihi yaklaşımı ile ele alınmıştır. Bu yaklaşım kendine özgü bir tarihi anlatım terminolojisi ortaya çıkarmış; Avrupalı-Avrupalı Olmayan, Doğu (Oryantalist)-Batı imajları yaratılmıştır. Bu imajlar içinde Avrupalı; özel bir dinamizme sahip (kapitalizm), akılcı (rasyonel; laik, dini dogmalardan uzak), liberal anayasacı, demokratik olarak tarif edilmiştir. Avrupalı olmayanlar ise; durgun (ekonomik rekabet, kapitalizm eksikliği), irrasyonel (dinsel inançların hâkim olması) ve despotik otoriter yönetim (oryantal despotizm) biçimleri ile açıklanmıştır[14]. Anlatılan Avrupa tarihi aynı zamanda Doğu üzerindeki Batı hâkimiyetini mazur göstermek için gayret ederken, Avrupalı için hep ideal olan imajı çizmektedir.

          Türk tarihi, çağdaş tarih biliminin geri kalmış dallarından biridir. Bunun başlıca sebeplerinden birisi, Türk tarihinin başka hiçbir milletin tarihi ile mukayese edilemeyecek ölçüde çeşitli kaynakların tetkiki ile birlikte yazılma zorunluluğudur. Bu kaynaklar, M.Ö. yazılmış Çin vakayinamelerinden İtalyancanın Venedik lehçesi ile yazılmış vesikalarına kadar en az 15-20 dilde ve düzinelerce lehçede kalem alınmış, birçoğu yayınlanmamış yüzlerce ve binlerce yıllık eserlerdir[15]. Türklerin tarihi ile ilgili bu kadar çok çelişki ve saptırma yaşanmasının altında siyasi, dinsel ve ideolojik yaklaşımlar yanında; Türk tarihi ile ilgili gerçek çalışmaların ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ve Batılı hatta Rus yazarların öncülüğünde çok geç bir dönemde başlamış olması yatmaktadır.

            Türkoloji ve Türk filolojisinin kurucuları oryantalistlerdir. Türkler ve Türk tarihi en çok Fransızlara egzotik geldiğinden Çin kaynaklarını ilk inceleyenler Fransızlar olmuştur. 18. yüzyılda Fransız misyonerleri pek çok Çin külliyatını tercüme ettiler. Prof. J. Deguignes, bu tercümelerden faydalanarak ‘Hun, Türk ve Moğol Tarihi’ni yazmıştır. 19. yüzyılda S. Julien’in Bizans tarihiyle ilgili çevirileri ve 20. yüzyılın başlarında E. Chavannes’in Batı Türk Hakanlığı ile ilgili incelemesi önemli boşlukları doldurdu.

             Fransızlar gibi onları takip eden Almanlar da Orta Asya Türk tarihine Çinli gözü ile bakmak hatasına düşmüşler, hayal mahsulü bilgiler yanında pek çok kişi ve yer ismini birbirine karıştırmışlardır[16]. Bu hataların oluşumunda çeviri ve fonetik sorunları da etkili olmuştur. Nitekim Eski Türk tarihi ile ilgili bilgilerin çoğu Çin hanedanlarının genellikle taraflı Salnamelerine (yıllıklar), biraz da Arap, İran ve Grek kaynaklarına dayanır. Çin kroniklerinde olaylar günü gününe ama Çin anlayışı ile verilir. Çinliler hep zafer kazanan olarak gösterilmiş, belirli yer ve halk isimleri değiştirilerek yazılmıştır. Bizans, Ermeni, Arap ve Fars kaynaklarında Türklerle ilgili bilgiler bölük pörçük, bazen anlaşılmayacak şekilde yazılmış, Türk isimleri doğru olarak verilmemiş, birbirine karıştırılmıştır.

             Diğer bir kaynak grubu ise 6. yüzyıldan itibaren dikilmeye başlanan ve 8. yüzyılda zirveye ulaşan kitabe şeklindeki yazılı tarihi (Orhun) anıtlardır. 8. yüzyıl Kök-Türk (Gök Türk) abidelerini keşfeden, bu yazıtlarda eski Türk runik alfabe ile yazılmış en eski Türkçe metni ilk defa çözen V. Thomsen[17], Türk lehçeleri lügatini yazan W. Radloff ve Orta Asya Türk kavimleri üzerinde en yetkili eserleri yayımlayan V. Barthold, oryantalist okulundan yetişmiş Batılı ilim adamlarıdır. Orhun Anıtları’nın keşfi 1900’lerde Türkler arasında heyecan uyandırmış, Türk milliyetçiliği ve Türkçülüğün gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

            Osmanlı Devleti’ne sığınmış ve yüksek devlet basamaklarına çıkmış Lehli ve Macar asıllı milliyetçi ve liberal devrimciler (Celaleddin ve Ömer Paşalar), Osmanlı’da Türklük bilincini uyandırmaya çalışmışlardır. Türklük bilincinin milli fikir kaynakları ise şaşılacak bir biçimde Fransız, İngiliz ve Macar Türkolojisi içinde çıkmıştır. Leon Cahun’un Asya Tarihine Giriş (Paris 1896) kitabı 1900 tarihinde Necib Asım tarafından ilavelerle Türkçe’ye çevrilmiş (Türk Tarihi, İstanbul, 1900) ve Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır[18].

