Adana Mutabakatı’ndan PKK/PYD’nin Yeniden Aktörleş(tiril)mesine

Yazan  26 Kasım 2018

Türkiye’nin istemlerinin büyük ölçüde karşılandığı ve özellikle PKK terör örgütü konusunda Suriye’nin taahhütlerini içeren “Adana Mutabakatı”nın imzalanmasının üzerinden tam 20 yıl geçti.

“...Şimdi bakın sevgili Gaziantepliler; 10 yıllar boyunca Türkiye sanal korkularla gereksiz     endişelere maruz bırakıldı. İçeride sanal tehditler, dışarıda düşmanlar üretildi. Türkiye 10   yıllar boyunca içine kapandı, içine kapatıldı. Ne dediler? ‘Türkiye’nin üç tarafı denizlerle,       dört tarafı düşmanlarla çevrili’ dediler. Biz geldik bu anlayışı yıktık, bu anlayışı ortadan    kaldırdık. Bunu en canlı şekilde, en yakın şekilde Gaziantep yaşıyor. Suriye’yle Türkiye daha 7,5 yıl öncesine kadar birbirine husumetle bakıyordu, sürekli gerginlikler yaşanıyor, iki ülke zaman zaman savaşın eşiğine geliyordu. Biz geldik Esat kardeşimle oturduk. İki ülke      arasındaki meseleleri konuştuk, istişare ettik, müzakere ettik ve Türkiye ile Suriye’yi            bölgenin iki kardeş, iki dost ülkesi haline getirdik mi? Her alanda iş birliğine gittik mi? Ekonomide, ticarette, dış politikada, kültürde, sanatta, ulaştırmada, bayındırlıkta iş birliği anlaşmaları imzaladık mı? Suriye’yle Türkiye arasındaki mayınları temizlemek için         adımlarımızı attık mı? Suriye’yle aramızdaki vizeleri kaldırdık mı? Şimdi benim Gaziantepli kardeşim cebine pasaportunu koyuyor istediği gibi Halep’e gidiyor, Şam’a gidiyor.             Halep’teki, Şam’daki, Lazkiye’deki, Humus’taki kardeşim cebine pasaportunu koyuyor Gaziantep’e geliyor. Soruyorum, kim kazandı? Gaziantep kazandı değil mi esnaf kardeşim             kazandı değil mi? Tüccar kazandı değil mi? Sanayici kazandı değil mi? Vatandaşım kazandı        değil mi? Bütün o korkuların, bütün o tehditlerin ne kadar boş olduğu ortaya çıktı. Düşman            üretme politikasından yarar değil, zarar gördüğümüz ortaya çıktı. Şunu unutmayın sevgili         kardeşlerim... Gökten ne yağıyor? ‘Evet’ yağıyor değil mi? Gökten ‘evet’ yağıyor,        maşallah...”[1]

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın (o dönem başbakanlık görevindeydi) “12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu” (FETÖ’nün yargıyı ele geçirmesini sağlayan anayasa değişikliği referandumu) öncesinde Gaziantep’te gerçekleştirdiği “Anayasa Oylamasına Evet” mitingindeki konuşmasının bir bölümüne ait olan bu sözler, onun dış politikayı iç politikanın aracı olarak kullanmaktaki ve tarihsel gerçeklikleri çarpıtmaktaki maharetini göstermesinin yanında; Türkiye’nin bugün dış politikada içerisine düşürüldüğü açmazların ve ulusal güvenlik tehditlerinin anlaşılabilmesi açısından da ironik ve manidardır.

