Ortodoks Paradoks: Çatışan Medeniyetler ve Bölünen Kiliseler

Yazan  09 Kasım 2018

Fener Rum Patrikhanesi ile Moskova Patrikhanesi arasında şiddeti artan bir tartışma yaşanıyor. Moskova Patrikhanesi, ayinlerde artık Fener Rum Patrikhanesi’nin birinci kilise olarak anılmayacağını deklare etti.

Bu, Moskova Patrikhanesi –ve buraya tabi kiliseler- için Fener Rum Patrikhanesi’nin artık “eşitler arası birinci” sayılmayacağı anlamına geliyor. Moskova Patrikhanesi, “Ekümenik” (Evrensel) ibaresini ise çok uzun zamandır kullanmıyor. Mesele daha çok Ukrayna Kilisesi’nin özerkliğinin Fener Rum Patrikhanesi tarafından tanınması ve iki patrikhanenin kanonik yetkilerinin kapsamı hakkındaki anlaşmazlıkla ilgili görünüyor. Çünkü Fener Rum Patrikhanesi 7 Eylül 2018’de aldığı bir kararla Ukrayna Ortodoks Kilisesi - Kiev Başpiskoposluğu’na otosefal (bağımsız) statüsü bahşetmeye hazırlandığını beyan etti ve sürecin tamamlanması için ABD ve Kanada’da bulunun iki din görevlisini Kiev’e tayin etti. Ancak bundan fazlası var: Diaspora Ortodokslarının hangi kiliseye bağlı olacağı tartışması. Konu, Türkiye ve Balkan ülkelerinin de dahil edildiği, Avrupa Müslümanlarının tümünün fetvalarına bağlı olacağı bir Avrupa Müftüsü belirlenmesi çabasıyla birlikte düşünüldüğünde biraz daha şekil değiştiriyor. Belli ki bilhassa Avrupa’nın “dışarıdan gelmişleri”nin yönlendirileceği merkezlerin belirlenmesine ihtiyaç duyuluyor. Bu “merkez” ya da “tek ses” belirleme girişimlerinde- biraz daha geniş bir coğrafya için- ABD de rol oynuyor.

İki patrikhane arasındaki gerilim, ABD ve AB’den gelmekte olan “Fener Rum Patrikhanesi’nin Ekümeniklik iddiasını tanı” baskısı nedeniyle Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor. Bu baskının artık öncelikli konu olmadığı aşikar. Türkiye-AB ilişkilerinin ray değiştirmesi bunun en önemli nedeni. Yargıtay 4.Ceza Dairesi’nin 2006/10694 (E) - 2007/5603 (K) sayılı kararında yer alan Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin “ekümenik sıfatının bulunmadığı”na ilişkin belirlemesi[1] de Patrikhane’nin Türk sistemi içerisindeki yerini gösteren önemli bir hukuki veridir. Bahsettiğimiz yargı kararı üzerine Türkiye’ye dönük dış baskıların arttığı bir ortamda, Moskova Patrikhanesi ile Fener Rum Patrikhanesi arasındaki yetki alanları ve ekümenlik teriminin içeriğinin tartışıldığı özel ve gizli yazışmaların internet üzerinden yayınlanmasından sonra ise konunun sıcaklığını kaybettiğini söyleyebiliriz. Hıristiyan Ortodoks ilahiyatına ilişkin ayrıntıların detaylıca ortaya çıkmasıyla “ekümeniklik” iddiasının bu ayağının güçsüzlüğü anlaşıldı, iddiasını öne sürebiliriz. Ancak siyasetin belirleyici olduğu ortamlar söz konusuysa dini referansların farklı yorumları da mümkün olabiliyor… Kaldı ki iki patrikhane arasındaki tartışmanın temel zemini konsül kararları, Ortodoks inancına dönük kurallar olmasına rağmen tartışmanın sebebi etkinlik alanı belirleme üzerinde yoğunlaşıyor. Burada kiliselere ait etkinlik alanını kullanmak isteyen güçlerin siyasi manevraları da devreye giriyor. 