            Türk tarih araştırmalarının geri kalmasının diğer bir nedeni ise Batılı anlamda tarihçilerimizin çok geç yetişmesidir. Türk tarihinin boşluklarını doldurmaktan hala uzağız. Bugün bile Türk tarihinin kaynaklarının önemli bir kısmı ne derlenmiş ne de basılmıştır. Türk tarihi ile ilgili kaynak bolluğu özellikle İstanbul’un fethinden sonraki dönemde başlamış olmakla birlikte, birkaç yüz milyonu bulan bu arşiv vesikalarının pek çoğu tarih çalışmalarında kullanılmamıştır.

          Türk tarih metodolojisi için ilk tercümeler 1930-1933 yıllarında yapıldı. Zeki Velidi Togan’ın “Umumi Türk Tarihine Giriş ve Tarihte Usul” başlıklı iki kitabı, bu kapsamda bir başlangıç sayılabilir. Türkiye’de tarih metodolojisi tartışmaları gerçek anlamda 1945 sonrasında yapılmaya başlandı. Bu dönemde, Avrupa’da da tarih metodolojisi ile ilgili tartışmalar devam ediyordu. Örneğin, Fransa’da yayınlanan “Histoire et Metot” adlı kitap ülke tarihinin yeniden ele alınması için önemli bir kaynak teşkil etti. Bu kapsamda, onomastik (isim bilgisi) ve tamga (sembol) bilgisi (heraldik) uzmanlığına önem verildi. Tarih yazımında başvurulan bir diğer yöntem de etimoloji (kelime bilgisi) oldu. Ancak, kelime benzerliklerine bakarak bağlantı kurma merakı, Türk tarihini Mayalara bağlayan tezler ortaya çıkardı.

            Türk Tarih Tezinin Sorunları..

         Atatürkçü tarih tezi Türk tarihini Arap tarihi bağından kurtararak Orta Asya’dan başlatır. Gerçekten de Orta Asya’dan günümüze kurulan devletlerin birbirinin ardılı olması nedeni ile Türk tarihi bir bütündür ve süreklidir. Ancak, tarihçiliğimiz bugün de tehlike altındadır. Son yıllarda Türk kültürüne özelde Türk tarihi ve tarihçilerine yönelik sinsi bir karalama kampanyası içinde bulunmaktayız. Tarihimizle ilgili güzel ve doğru olan ne varsa ‘Resmi tarih’ söylemi ile Türk insanının kafası karıştırılmaya ve tarihi değerlerimiz yozlaştırılmaya çalışılmaktadır. Kendi ideolojik doğrularını tarihi çarpıtarak yaymaya çalışan pek çok maksatlı yayın ile de karşı karşıyayız.

           Türk tarihinin başlangıcı konusundaki çelişkiler hatta bazen maksatlı yorumlar içinde Batılı pek çok tarihçinin Türk tarihini mümkün olduğu kadar öne alma yaklaşımı görülür[19]. Batılı tarihçiler Göktürklerden önceki Türk tarihini yok sayma, Hunların bile Türk olmadıklarını söyleme eğilimindedir. Bunun temel nedeni İranlıların, Ari ırktan, Hint-Avrupa dil grubundan bir topluluk oldukları, yani köken itibariyle Batılı oldukları kabul edildiği için Asya’daki topluluklarına ne kadarına İrani derlerse, Asyalıların da o kadar Avrupalı olduğunu kanıtlamış olacakları hesabıdır. Böylece kendi tarihlerini daha geçmişe ve Orta Asya’ya götürürken, Türklerin kökenini barbar akınlarına indirgeme yanılgısına düşerler. Osmanlı’dan başlattıkları Türk tarihi ile ilgili en genel yaklaşım ise Türklerin bir devlet değil, denge nedir bilmeyen despot imparatorluklar kurduğu anlayışı sergiler[20].

          Öte yandan pek çok Türk tarihçisi, İslami bakışın etkisi altında bilinçli ya da bilinçsiz olarak Türk tarihini Arap tarihi, özelde İslam tarihi ile özdeşleştirme çelişkisine düşmüştür. Osmanlı postuna bürünmüş İslamcı zihniyet; Türk tarihini sadece din temelinde ve din birliği amacına uygun şekilde açıklamaktadır[21]. Hâlbuki Türk kimliği, Türk tarihi çerçevesinde analiz edilmelidir. Kimlik arayışında, Turan’a dönmek yerine İslam’a ya da Batı ile tam özdeşleşmeye zorlanıyoruz. Bu yüzden, Dünyada olduğu kadar Türkiye’de de Türk olmak zorlaşıyor.

           Araplaştırılmaya çalışıldıkça kendi içimizde yabancılaşıyoruz. Bu yüzden, Alevileri olduğu kadar Suriye ve Irak’taki Türkmenleri de kendinden görmeyen bir zihniyet ortaya çıktı. Kimlik ya da var olma sorunumuz buradadır[22]. Tarih çalışmalarında esas Türk kimliği olmalı, Türk tarihi ile ilgili çalışmalar dini ideoloji kapsamından çıkarılmalıdır.