Erdoğan’ın konuşmasında dillendirdiği dönem esas itibariyle 1998 yılına işaret etmekteydi. Soğuk Savaş’ın dengeleri içerisinde Şam yönetiminin 1979’dan bu yana PKK terör örgütüne ve elebaşısı Abdullah Öcalan’a sağladığı destek ve himayeyle terörizmi Türkiye’ye karşı bir şantaj aracı olarak kullanması, iki ülkeyi artık bir güvenlik kriziyle karşı karşıta bırakmıştı. Bu bağlamda, 1998 yılı sonbaharında Türkiye’nin izlediği başarılı zorlayıcı diplomasi zemininde tarafların 19–20 Ekim 1998 tarihlerinde Adana’da bir araya gelerek yaptıkları müzakerelerin sonucunda çözülen kriz sonucunda, Türkiye’nin istemlerinin büyük ölçüde karşılandığı ve özellikle PKK terör örgütü konusunda Suriye’nin taahhütlerini içeren “Adana Mutabakatı”nın imzalanmasının üzerinden tam 20 yıl geçti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisinin ve partisinin Türk siyasal hayatındaki tekliğini/vazgeçilmezliğini vurgulamak ve seçmen kitlesinde korku uyandırmak için pejoratif manada sıklıkla dillendirdiği[2] istikrasız koalisyonlar döneminde ANASOL-D Hükümeti tarafından imza atılan bu büyük dış politika başarısıyla, başta PKK terör örgütü olmak üzere Suriye’nin topraklarından kaynaklanan ve Türkiye’nin güvenlik ve istikrarını bozmaya yönelik hiçbir faaliyete karşılıklılık ilkesi çerçevesinde izin vermeyeceği hükme bağlanmıştı.

Bu mutabakatla, Türkiye’nin en uzun kara sınırına sahip olduğu komşusu Suriye’den kaynaklanan ve otuz yılı bulan güvenlik tehdidi Suriye topraklarında sonlandırılırken, Suriye’yle de ilişkilerin sağlıklı ve rasyonel bir zeminde kurulabileceği yeni bir sayfa açılmıştı. Artık PKK bir tehdit olarak, Irak sınırı (Kandil) dışında varlığı Türkiye’ye etki edemeyecek bir noktaya getirilmiş, örgüt lideri başarılı bir MİT operasyonuyla ele geçirilmiş ve AKP’ye sıfır terörle ülke teslim edilmişti.

 

PKK’nın Yeniden Aktörleş(tiril)mesi: PYD/YPG’nin Yarı-Devletimsi Bir Terör Örgütü Olarak Doğuşu

Fakat, önce 2003 yılında Irak’ın işgali sırasında ve sonrasında yaşananlar (Süleymaniye Baskını ve Çuval Krizi), daha sonra da 2010’da başlayan Arap Baharı sürecinin Suriye ayağında yaşananlar (PKK’nın Suriye uzantısını temsil eden PYD’nin paramiliter gruplarının (YPG) Temmuz 2012’nin sonlarından itibaren Suriye’nin kuzeyine yerleşerek buraları kontrol altına alması, 29 Ekim 2014’te bu gruplara yardım amacıyla Peşmergelerin Türkiye üzerinden Kobani’ye geçirilişi, stratejik değeri olan Süleyman Şah Türbesi’nin sınırın dibinde bir Kürt bölgesinin içine taşınması vs.) sonucunda, parçalanmış Suriye topraklarının güneyi eskisinden de daha büyük bir tehdit kaynağı haline geldi. Özetle, AKP hükümetleri döneminde ortaya konan mesnetsiz ve yanlış dış politika uygulamalarıyla romantik, ütopik, ideolojik ve kırılgan bir zemine kaydırılan Türk dış politikası, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, Soğuk Savaş sonrasının ilk on yıllık döneminkinden daha fazla risk, tehdit ve belirsizlikle karşı karşıya kalmıştır. Şüphesiz bunlardan en önemlisi Türkiye’nin geleceği açısından çok büyük bir jeopolitik tehdit unsuru olarak Fırat’ın doğusundaki PYD/YPG’nin varlığıdır. (Diğer iki önemli tehdit ise, toplumsal güvenlik bağlamında Suriyeli göçmen sorunu ile ulusal güvenlik bağlamında Akdeniz ve Ege’deki deniz ve hâkimiyet alanlarına ilişkin Türkiye’nin AKP hükümetleri döneminde içerisine sokulmuş olduğu hareketsizliğin yarattığı fiili işgaller ve meydan okumalardır)