 

Kilise Stratejilerinde Siyasetin Rolü

Dünya ne zaman yeni bir sürece girerek dengeleri yeni baştan kursa, dinler de yeni stratejiye uygun biçimde kendi stratejilerini yeniden yapılandırıyorlar. Vatikan, 2. Dünya Savaşı’nın bitmesi ardından kutuplaşan dünyada ABD tarafında kalmış ve kendisini Avrupa’nın ruhunu korumaya adamıştı, tıpkı ABD’nin politik stratejisini şekillendirirken tercih ettiği politik dile uygun biçimde. ABD ile yakınlaşan tek kilise Vatikan değildi. Soğuk Savaş yılları, Moskova Patrikhanesi’nin “yeraltına” çekildiği, ABD ve Avrupa’daki diaspora Ortodoksların da merkezini kaybettiği yıllardı. Fener-Rum Patrikhanesi’ni güçlendiren de Soğuk Savaş yılları ve ABD desteği oldu. 1948 yılında Fener-Rum Patrikhanesi için ABD Başkanı H. Truman'ın özel uçağıyla Athenagoras Türkiye'ye getirilerek, usullere aykırı olarak önce patrik seçilmiş, sonra da iki saat içerisinde Türk vatandaşlığına geçirilmişti. Lenin’in dinden uzak Sovyet Devleti’nin din karşıtı tutumu, “ekümeniklik” iddiasındaki Fener-Rum Patrikhanesi’nin yayılma ve tanınma sürecine önemli bir katkıda bulunmuştur. Fener-Rum Patrikhanesi özellikle Stalin döneminde Moskova Patrikhanesi’nin etkisinin iyice azalmasından faydalanarak, daha önceleri Moskova Ortodoks Patrikhane’sinin şemsiyesi ve güdümünde hareket eden Batı ve Orta Avrupa’daki Ortodoks kiliselerini, Amerika ve Asya-Avustralya eksenindeki diğer kimi “kardeş” kiliseleri etkisi altına almayı başardı. Ancak yine de ABD’nin Doğu Bloku coğrafyası dışında kalmış Ortodoksları yönlendirilebilir tek bir çatı altında toplama planı tam bir başarıya ulaşmış sayılmaz. Soğuk Savaş konseptinde zaten “Yurtdışındaki Rus Ortodoks Kilisesi” mevcuttu ve diaspora Ruslarının Fener-Rum Patrikhanesi ile uzlaşmaya gitmesini gerektirecek ihtiyaç söz konusu değildi. Finlandiya, Litvanya, Letonya, Polonya, Çekoslovakya ve Macaristan Ortodoks Kiliselerinin Rus Ortodoks Patrikhanesi’nin cazibe alanına dönmesi çok da uzun sürmedi. Ortodoks inancının “milli” bir karakter taşıması nedeniyle Fener-Rum Patrikhanesi’nin yetkisini kabul ettirebildiği kiliseler de dünyaya yayılmış Yunan kökenli Ortodokslarla sınırlanmış oldu. Bu dönemin en büyük başarısı, Vatikan ile Fener-Rum Patrikhanesi’nin ilişkilerini yeniden düzenleme kararı alarak yakınlaşma sürecini başlatmasıydı. Katolik ve Ortodoks kiliselerinin 900 yıl varlığını sürdüren karşılıklı aforoz kararının 1964’te Kudüs’te iptal edilmesi en önemli adımdı. Ardından 25 Temmuz 1967’de Papa 6. Paul ile Fener Patriği Athenagoras Türkiye’de bir araya gelmişti. Papa 16. Benedikt’in 30 Kasım 2006’da Aziz Andrew ayinine katılması, Katolik-Ortodoks dünyasındaki “teolojik değil ama stratejik ortaklık” için atılan ikinci önemli adımdı. Ancak Ortodoks dünyasındaki anlaşmazlıklar da büyüyordu.

 