           Cumhuriyet döneminde bazı sol görüşlü yazarlar ise ‘Türk tarihi yoktur’ diye işe başlayarak[23], Türklerin 19. yüzyıldan itibaren Marksizm’e olan ilgisizliğinin acısını tarih sahnesi içinde çıkarmaya çalıştılar. Türk tarihini Marksizm’in gelişimi ile ilgili ilişkilendirdiler. Bunların arkasında ise kendi milliyetini inkâr eden ve sadece Sovyet kontrolünde bir dünya işçi devleti kurabileceklerini sanan kör Komünizm ideolojisi vardı.

           1990’lı yıllardan beri ortaya atılan Avrasyacılık düşüncesi Rusların Türklere bakışında yeni bir açılım getirdi. Rusların Avrasyacılık içinde yer verdiği Turan anlayışı, Rus hâkimiyetinde bir Avrasya için Çin’e karşı Türkleri din esası altında kendine alet edinmeyi amaçlamaktadır. Bunu Afganistan’da Amerikalıların Talibanı kendisine karşı kullanmasından aldıkları dersle yapmaktadırlar. Rus coğrafyasında Kafkasya ile Yakutistan arasındaki hat kolayca arka arkaya çökebilir. Köprübaşı Kırım’dır. Bu yüzden Ruslar, Ukrayna’dan ilhak edip, köprübaşı yaptılar.

          Günümüzde yayınlanan bazı gen çalışmaları ile ortaya atılan; ‘Türk yoktur’ ya da ‘Anadolu’da Türk kalmamış ya da çok azdır’ gibi iddialar, içlerinde bazı Türklerin de katıldığı yabancı ülkeler tarafından yaptırılan maksatlı araştırmalara dayanmaktadır. Böylece, Türk kimliği ve tarihine zarar veren üstelik tarihçi kimliği takınmış kişiler de ortaya çıkmıştır. Gen çalışmaları ile Türk tarihine ilişkin yapılmaya çalışılan saptırmaların amaçları şunlardır;

            - Türk geni kalmadığı iddiası,

            - Türk geni ile oynamak,

            - Gen haritası ile Anadolu’yu Kürtlere ait gibi gösterme,

            - Yörüklerin Türk olmadığı iddiası.

            Bu tür çalışmaları yapan Alman ve Amerikalıların arkasında modern haçlı merkezi olan Alman Kiliseler Birliği, Volkswagen gibi özel şirketler vardır. Anadolu’da Kızılbaşlık ve Türklük hedef seçilmiştir. Kürt sorunundan sonra Alevilik, Yörüklük üzerinden oyunlar oynanmaya çalışılmaktadır. Bazı çalışmaların arkasında Ermeniler de var.

            Türkolojide yazım sorunları..

Türkoloji’de iki akım vardır;

(1) Rus Türkolojisi; Volga boyu Kuzey Kafkasları ve Orta Asya’nın kuzeyini inceler. Bunlar, Osmanlı ve Akdeniz Bölgesine ilgi duymazlar. Sovyet Türkolojisi, etimoloji (dil) üzerinden bir köken araştırmasına yönelmiştir.

(2) Daha çok Avrupalı çalışmalara dayanan kronolojik tarih yazımıdır. Türk tarihini kronolojik yazım metodu ile beş ana döneme[24] ayrıldığını ve bunun genel kabul gördüğünü söyleyebiliriz;

(a) Ön Türkler dönemi.

(b) İslamiyet öncesi dönem.

(c) İslamiyet’e geçiş ve ilk İslamiyet dönemi.

(d) Osmanlı İmparatorluğu dönemi.

(e) Türkiye Cumhuriyeti dönemi.

            Yukarıda Türk devletleri bölümünde de açıkladığımız gibi Türkler, birbiri ile aynı dönemde devlet ve devlet benzeri yapı (beylik, hanlık vb.) kurmuşlardır. Türk tarihi bir bütün olsa da bu devletler doğrusal bir sıra izlememektedir. Türk tarihinde devlet ve imparatorluk sayısının çokluğu iktidar değişikliği ile ilgilidir. Bu yüzden, Türk tarihinin yazımında kronoloji kadar coğrafya da esas alınmalıdır.

            Türk tarihini İslam öncesi ve sonrası diye kategorilendirmek de doğru değildir. Türkler, dün olduğu gibi bugün de, Müslüman olsun-olmasın pek çok coğrafyada aynı dönemde farklı devletler içinde yaşamaya devam etmişlerdir. Onları tanımlayan Müslüman kimliği değil, Türklüktür. Bugün Müslüman olmayan pek çok Türkü göz ardı edemeyiz.

            Türk tarihi, Türkiye Cumhuriyeti ile de bir son noktaya gelmemiş ve Türk dünyası için nihai bir devlet değildir. Günümüzün 270 milyonluk Türk dünyasında pek çok bağımsız devlet yanında çeşitli özerklik seviyeleri içinde yaşayan Türk kardeşlerimiz de vardır. Türk tarihinin çetelesini tutanların sorumluluğu hangi devlette ya da dinde olursa olsun tüm Türk dünyasına karşıdır.

             Son yıllarda maksatlı olarak sürekli gündemde tutulan Osmanlıcılık ve Osmanlı tarihi ile ilgili de bazı gerçekleri yazmak zorundayız.

            - Osmanlı kendi tarihini kronikçi veya vaka yazarlığı denilen gelenek içinde ele almıştır. Bu resmi tarihçiliğin asıl amacı, merkezin eylemlerinin methiyesini yapmaktan ibarettir[25].