AKP hükümetlerinin Suriye iç savaşındaki hatalarının, Esad rejimine karşı irrasyonel tutumlarının ve Suriye’nin geleceğine dair Türkiye ile ABD projelerindeki ayrışmanın yarattığı rekabetin bir ürünü olarak PYD/YPG tehdidinin yarı-devletimsi yapısı düşünüldüğünde, Türkiye’nin 90’lı yıllardaki PKK tehdidinden daha büyük bir tehditle karşı karşıya olduğu görülmektedir. ABD’den açık bir şekilde politik, askeri ve kurumsal destek alan yarı-devletimsi bu yapıyla mücadele, belli caydırıcılık eşiklerine tekabül eden hamleler ya yapılmadığından ya da zamanında yapılmadığından gittikçe zorlaşmaktadır. Nitekim, ABD Savunma ABD Savunma Bakanı Jim Mattis’in Türkiye-Suriye sınırında gözlem noktaları kuracaklarıyla ilgili açıklaması[3] bu gerçekliğin ileride alabileceği boyut konusunda bir uyarı zili niteliğindedir.

ABD’nin böylesi bir girişimi başlatabilecek olması, Fırat doğusuna TSK’nın muhtemel bir operasyonunu engelleyerek,  PYD/YPG için TSK’ya karşı bir kalkan ya da tampon bölge oluşturmak isteğinden kaynaklanmaktadır. Bölünmesi büyük ölçüde kesinleşmiş olan Suriye’nin ortaya çıkacak yeni yapısında PYD/YPG’nin varlığıyla her halükarda Suriye Kürtlerini otonom bir yönetime kavuşturmayı amaçlayan ABD’nin, 1990’larda “Çekiç Güç” vasıtasıyla Kuzey Irak’ta PKK’nın varlığını ayakta tutma çabası, şimdi de Suriye’nin kuzeyindeki PYD’nin varlığı için gözlem noktaları vasıtasıyla (ve ondan önce de çok açık bir şekilde yaptığı ve bir orduya gerekecek düzeyde yaptığı silah yardımı) daha açık bir şekilde yapılmak istenmektedir. Aşama aşama yapılandırılan böylesi bir tehdit karşısında Türkiye’nin vereceği tepkinin söylemin ötesinde bir anlam ifade etmesi gerekmektedir. Ancak, Esad rejimine karşı takınılan tutum, Rahip Brunson Krizi, Halk Bankası’yla ilgili ABD’de yürütülen yargısal süreçle ilgili pazarlık, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ve nihayet AKP hükümetleri döneminde dış politikanın ideolojikleştirilerek iç politikanın bir aracı haline getirilmiş olması gibi olgu ve gelişmeler düşünüldüğünde, ABD’nin bu tür girişimlerine karşı Türkiye’nin etkili bir tavır ortaya koyabileceğini söylemek oldukça zorlaşmaktadır. Buna bir de Türkiye’nin dış politika bağlamındaki geleneksel ve kurumsal birikiminin dışlandığı, devlet aklının kaybolduğu iç siyasal süreçleri eklendiğinde, durumun vahameti kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu tablo karşısında, Türkiye’nin olabilecek en makul “Suriye’den çıkış stratejisi”nin ne olduğu ya da bunun parametrelinin ne olması gerektiği konusunda hiçbir üst düzey devlet yetkilisinin net bir fikri ya da bunu dillendirecek iradesi muhtemelen bugün de hala mevcut değildir.