Ortodoks Dünyasında İkilik

SSCB’nin dağılması ile birlikte Rusya’da spiritüellik ve kültürün yeniden yaratılması, geliştirilmesi ve Rus kimliğinin inşası açısından Ortodoksluk ve Moskova Patrikhanesi yeniden önem kazandı. Moskova Patrikhanesi’nin gücünün artması, özgürleşmesi ile paralel bir şekilde yürüdü. Ancak tek özgürleşen Moskova Patrikhanesi değildi ve bağımsızlığını kazanan Estonya ve Ukrayna da oluşturdukları “dış politika”larına uygun biçimde bağımsız birer milli kilise oluşturarak Moskova etkisinden sıyrılmış bir milli kimlik inşasına girişmek istedi. Bu gelişmeler, Ortodoks dünyasındaki ikiliğin derinleşeceğinin işaretlerini taşıyordu. Moskova Patrikhanesi, kendisine bağlı olan Ukrayna Ortodoks Kilisesinin tamamen ayrılmasına karşı çıkarak Ukrayna’nın ruhani olarak Rusya’ya bağlı kalmasını ve Ukrayna milli kimliğinin pekişmesini engellemek isterken,[2] Fener-Rum Patrikhanesi, Ukrayna Otosefal Kilisesi (1989) ve Kiev Patrikhanesi’ne (1992) yakın duruşuyla Moskova üzerinde baskı oluşturdu. Siyasi hesaplaşmalar, Fener-Rum Patrikhanesi’nin diasporadaki Ukrayna kiliselerini kendisine bağlamasını sağladı. Fener Patrikhanesi, Ortodoks dünyasının parçalanması ve birliğin bozulması gerekçesiyle eleştirildi.

Ukrayna ve Estonya kiliselerinin bağımsızlık arayışı, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanan Yunanistan dahil her bir ülkenin kilisesinin de ilk iş olarak Fener Rum Patrikhanesi’nin yetkilerini kabul etmediklerini açıklayarak birer milli kilise haline dönüşmesiyle benzerlik içeriyor. Burada özerkliği tanıma yetkisinin hangi patrikhanede olduğu konusu tartışma doğuruyor. 1996’da yayınladıkları ortak deklarasyonla iki kilisenin birbirlerinin iç işlerine karışmaması kararı alınmasına rağmen Fener-Rum Patrikhanesi’nin anlaşmadan dönerek Moskova Patrikhanesi’nin yetki alanını 1686 öncesi sınırlarında kabul etmesi ilişkilerin iyileşmesi önündeki aşılmaz engel. Çünkü bu, Moskova Patrikhanesi’nin Ukrayna, Beyaz Rusya, Orta Asya hatta bugünkü Rusya’nın bir kısmı üzerindeki hakkının tanınmadığı anlamına geliyor. Bu coğrafyaya Vatikan’ın girişinin de Rusya tarafından engellendiği düşünülürse Fener’in ABD’den aldığı destekten başka Vatikan’ın büyük kavgayı sona erdirme kararının nedenleri de berraklaşıyor. Herkes alacağına ulaşırken Ortodoks dünyasında birlik sağlanabilmesi için birkaç seçenek var:

1-Fener, iddialarından vazgeçerek dünya Ortodokslarının binde 1,3 üzerindeki yetkilerine razı olur ve siyasi üstünlük de Moskova Patrikhanesi’ne geçer,

2- Fener-Rum Patrikhanesi için İstanbul’da yeniden Bizans canlandırılır ve siyasi üstünlüğüne coğrafi üstünlüğün eklenmesi için sağlam bir baskı unsuru oluşturmuş olur,

3- Dünya üzerindeki tüm diğer sorunlarda olduğu gibi ikilik sorunu da çözümsüz bırakılır ve tüm taraflar gelişmelerden kazanç sağlamaya çalışır…

 

Diaspora Üzerindeki Egemenlik ve Yetki Tartışmaları

Ortodoks Hıristiyan ruhanileri arasındaki anlaşmazlığın -tartıştığımız kısmının- esasını diaspora Ortodoksları üzerindeki ruhani yetkinin ve düzenleyici sıfatın kime ait olduğu sorunsalı oluşturuyor. Çünkü Ortodoks (Doğu) Kilisesi’ni oluşturan 14 otosefal (bağımsız) 2 otonom (özerk) ve bir yarı otonom coğrafi bölge kiliselerinin[3] her birinin eşit olduğunu, bunlar arasında altlık-üstlük ilişkisinin bulunmadığını, “hiçbirinin diğeri üzerinde yetki ve söz sahibi olmadığını”[4] Fener Rum Patrikhanesi de kabul ediyor. Ancak Fener Rum Patrikhanesinin “diğer patrik ve başpiskoposların yetkili olduğu coğrafya sınırlarının dışında kalan yerlerde Ortodoks Kilisesi kurmak gibi görevinin”8, egemenliğinin veya yetkisinin bulunduğu iddiasında ise Fener ciddi bir muhalefetle karşılaşıyor. 