            - Osmanlı, öncelikle Türkmen beyliklerinin düşmanı, yok edicisi olmuştur ve kendi içinde otantik Türkmen kültürünün tahribatından sorumludur. Osmanlı tarihi, diğer halklardan daha da ağır bir şekilde Türkmenlere karşı saldırı ve sömürgeleştirme tarihi olmuştur[26]. Nitekim Osmanlı döneminde Anadolu’daki Türk milletinin asıl kitlesi, “Osmanlılık” vasfını üzerine almamıştır. Anadolu halkı, her zaman sarayla onun etrafındaki zümreye “Osmanlı” demiş ve kendini onun dışında tutmuştur.

            - Osmanlı Devleti’nin kurucularından Çandarlı ailesinin Fatih döneminde yok edilmesi ve Oğuz boyları liderlerinin katli, Osmanlının Türk vasfına büyük zarar vermiştir. Osmanlı, Türklüğü sadece geçmişi olarak anmış ama kendini asla Türklükle özdeşleştirmemiş, Türklüğü dışlamış ve küçümsemiştir. Osmanlı için Türkler reayadır (sürüdür), yönetilen, vergiye bağlanan ve savaşa Tımar askeri olarak çağrılandır. Ama yönetim mekanizmasından ve hassa ordusundan ısrarla ve sistematik olarak uzak tutulandır[27].

            - Bu yüzden, Osmanlı döneminde Türklerin tarihi, Osmanlı tarihinden çok daha fazla Akkoyunluların, Karamanoğullarının, Safevilerin, Saruhanoğullarının vb. tarihi olabilir çünkü Türk halkını toplumsal temel yapmışlardır. Anadolu Türkmenleri, kendilerini kültürel olarak bu devletlerin doğal bir parçası görüyorlardı[28]. Osmanlının beklentisi ise halkı tebaalaştırmak, yönetimin her türden savaş, vergi, iskân gibi keyfiliklerine kayıtsız şartsız boyun eğmesini sağlamak, onların ruhlarını teslim almaktı.

           Ancak, 1800’lerden itibaren, bir Osmanlı toplumu yaratmak ideali ile her vilayette pozitif bilimleri öğreten idadilerin (lise) açılması, aydın bir kuşak yetişmesini sağladı. 1834 yılında Harp Okulu’nun kurulması ile Anadolu Türk gençleri ilk defa askeri okullara alınmaya başlanacak ve zamanla ordunun tamamına hâkim olacaklardır. Böylece Türkçülüğün ve Türk milliyetçiliğinin mimarı olan Süleyman (Uslu) Paşa gibi devlet adamları buradan yetişecektir. Atatürk nesli, bu temelde kurulan yeni askeri mekteplerde yetişti[29]. Eğer Türkiye, kendi kimliği ve milli kültürünü geliştirerek modern dünyada bağımsız bir milli devlet olarak ortaya çıktıysa, bu başlıca eğitim, gazete ve bu kuşak içinde sivrilen aydın liderlerin çabaları sayesinde olmuştur.

           İlber Ortaylı’nın sözleri ile; “Türklük, bir şuur olarak ortaya çıkmıştır. Yani Osmanlılık ve İslamlık değil, ön planda Türklük vardır[30]”. 19. yüzyılda Türklük kimlik ve şuurunu yerleştiren yayınlar başlamış olsa da bu şuuru asıl yerleştiren Balkan Savaşları, Çanakkale ve Yemen’dir, Kurtuluş Savaşı’dır.

            Diğer yandan, Osmanlı Devleti monarşi ile yönetilen çok uluslu bir imparatorluktu. Türkiye Cumhuriyeti ise bir ulus-devlettir. Atatürk, Türklüğü kabul eden herkesi kendi vatandaşı gören ama ırk esasına dayanmayan bir ülke kurdu. Ulus-devlette egemenliğin kaynağı, milletin hür ve serbest iradesidir. Bu irade milletin serbestçe seçtiği milletvekillerinin oluşturduğu TBMM’nde kendini gösterir: egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir. Osmanlı Devleti’nde ise egemenlik, Osmanlı hanedanının tekelindedir, babadan oğula bir mülk gibi algılanır. Osmanlı Devleti’nde bireyler tebaadır, kuldur, Türkiye Cumhuriyeti’nde ise bireyler eşit hakka sahip vatandaştır. Özetle, Osmanlı Devleti ve onun dayandığı prensipler Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte tarihe mal olmuştur[31]. Devam eden sadece toplumsal kültür ile ilgili sorunlardır. Bugün Türkiye her zamankinden daha ağır bir kültür ve kimlik sorunu yaşamaktadır[32].

            Türk Tarih Tezi Nasıl Yazılmalıdır?

           Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmasıyla istiklâllerini kazanan Türkistan’daki Türk Cumhuriyetleri ve topluluklarına ait topraklarda yapılacak incelemeler Türklerin tarih sahnesine çıkışlarına dair yeni belge ve bulguları, elbette ki, gün yüzüne çıkaracaktır. Ancak, Türk ana yurdunu Orta Asya’da dar bir bölgeye sıkıştırmak hem tarih ve kültür birliğini muhafaza etmek hem de ilmî gerçekler açısından doğru değildir.