 

Türkiye’nin Suriye’den Çıkış Stratejisi Üzerine Olası Seçenekler

Suriye iç savaşının sonuna gelindiği bu ortamda, Rusya ile ABD’nin sahadaki mevcut pozisyonlarının belirleyici olacağı bir anlaşma eninde sonunda gerçekleşeceğine göre, Türkiye için gelecek açısından aşağıdaki seçeneklerin[4] varlığından bahsedilebilir:

1) İşgal ve kontrol ettiği toprakları muhafaza ederek ve Esad rejimine karşı muhalif tutumunu sürdürerek nihai sonucu beklemek (Bu seçenek belirsizliklere gebedir, dahası Suriye topraklarındaki işgal durumunun meşruiyeti terör tehdidi olmadıkça zayıftır).

2) ABD’nin empoze etmesiyle Suriye Kürtleri ile PKK’yı desteklememeleri şartıyla ilişki kurulması (AKP iktidarının uygulamaya en yakın olduğu seçenek. Nitekim, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Fırat’ın doğusundan bize gelen taciz ateşlerinden sonra verdiğimiz cevaplar sahada neler yapabileceğimizi gösterdik hem de baktık ABD’yi rahatsız ettik. Onlara,’ tehdit gelirse gereğini yaparız dedik’ ”[5] şeklindeki açıklaması PYD/YPG’nin Fırat’ın doğusundaki silahlı varlığının tehdit olarak eyleme geçmedikçe tehdit olarak görülmeyeceğinin bir işareti olarak yorumlanabilir.)

3)  Suriye Kürtleri’yle silahlı çatışmaya girmek (ABD’nin askeri varlığının Suriye Kürtleri’yle iç içe geçtiği bir ortamda bu seçeneğin uygulanabilirliği yok).

4) Esad rejimine karşı muhalif tutumunu sona erdirip Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda Esad rejimiyle birlikte hareket etmek (Türkiye’nin ulusal güvenliği ve ulusal çıkarları açısından en makul seçenek. Bunun aksini iddia edenlerin Esad rejimine karşı muhalif tavrın sonlandırıldığı bir durumda Suriye topraklarından Türkiye’ye yöneltilmiş bugünkünden daha büyük bir tehdidin ne olacağını somut olarak izah etmesi gerekir).

 

Sonuç: Ulusal Güvenlikteki Sapmalar Bedel Olarak Geri Döner

Arnold Wolfers’un (1892-1968), “Muğlak Bir Simge Olarak Ulusal Güvenlik”[6] adlı makalesinde de vurguladığı gibi, bugün bütün dünyada insanlar temel ve asgari milli değerler olarak gördükleri ulusal bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü korumak için fedakârlıkta bulunmaktadırlar. Ama bu kuralın iki sapması vardır:

Birinci sapma durumunda, bazı ülkelerdeki siyasal iktidarlar ulusal bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini daha marjinal değerler adına korumaya çalışırlar ve bunun maliyetini bütün topluma yüklemekte herhangi bir beis görmezler. Oysa ki, ulusal güvenlik politikaları ahlaki düzlemde mutlak kötü veya mutlak iyi olmaktan ziyade mevcut durumun özgün karakterine ve koşullarına bağlı olarak takdir ya da eleştiriye layık olabilirler. Ancak, bazı iktidarların izlediği ulusal güvenlik politikaları, hedef düzeyleri oldukça iddialı, abartılı ya da yetersiz, bencil, provokatif olduğu için ve bunu elde etmek için feda edilen başka değerler açısından son derece masraflı olduğu için her zaman eleştiriyi hak ederler.