Moskova Patrikhanesi, Fener-Rum Patrikhanesi’nin Batı Avrupa, Amerika ve Avustralya’daki bütün diaspora kiliseleri üzerindeki egemenlik iddiasını reddediyor. Bunu da kutsal kilise kanunlarının Fener’e sadece Antalya ile Efes’ten ibaret olmak üzere Asya, Trakya ve Pontus bölgeleriyle sınırlı bir yetki alanı tanımış olmasına dayandırıyor. Moskova, hiçbir şekilde Fener-Rum Patrikhanesi’ne Batı Avrupa ve o tarihte henüz keşfedilmemiş olan Avusturya ve Amerika topraklarında herhangi bir yetki tanımadığının altını çizerek “Ekümeniklik” iddialarındaki tavrının değişmezliğini netleştiriyor.

Moskova Patriği Aleksi II ile İstanbul Patriği Bartholomeos arasındaki yazışmalar Fener Rum Patrikhanesi’nin “ekümeniklik” iddiasına ışık tutuyor. Aleksi, Bartholomeos’a cevaben yazdığı 5234 protokol numaralı ve 18 Eylül 2002 tarihli mektubunda[5] İstanbul Patrikhanesi’nin Batı Avrupa, Amerika ve Avustralya’daki bütün diaspora kiliseleri üzerindeki egemenlik iddiasını dayandırdığı 4. Ekümenik (Evrensel) Konsey’in 28. Kuralı’nı hatalı yorumladığını kaydediyor. Gerçekte söz konusu kutsal kuralın İstanbul Patrikhanesini sadece Asya, Trakya ve Pontus bölgeleri (diosiz)  ile sınırlı biçimde yetkili kıldığı belirtiliyor. Buna göre Trakya bölgesi bugünkü Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan’ın topraklarının bir kısmını kapsamaktadır. Balsamon gibi tarihteki tefsircilere göre Pontus, Trabzon’a kadar olan ve Karadeniz boyunca uzanan bölgeyi; Asya da Anadolu’nun tamamını değil sadece Antalya ve Efes civarını ifade eder. Nitekim Anadolu’nun geri kalanı Antakya Patrikliği’ne bağlıdır. Aleksi, Bartholomeos’un iddialarını dayandırdığı 28. Kural’ın hiçbir şekilde İstanbul Patrikhanesine Batı Avrupa ve o tarihte (451) henüz keşfedilmemiş olan Avusturya ve Amerika topraklarında herhangi bir yetki tanımadığının da altını çiziyor.

Öte yandan bu iddianın ancak 1920’li yıllardan itibaren ortaya atıldığını vurgulayan Moskova Patriği bu tarihten önce ne böylesi bir duruma ne de böylesi bir iddiaya rastlanmadığını belirtiyor. Aleksi’nin mektubunda İstanbul Patriği 4. Meletios’un başlattığı Ortodoks diasporasını kendine bağlama hareketinin Ortodoks Kilisesinin ruhuna, Ortodoks birliğine ve kutsal emirlere aykırı olduğunu söylüyor. Aleksi “tek taraflı alınan bir kararla” dünya Ortodoksluğu liderliğine soyunmanın Ortodoks birliğine zarar vereceğini ve derin krizlere yol açacağı belirlemesini yaparak diaspora sorununun ancak bir pan-Ortodoks Konsey ile çözümlenebileceğini de ekliyor. Kudüs Patriği Diodora’nın da yine Bartholomeos’a yazılmış 25 Temmuz 2003 tarihli mektubunda aynı mesajı verdiğini hatırlatarak, Romanya Patrikhanesi ile Polonya Metropolitliğinin de aynı görüşü paylaştığını anımsatıyor.