         Türk tarihi, coğrafya ve kronoloji esasına göre yazılmalıdır. Türk tarihini zaman kronolojisi içinde doğrusal olarak ele almak yerine coğrafyaya göre bölümlendirmek daha doğru olur. Türk tarihi bir bütün olmakla beraber, tarih çalışmaları ve yazımı için Türk coğrafyası aşağıdaki ana bölümlere ayrılabilir;

            (1) Türkistan (Orta Asya) Türklüğü,

            (2) Doğu Avrupa Türklüğü (Kafkasya dâhil),

            (3) Hindistan Türklüğü,

            (4) Anadolu Türklüğü,

            (5) Ortadoğu Türk tarihi, şeklinde sıralayabiliriz.

             Şimdi alt bölümlerde neler var, açıklayalım;

            (1) Türkistan (Orta Asya) Türklüğü;

            - Türkistan coğrafyası tarihi (Karadeniz’in doğusundan Mançurya’ya kadar olan coğrafyada tüm Türk oluşumları (Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Doğu Türkistan vd.),

            - Geleneksel olarak Türk tarihine Hunlar ile başlanırdı ancak onlardan önce Chouv ve İskitlerin Türk kavimleri olarak hareketleri kanıtlandı. Dolayısı ile sıralamada, Orta Asya Türklüğü içinde, önce Sovyet Türkolojisinde Ön Türkler diye anılan Çin kaynaklarında ismi yakın zamanda keşfedilen;

            - Chouv Türkleri ile

            - İskit (Saka) Türkleri başta yer alır. Onları;

            - Hunlar ve

            - Göktürkler, daha sonra

            - Uygurlar ve

            - Kırgızlar izler.

            Bu coğrafyadaki Yakutistan gibi diğer Türk bölgeleri de ilave edilmelidir.

            (2) Doğu Avrupa Türk tarihi (Kazakistan, Tataristan, Çuvaşistan, Gagavuzlar, Sekel Türkleri, Macarlar, Bulgarlar, Fin-Ogur vd.).

           - Doğu Avrupa Türklüğü içinde ilk bahsetmemiz gereken M.S.350’li yıllarda Avrupa’ya uzanan Atilla’nın başında olduğu ve Doğu Avrupa-Kafkasya dahil büyük bir devlet kuran; Batı Hun Devleti’dir.

           - Onu İskandinav ülkeleri ve diğer Avrupa halklar ile karışan Ogur Grupları izler. Bunlar içinde yer alan;

           - Bulgarlar iki kola ayrılır;

                         * İdil Volga Bulgarları; 9. yüzyılda İslamiyet’i kabul ettikten sonra Hazarların kontrolüne girdiler.

                        * Tuna Bulgarları ise 10. yüzyılda Hıristiyanlaşma ile birlikte Slavlaşmaya başladılar ve 14. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetine girdiler.

            - Avarlar içinden Macar grupları çıkar. Macarları grupları içinde Fin, Ogur ve Sekel Türkleri bulunmaktadır.

           - Hazar Devleti (6.-11. yüzyıl) kurulmadan önce bölgeye Hunlar gelmeye devam etmektedir. Gök-Türkler’e bağlı olarak yaşıyorlardı. 630 yılında Batı Gök-Türkleri Çin hâkimiyetine girince kendi devletlerini ilan ettiler. Daha sonra gelen Peçenek ve Kıpçaklar da Hazar Devleti’ne katılır ve yöneticileri Museviliği kabul eder. Museviliği tercihte o dönemde bir yandan Bizans ülkesinden kovulan Yahudilerin gelmeleri diğer yandan Araplar ile sürekli savaş halinde olmaları etkili olur. Ancak, Hazar ülkesinde Gök Tanrı inancı, İslamiyet ve Hıristiyanlık yanında Musevi oranı yüzde beş’ten fazla olmamıştır.

            Türklerin Müslüman olmasına kadar olan dönemde:

            Orta Asya’da Cengiz Han dönemi; Japon Denizi’nden Doğu Avrupa’ya kadar hâkim imparatorluk 30-40 yıl kadar sürdü. Bu imparatorluğun yıkılmasından dört devlet ortaya çıktı;

            - Altın Orda (1227-1502; Doğu Avrupa),

            - Çağatay (1227-1370; Özbekistan-Türkmenistan),

            - İlhanlılar (1256-1336; İran, Anadolu ve Türkmenistan’ın bir kısmı),

            - Kubilay Hanlığı (1280-1368; Türk-Moğol Devleti; Kubilay’ın Moğolistan ağırlıklı ve bir kısmı Çin içinde).

            - Nogay Hanlığı (1259-1557).

            - Kasım Hanlığı (1445-1681).

            Yukarıdaki yapı Orta Asya’da 15. yüzyıla kadar devam eder. Bu dört devlet gücünü kaybedince;

            - Çağatay Devleti’nin bulunduğu yerde Timur Hanedanı ortaya çıktı. 1390’larda Altın Ordu Devleti’ni yıktı ve onun yerine hanlıklar dönemi başladı;

            - Kazan Hanlığı (1437-1552); Bugünkü Tataristan ata babaları olup, 1552’de Ruslar ele geçirdi.

            - Kırım Hanlığı (1441-1783); Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı hâkimiyetine girdikten (1475) sonra 1774’deki Küçük Kaynarca Anlaşması ile bağımsız oldu, 10 sene sonra Ruslar ele geçirdi.

            - Sibir Hanlığı (-1598); Sibir (Sabirler) coğrafyasında Kazakistan şekillendi.