İkinci sapma durumunda ise, ülkelerinin ulusal güvenliği ve bağımsızlığı açıkça tehdit altında olsa bile, bazı siyasal iktidarlar idealist/romantik/ütopik hezeyanlarından dolayı izlemekte oldukları politika konusunda değişikliğine gitme konusunda ısrarla hareketsiz kalmaya devam ederler. Bazı siyasal iktidarlar ve devlet adamları herhangi bir ulusal güvenlik düzeyini yetersiz bulurlar ve çok daha büyük bir güvensizlik ortamını göze almak pahasına yeni değerler edinmeye çalışabilirler. Diğer bir deyişle, ulusal güvenliğin siyasal iktidarlar açısından daha cazip isteklerin kılıfı olduğu durumlarda, hırslı ve maceracı liderler güvenlik bahanesiyle her türlü bedeli ödemeye hazır olabilirler. Gerçekçi bir dış politikayla kendi ülkesinin göreli güç konumunu ve mukavemet gücünü yükseltmek yerine, başka ülkeleri provoke ederek ya da başka ülkelerdeki silahlı hareketleri destekleyerek bir ulusal güvenlik politikası izlemek hiçbir zaman isabetli bir tercih değildir. Bu, sorunları daha da çetrefil bir hale getirir ve bunun ne kadar devam edeceğine artık bu politikayı uygulayan siyasal iktidarın kendisi bile karar veremez, bocalar ve nihayet ülkesini caydırıcılık ve prestij kaybına uğratır.

Wolfers’un ulusal güvenlik bağlamında dış politikada işaret ettiği bu sapma durumlarına AKP hükümetlerinin “Arap Baharı” sürecinde izlediği politikaların en uç noktasını oluşturan Suriye politikasında fazlasıyla şahit olduk ve bugün de bu anlayışın terk edildiğini söylemenin çok uzağındayız. Bundan dolayı AKP iktidarının yönetimindeki bir Türkiye’nin Suriye’den çıkış stratejisinin yukarıda işaret edilen seçeneklerden ikincisi ya da birincisi temelinde yürütüleceğini söyleyebiliriz. Her iki seçenek de Türkiye’nin reel ulusal güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır ve ne yazık ki PKK/PYD/YPG’nin ilk defa yarı-devletimsi bir terör örgütü olarak aktörleş(tiril)mesine daha fazla zemin hazırlayacaktır.

 

[1] Bkz. “Başbakan Erdoğan’ın Gaziantep Mitinginde Yaptığı Konuşmanın Tam Metni…”, 15 Ağustos 2010,  http://www.akparti.org.tr/site/haberler/basbakan-erdoganin-gaziantep-mitinginde-yaptigi-konusmanin-tam-metni /6647

[2] “Erdoğan: Koalisyon Demek Kriz Demektir”, https://www.sabah.com.tr/gundem/2015/04/19/erdogan-koalisyon-demek-kriz-demektir, 19.04.2015

[3] “Mattis: Suriye’nin Kuzeyinde Gözlem Noktası Kurulacak”, https://www.sabah.com.tr/dunya/2018/11/22/abd-savunma-bakanindan-aciklama, 21.11.2018

[4] Türkiye’nin Suriye’den çıkış stratejileri konusunda bir değerlendirme için bkz. Nejat Eslen, Suriye’de Değişen Tehditler ve Türkiye’nin Çıkış Stratejisi”, http://www.tasam.org/tr-TR/Icerik/39039/suriyede_degisen_tehditler_ve_turkiyenin_cikis_stratejisi, 16.02.2017

[5] “Türkiye’den ABD’ye Uyarı: Tehdit Gelirse Gereğini Yaparız Dedik”, https://www.aksam.com.tr/siyaset/tehdit-gelirse-geregini-yapariz-dedik/haber-796194, 23.11.2018

[6] Arnold Wolfers, “ ‘National Security’ as an Ambiguous Symbol”, Political Science Quarterly, Vol. 67, No. 4, December 1952, pp. 481-502.

Son Düzenlenme Pazartesi, 26 Kasım 2018 14:35
Doç. Dr. Bülent Şener

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 19-08-2019

ABD himayesinde PKK-Rum işbirliği

Kurumsal karar sürecinin ortadan kalkmış olması, tek bir noktadan gelecek talimatın beklenmesi yani sistemsizlik, krizlerin kişilere emanet edilmesi devletin kurumlarının ve sorumlu makamların olaylara tepki ve karşılık vermesini de geciktiriyor veya engelliyor. Ülkeyi açmaza sürüklüyor. ...