Moskova Patriği Aleksi, 27 Haziran 2004 tarihinde 4284 protokol numarası ile gönderdiği mektupta da Bartholomeos’un her mektubunda diaspora üzerinde yetki sahibi olma meselesini öne çıkardığını ancak bunun kendisi için artık geçerliliğini yitirmiş bir mesele olduğunu söylüyor. Bartholomeos’un 1931 yılında yapılan anlaşmayı öne sürerek Avrupa’dan çekilmesi ve kendi bölgesinden cemaat almayı durdurması talebini de 1990–1993 yıllarında yapılan görüşmeler neticesinde 1931 kararının geçerliliğini yitirdiği ve 1993’deki Konsey kararında Bartholomeos’a zaten Avrupa’daki diaspora üzerinde herhangi bir yetki verilmediği şeklinde cevaplamaktadır. Aleksi Avrupa’da gittikçe artan Rus nüfusunu dikkate alarak kiliselerin nereye bağlı olacaklarını seçmekte serbest olması ve bu seçimin aşağıdan yukarı doğru gitmesi yani belirlemeyi cemaatin yapması gerektiğini belirtmektedir. Şüphesiz ki böylesi bir çözümü Fener Rum Patrikhanesi kabul etmek istemeyecektir. Avrupa’da mukim Rus kökenlilerin sayısının kendi “Ekümenik” yetki alanı iddiasını anlamsızlaştıracak kadar çok olduğu bilinen bir gerçek. Gerçi Avrupa’da Rusların devam ettiği kiliseler bugün de zaten Moskova Patrikhanesine bağlılıklarını sürdürüyorlar. Ancak farklı etnik kökenlilerin birlikte devam ettiği Ortodoks Kiliselerinde tabandan gelecek seçim fikrinin kabul edilmesi, şüphesiz Rus nüfusun etkinliğiyle Moskova Patrikhanesine bağlı Rus ruhbanlarının seçilmesiyle sonuçlanacaktır. Hâlbuki Fener Rum Patrikhanesi tarihi sıfat olarak kullandığını söylediği  “Ekümenik” ünvanının kendisine tanıdığını iddia ettiği “ruhani liderlik” hakkına dayanarak buralardaki atamaları bizzat yapmayı ve bu şekilde ekümenikliğini sürekli kılmayı tercih edecektir. Amerika’daki iki milyon Ortodoks Rum cemaatin bağlı olduğu Başpiskoposu da atadığı gibi.

Moskova Patrikhanesi gibi Kudüs Patrikhanesi, Romanya Patrikhanesi ile Polonya Metropolitliği de diaspora sorununun oldu-bittiye getirilemeyeceği ve ancak bir pan-Ortodoks Konsey ile çözümlenebileceği görüşünü paylaşıyorlar. Ne var ki 2016’da Girit’te Fener Rum Patrikhanesi’nin başkanlığında gerçekleştirilmek istenen Kutsal ve Büyük Konsül’e  Moskova ile birlikte bu üç kilisenin katılmaması nedeniyle pan-Ortodoks toplantı gerçekleşememiş ve sorun da çözümsüz kalmıştı.

O dönem Moskova Patriğinin, Ortodoks Kiliselerinin başpiskoposlarının isimlerinin bulunduğu listede (diptych) “Konstantinopolis Patrikhanesi’nin ilk sırada ve saygın bir yerde bulunduğunu ancak bunun ona herhangi bir yetki tanımayacağını” ısrarla vurguladığını görüyorduk. Bugün krizin derinleştiği, Moskova Patrikhanesi Sen Sinodu’nun 14 Eylül 2018’deki olağanüstü oturumda aldığı 69 sayılı karardaki “İstanbul Patriği’ni artık eşitler arasında birinci olarak anmayacağız” ifadesinde[6] kendini gösteriyor.

 

Yetki Tartışmaları Siyasi mi Ruhani mi?

Anlaşılıyor ki diğer patrik ve başpiskoposların yetkili olduğu coğrafya sınırlarının dışında kalan yerlerde “ruhani” liderliğin hangi makama ait olacağı konusunda ciddi problemler var. Diaspora sorunu toplanacak bir Kutsal Konsey’de çözüme ulaştırılana dek de “ruhani” liderlik için “siyasi” çekişme patrikhaneler arasında devam edecektir. Esasen Ortodoks Hıristiyan olmayan ABD’nin ve Batı Avrupa ülkelerinin AB vesilesiyle konuya müdahil olarak Fener Rum Patrikhanesinin “ekümeniklik” mücadelesine destek vermeleri de bu “siyasi boyutlu ruhani çekişme”yle ilgili. Nüfusları bakımından Ortodoks diyebileceğimiz devletlerin destek bir yana “ekümeniklik” iddiasına karşı çıkıyor olması Ortodoks dünyasındaki asıl paradoksu oluşturuyor. Bugün için, Fener-Rum Patrikhanesine bağlı olan ve onun yetkilerini kabul edenler Yunanistan’a ilk bağımsızlık tarihinden sonra bağlanan kuzey kesimindeki ve Oniki Adalardaki kiliseler ile Yunanistan dışında yaşayan Yunanlıların mensubu oldukları kiliselerdir. Doğrusu bu olgu ve Patrikhane’nin Yargıtay kararına konu olan Bulgar Ortodoks Kilisesi’ne ayinlerin Yunanca yapılması yönünde baskı uygulaması[7] Helenleşmiş Ortodoksluk fikrinin[8] haklılığını düşündürmüyor değil. İşte bütün dünya Ortodokslarının ruhani lideri olduğu iddiasıyla çelişen bu durumu bertaraf etmek için olsa gerek Sovyetlerin dağılmasından sonraki süreçte kurulan Estonya Apostolik Ortodoks Kilisesi’ni (1993) 1996 yılında kendisine bağladı ve Ukrayna Otosefal Kilisesi (1989) ve Kiev Patrikhanesi’ne (1992) yakın duruşunu da sürdürdü. Bu sadece Moskova Patrikhanesi ile var olan sorunları arttırması bakımından değil aynı zamanda Ortodoks dünyasının parçalanmasına ve birliğin bozulmasına neden olduğu gerekçesiyle aldığı eleştiriler[9] bakımından da önemliydi.