            Cengiz Han’ın 1206’daki Moğol İmparatorluğu’ndan önce ilk Müslüman Türk devletleri olan şu devletler vardı;

            - Karahanlı Devleti (10.11. Yüzyıl; kendi içinde yıkıldı),

            - Harzemşahlar (Aral güneyinde, Moğollar yıktı),

            - Hindistan Gazneli Devleti (Selçuklu Tuğrul Bey yok etti).

            Timur İmparatoruğu (1370-1507) ve Harzemşahlar’ın yıkılmasından sonra bazı mahalli/şehir devletleri ortaya çıktı;

            - Özbek Hanlığı (Şibaniler; 1428-1599)

            - Hive Hanlığı (1512-1873),

            - Buhara Hanlığı (1599-1868),

            - Hokand Hanlığı (1710-1876).

            Kendi aralarında ve içlerinde güç mücadeleleri yaşayan bu hanlıklar 19. yüzyılda Ruslar tarafından işgal ve ilhak edildiler. Ayrıca şu devlet ve hanlıkları da saymalıyız;

            - Yaka Türkmenleri (Türkmenistan),

            - Azerbaycan Hanlıkları,

            - Kazak Hanlığı ve Yüzler (Cüzler),

            - Kırgızlar,

            - Doğu Türkistan (Kaşgar Hanlığı),

            - Safeviler (1502-1732).

            (3) Güney Asya Türk tarihi (Hindistan’dan doğuya uzanan coğrafya); Güney Asya Türklüğü içinde sırası ile şu devletler çıkar;

            - Akhunlar; Hun Devleti parçalanınca göç edenlerden Afganistan-Hindistan arasında kurulur.

            - Gazneliler (Müslümanlığı kabul etmiştir.),

            - Delhi Türk Sultanlığı,

            - Babür İmparatorluğu; Hindistan’da 1858 yılına kadar yaşayan Türk-Moğol Devleti, bu devletten bugüne gelen ve hala Türkçe konuşan insanlar olduğu bilinmektedir.

              (4) Anadolu Türk tarihi (Oğuz ağırlıklı);

            Anadolu Türklüğü; M.S. 375’de Hun orduları Anadolu’ya gelmeye başlar. Selçuklu döneminde ise Oğuz Akınları başlar. Kurulan devletleri sıra ile şöyle sıralayabiliriz;

            - Büyük Selçuklu Devleti (Ortadoğu),

            - Türkiye’de ilk kurulan devletler (Danişmentliler, Saltuklular, Mengücekler, Artuklular, Sökmenliler, İnanoğulları, Çubukoğulları, Çaka Bey vd.).

            - Anadolu Selçuklu Devleti,

            - Beylikler/Atabeylikler (Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Karesioğulları, Hamitoğulları vd.)

            - Türk Memlüklü Devleti (Mısır),

            - Osmanlı Devleti,

            - Türkiye Cumhuriyeti.

             (5) Ortadoğu Türk tarihi;

            - Suriye ve Irak (Oğuz) Türkleri,

            - Kafkasya’dan gelen Kuman/Kıpçaklar (Eyyubiler ve Memlükler),

             - Afrika Türkleri (Mısır ve Fas arasında dağılmış Koloğlu/Kuloğlu ailesi mensupları).

            Türk tarihin yazılması ile ilgili esasları özetleyecek olursak;

            - Türk tarihi coğrafyaya dayalı kronolojik esaslara göre yazılmalıdır.

            - Onomastik, Tamga, Etimoloji ve Dil gibi tarih çalışması yöntemleri kullanılması ve bu alanlarda uzmanlar yetiştirilmelidir. (Örneğin Çor, Tuva, Hakas, Yakut gibi Sibirya Türkleri bir boya bağlanmasa da ortak Türkçe kullanıyorlar.)

            - Saha çalışmaları yapılmalıdır.

            - Milli kapsamda gen çalışmaları yapılmalı, Batı istismarına bırakılmamalı, kendi gen çalışmalarımızı yapmalıyız.

            Bugüne kadar yapılan nazir alan çalışmaları kısa vadeli olmaktan ve akademik kariyer amaçlı çalışmalardan öteye geçmedi. Önce kavim, boy, aşiret, oymak çalışmaları ile işe başlanmalı, onomastik (yer, kişi, millet adları) üzerinde uzmanlaşılmalı, diğer yandan gen çalışmalarına ağırlık verilmelidir.

            Türk tarihini incelemek için evrensel tarihin bütün dallarında, bir dizi kavmin dili ve tarihi üzerinde uzman yetiştirmek ve söz sahibi olmak gerekmektedir[33]. Türk tarihçiliğine ilişkin Gürcü, Ermeni, Bizans, İran, Rus ve o asırların İtalyan kaynaklarını, özellikle de Papalık arşivlerini bilmiyoruz. Türk tarih yazıcısı Çince, Moğolca, Farsça, Rusça, Macarca, Latince başta olmak üzere Türk tarihin uzandığı her coğrafyadaki eski dilleri bilmelidir. Türk tarihçiliği konusunda Zeki Velidi Togan seviyesinde on tane tarih coğrafyacsı, Rus doğu bilimci Wilhelm Radloff gibi dil bilen yirmi tane bilim insanı lazımdır[34].

            Türk tarihi yazabilmek için Avrupa tarihi, Rus tarihi, Macar tarihi, sömürge tarihi gibi pek çok alanda uzmanlarımız olmalı, bu uzmanlar ilgili tarih çalışmalarından Türk tarihine köprü sağlamalıdır. Tarih alanında bilim insanı olacak kişi diğer bilim alanları kadar çok zeki olmalıdır ve çok disiplinli çalışabilmelidir. Türkiye’deki tarih bölümleri ise çok düşük puanlar ile öğrenci almakta ve buralarda tarih uzmanı yetişmemektedir.

           Türk tarihi sadece olan biteni kronolojik olarak anlatacak bir tarih yazımı ile kalmamalı, tarihin tüm alanlarında uzmanlar yetiştirilmeli ve eserler verilmelidir. Örneğin “Batı edebiyatında Türk imajının nasıl kötü bir şekilde algılatıldığı” üzerinde çalışılmalıdır. Türk tarihi sadece savaş tarihi değildir; edebiyatımız, müzik tarihimiz gibi kültürel tarih alanlarında da eserler verecek uzmanlar yetiştirilmelidir. Türklerin yaşam tarzı, mimarisi, toplumda kadının yeri gibi toplumsal konular da bu çalışmalara ilave edilmelidir.

             Sonuç..

           Türkçülüğün en önemli savunucularından olan Mustafa Kemal Atatürk, yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan altı ay sonra Türk Tarih Kurumu’nu teşkil etmiş ve bu kuruluş Türkoloji’nin bir bilim dalı olarak ülkemize yerleşmesinde önemli rol oynamıştır. Türk Tarih Kurumları kuruldu ama Atatürk’ten sonra aktif çalışmadı. Atatürk’ten beri saha çalışması yapılmadı. Atatürk döneminde onun desteği ile Toros’tan Erzurum’a kadar gezerek bazı çalışmalar yapıldı ve “Halk Bilgisi” dergisinde yayınladı. Tarih çalışmalarımızda en önemli sorun devletin milli politikası olmamasıdır. Tarih çalışmaları Türk Tarih Kurumu liderliğinde olmalı, kurum aktif hale getirilmelidir. Türk devleti Türkiyat çalışmalarını desteklese, dünya tarihi değişir.

            Diğer yandan Türk tarihi çalışmaları için iki üniversite pilot seçilmeli, politika belirleme, saha ve akademik çalışmalar için merkez görevi görmelidirler. Söz konusu çalışmalar tarih alanında gerçek bilim adamları olan bir beyin takımı önderliğinde olmalıdır[35]. Günümüzde Türkistan (Orta Asya) Türklerin atayurdu; Anadolu, Kafkaslar ve Balkanlar anayurdu oldu. Yüzyıllardır üstü örtülen Türk Dünyası, kendi kültürünün bütün özellikleriyle gün ışığına çıkarken, bu kültürü külleri arasında, baskılar altında uzun süre koruyanlara, yaratıcılarına ve bütün dünyada ezilen Türk kuşaklarına karşı aydınlarımızın borçları, sorumlulukları vardır. Tarih çalışmaları ile öncelikle onları yeniden bulmalı, kültürel olarak Türk dünyasına kazandırmalıyız.

           

                       

 

* Bu makalenin hazırlık aşamasında değerli görüşlerini esirgemeyen sevgili hocam Prof. Dr. M .Abdulhaluk Çay’a teşekkür ederim.

[1] Umay Türkeş Günay, Türklerin Tarihi, 2. Baskı, Akçağ Yayınları, (Ankara, 2007), 37-38.

[2] Süleyman Seydi, An Outline of 2000 Years of Turkish History, Ministry of Culture and Tourism, (Ankara, 2007), 7.

[3] Salim Koca, Türklerin Soy Kütüğü, Türkler Cilt 1, Yeni Türkiye Yayınevi, (Ankara, 2002), 260-265.

[4] İsmail Arabacı, Türklerin ve Türkiye’nin Toplum Yapısı, B Yayını, (İstanbul, 2009), 14.

[5] Halil İnalcık: İkinci Binde Türkler, Doğu Batı Makaleler I, Doğu Batı Yayınları, 2. Baskı, (Ankara, 2005), 325.

[6] Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan tarihte 16 Türk Devleti’ni sırası ile; büyük Hun İmparatorluğu (M.Ö.220-M.S.48), Batı Hun Devleti (48-216), Avrupa Hun Devleti (375-454), Ak Hun Devleti (450-562), Göktürk Devleti (552-743), Avar İmparatorluğu (565-803), Hazar İmparatorluğu (651-983), Uygur Devleti (744-1209), Karahanlılar Devleti (940-1040), Gazneliler (983-1183), Büyük Selçuklu İmparatorluğu (1040-1157), Harzemşahlar (1157-1231), Altınordu Devleti (1236-1502), Büyük Timur İmparatorluğu (1368-1501), Babür İmparatorluğu (1526-1858), Osmanlı İmparatorluğu (1299-1922), Türkiye Cumhuriyeti (1923-) oluşturmaktadır.

[7] Anıl Çeçen: Türk Devletleri, İnkilap Yayınevi, (İstanbul, 1998), 14.

[8] Suat İlhan, Türk Olmak Zordur, Kimliğimizin Kaynakları, Alfa Yayınları, (İstanbul, 2009),304.

[9] Omeljan Pritsak, Türk-Slav ortak Yaşamı: Güneydoğu Avrupa’nın Türk Göçebeleri, C.II, 512-514.