Türkiye’den baktığımızda “Türkiye kabul etmese de Patrikhane ekümeniktir” ifadesiyle uygulanan siyasi baskının anlamsızlığı ortaya çıkmaktadır. Dünya Ortodoksları tanımazken Türkiye’nin tanımasını istemenin manası nedir? Türkiye’nin dünyaya yayılmış Helen Ortodokslara karşı ne gibi bir yükümlülüğü olabilir? Daha geniş bir coğrafyayı dikkate alarak konuya baktığımızda iki patrikhane arasındaki tartışmanın sadece Ortodoks dünyayı ilgilendirmediği; farklı mezheplerdeki Müslümanlar da dahil olası tüm inanç gruplarını, tüm cemaatleri kontrol edebilme hedefinin bu vesileyle bir kez daha ortaya çıktığı görülür.  Dolayısıyla bu tür tartışmalar, dini gerekçe ve kuralları zemin olarak kullanan siyasi hedeflerin yansımasından ibarettir.

 

[1] Yargıtay kararı incelemesi için bkz. Gözde Kılıç Yaşın, Ekümenikliğin Yargı Mücadelesi, Cumhuriyet Strateji, Yıl: 4, Sayı: 166, 3 Eylül 2007

[2] bkz. Anar Somuncuoğlu, “Ukrayna Ortodoksluğu ve Küresel Hesaplar”, Cumhuriyet Strateji, S.52–2005

[3] Bunlar ayinlerde sayıldıkları sıraya göre İstanbul Patrikliği, İskenderiye Patrikliği, Antakya Patrikliği, Kudüs Patrikliği, Rusya Patrikliği, Belgrat Patrikliği, Romanya Patrikliği, Bulgar Patrikliği, Tiflis Patrikliği, Kıbrıs Başpiskoposluğu, Atina Başpiskoposluğu, Polonya Metropolitliği, Arnavutluk Başpiskoposluğu, Çekoslovakya Başpiskoposluğudur.

[4] Mihail Vasiliadis, “Ekümeniklikten Kurtuluş Yok”, http://www.ozgurgundem.net/haber.asp?haberid=18059

[5] “Orthodox Christian Laity”  http://www.ocl.org

[6] Bojidar Cipof, Ortodoks Dünyasında Büyük Çatırdama, soyledik.com, 18 Eylül 2018

[7] Bojidar Çipof ile 31 Temmuz 2007’de yapılan görüşmeden.

[8] Michael N. Coritsidis', “The Hellenic Code”, The National Herald, March 14, 2004

[9] Ortodoks merkezlerin neredeyse tümünden gelen itirazlara bir örnek Yunan Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu’nun sözleriydi. http://www.cwnews.com/news/viewstory.cfm?recnum=48975

Gözde Kılıç Yaşın

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı

Yorum yapmak için oturum açın

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Füsun Sarp Nebil   - 18-11-2018

Türk Bilişim Sektörünün Ülkeye Katkısı Nedir?

Çocukluğumda henüz kovboy filmlerinin modası geçmemişti. Bu filmlerde genellikle zavallı Amerikalıların, canavar Kızılderililere karşı savaşını izlerdik! Amerikalıları kovalayan Kızılderililer çok zalimdi, kafa derisi yüzüyor ya da bir direğe bağlayıp işkence filan yapıyo...