[10] Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, Türk Tarih Kurumu, (Ankara, 1987), 23.

[11] Halil İnalcık, Devlet-I Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, Klasik Dönem (1302-1606), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, (Mayıs, 2009), 176.

[12] Mahmut Goloğlu, Anadolu’nun Milli Devleti Pontos, Kalite Matbaası, (Ankara, 1973), 71.

[13] Lev  Nikolayeviçen Gumilov, Eski Türkler, Rusçadan Çev.: D.Ahsen Batur, Birleşik Yayıncılık, (İstanbul, 1999), 14.

[14] Huri İslamoğlu, Otoman History As World History, The ISIS Press, (İstanbul, 2007), 109.

[15] Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, Cilt 1, Hayat Yayınları, (İstanbul, 1963), v.

[16] Gumilov, a.g.e., (1999), 20-21.

[17] Orhon ve Yenisey Yazıtları’nın dilini ilk çözen Danimarkalı dil bilgini V.L.P.Thomsen (1842-1927), bu keşfini Danimarka Bilimler Akademisi’nin 15 Aralık 1893’teki toplantısında açıklamış ve tam metnini yayımlamış, bu konudaki çalışmalarını 1925’e kadar sürdürmüştür.

[18] Halil İnalcık, Hermenötik, Oryantalizm, Türkoloji, Doğu Batı Makaleler I, Doğu Batı Yayınları, 2. Baskı, (Ankara, 2005), 54.

[19] Erol Göka, Türklerin Psikolojisi, Timaş Yayınları, 3. Baskı, (İstanbul, 2008), 43.

[20] Jeremy Black, Savaş ve Dünya, Askeri Güç ve Dünyanın Kaderi 1450-2000, Dost Yayınları, (Ankara, 2009), 14.

[21] Yılmaz Çolak, 1990’lı Yıllar Türkiyesinde Yeni Osmanlıcılık ve Kültürel Çoğulculuk Tartışmaları, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl 9, Sayı 38, Ağustos-Eylül-Ekim, (2006), 132.

[22] Halil İnalcık, Bilimler Akademisi. Tarihte ve Türkiye’de, Doğu Batı Makaleler I, Doğu Batı Yayınları, 2. Baskı, (Ankara, 2005), 20. Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Kültür Tarihinin Kaynakları, (Ankara, 1993).

[23] Örneğin Halil Berktay’a göre “Orta Asya’dan Balkan’lara kadar uzanan bir Türk Milleti yoktur... Türkler ancak 19. yüzyıl sonlarından itibaren Türk adıyla millet haline geldiler.” Berktay’a göre Türk tarihini Orta Asya’ya götüren gerici ve ırkçı tarih anlayışıdır. Halil Berktay, Ümit Hassan, Ayla Ödekan, Türkiye Tarihi, Cilt 1, Cem Yayınevi, (İstanbul, 2008), 68-72.

[24] Suat İlhan, Türk Olmak Zordur, Kimliğimizin Kaynakları, Alfa Yayınları, (İstanbul, 2009), 49.

[25] M. Ali Kılıçbay, Düşünen Siyaset, Esin Sanat ve Felsefe, (Eylül 99), 46.

[26] Erdoğan Aydın, Osmanlı Gerçeği, Literatür Yayınları, (İstanbul, 2018), (2018), 18.

[27] Aydın, a.g.e., (2018), 33.

[28] İ. Metin Kunt, Sina Akşin vd., Türkiye Tarihi Osmanlı Devleti, Cem Yayınevi, (İstanbul, 1988), 107.

[29] Halil İnalcık, İkinci Binde Türkler, Doğu Batı Makaleler I, Doğu Batı Yayınları, (Ankara, 2005), 338.

[30] İlber Ortaylı, Türklerin Tarihi, Timaş Yayınları, (İstanbul, 2015), Ortaylı, a.g.e., (2015), 28.

[31] Halil İnalcık, Osmanlı Tarihi Üzerinde Kamuoyunu İlgilendiren Bazı Sorunlar, Doğu Batı Makaleler I, Doğu Batı Yayınları, 2. Baskı, (Ankara, 2005), 208-209.

[32] Halil İnalcık, Türkiye Cumhuriyeti ve Osmanlı, Doğu Batı Makaleler I, Doğu Batı Yayınları, (Ankara, 2005), 389.

[33] Ortaylı, a.g.e., (2015), 16.

[34] Ortaylı, a.g.e., (2015),36-37.

[35] Bu kapsamda; Yusuf Hallaçoğlu, M. Abdülhaluk Çay, Ahmet Yaşar Ocaklı, Yunus Koç (Tarih ve Dil uzmanı), Mehmet Öz, Bayram Kodaman, Haydar Çakmak, Ahmet Bican Ercilasun (Dil uzmanı) gibi bilim adamlarımızdan öncelikle istifade edilmelidir.

Son Düzenlenme Salı, 29 Ocak 2019 12:27
Sait Yılmaz

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Dr. Cengiz Tatar   - 24-04-2019

24 NİSAN 1915; “ERMENİ SORUNU, TEHCİR VE GERÇEKLER”

1878’e kadar Türkler ile Ermenilerin arasında dostluk hüküm sürmüştür. Osmanlıların sınırları içerisindeki Ermenilere adil bir yönetim sunması, sınırları dışındaki Ermenilerinde devlete sığınmalarına neden olmuştur.