×

Uyarı

JUser: :_load: Unable to load user with ID: 116



Çok Daha Fazla “Edi Bese”

Yazan  26 Eylül 2008
SABAHATTİN TALU* - PKK örgütünün halihazırdaki lideri Apo, İmralı öncesi Suriye’de orkestra şefliği yaptığı dönemde, sürekli olarak, tek bildiği “yakın, yıkın, basın, öldürün” tarzındaki, “Terör-i Hicazkâr” makamındaki şarkıları çaldırıyor,

çalamayanları da ya kafalarına vura vura zorla çaldırıyor ya da orkestrasından atarak cezalandırıyordu.

Derken Apo, ikâmet değiştirdi ve İmralı'ya gitmek zorunda kaldı. Bu hava, iklim ve coğrafya değişikliği, onda çok önemli değişikliklere yol açtı; hayata, geleceğe ve dünyaya bakış açısı birden bire 180 derece değişiverdi. Artık Apo, tehdit ve acı içeren sert "Arabesk" şarkıları bir yana bıraktı ve "Sevgi, barış, demokrasi, hak, hukuk" gibi saf ve temiz kavramların içerisinde yer aldığı oldukça yumuşak şarkıları repertuarına alıverdi. Yani, artık acılı Adana yemiyor, fıstıklı G.Antep baklavasını tercih ediyordu. Bu nedenle, İmralı süreci Apo için tam anlamıyla bir "milat" olmuştu.

Artık "Kürdistan" demiyordu, ayrılıktan ve bölücülükten vazgeçtiklerini söylüyor; aksine, bütünleşmeden(!), barıştan(!), kardeşlikten(!), demokrasiden(!), daha da ileri giderek Türkiye'nin menfaatlerinden(!) ve hatta Atatürk'ün fikirlerinden, büyüklüğünden, yaptıklarından övgüyle bahsediyor(!) ve kendince "çözümleme" adını verdiği çeşitli açıklamalarda bulunuyordu.

Apo, fıstıklı baklavasını yumuşak yumuşak yerken, örgüt de son dönemde artırdığı terörist eylemleri ile "kan kusmaya" devam ediyordu. Öyle ya, Leyla Zana'ya göre PKK, onların sigortasıydı. Bu "Sigorta" ibaresi aslında "aba altından sopa göstermek" idi ve düpedüz, buram buram tehdit kokuyordu.

Bu arada Apo, avukatları ile yaptığı görüşmelerde, çeşitli yakınmalarını da dillendiriyor, "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" anlamında, örgüte ve yandaşlarına yönelik talimat niteliğinde; "Sağlığım biraz bozuldu. Gündeme getirin" diyor, PKK ve DTP de "Apo'nun sağlığı, sağlığımızdır" kampanyasını başlatıyordu. "Burada tek başına sıkılıyorum. Başka bir cezaevine gönderilmemde fayda var" diyor, hemen arkasından "Apo'ya uygulanan tecride son" kampanyası başlatılıyordu. Tüm bu kampanyalar da "Edi Bese" dedikleri ve "Yeter Artık" anlamına gelen, sadece ve sadece Apo'ya endekslenmiş siyasi eylemler idi.

Zaten PKK sözcüleri, kendi televizyonları ROJ TV kanalıyla, "Önderliğimizin (yani Apo'nun) yaşamı garanti altına alınıncaya kadar ve ölümcül olan İmralı Cezaevi'nden nakledilinceye kadar her alanda 'Edi Bese' hamlesi başlattık" diyordu.

Bugünlerde, "Edi Bese" kampanyalarına bir yenisi daha eklendi. Geçtiğimiz günlerde okulların açılmasını fırsat bilen örgüt ve yandaşları, başlattıkları "Anadilde eğitim hakkımı istiyorum" kampanyasıyla gündeme gelmeye çalıştılar. Televizyon ekranlarına yansıdığı üzere, bazı şehirlerde, sokak ortalarında, son derece göstermelik ve 20-30 kişinin izlediği, güya Kürtçe kursları verdiler. Çocuklarını derslere sokmayarak, okul önlerinde, kendi çaplarında, yine 50-100 kişinin katılımıyla yürüyüşler düzenlediler. Sonuçta her zamanki gibi çocukları, kendi emelleri doğrultusunda yine kullandılar.

Önceki "Edi Bese"lerin tek amacı ve hedefi vardı, o da Apo ve menfaatleri idi. Bu seferkinin, yani, anadil isteğinin amacı Apo olamazdı. Uzun bir süredir dayatılan anadil isteğine ilişkin olarak, hevesle açılan Kürtçe dil kursları, ilgisizlik nedeniyle büyük bir hüsrana uğrayarak mecburen kapatılmıştı. Üstelik, önderlik dedikleri Apo'nun Kürtçe bilgisi, son derece geniş imkân ve zamana rağmen son derece zayıftı, DTP'li milletvekillerinin çoğu Kürtçe'yi bilmiyordu ve hatta "Halk toplantıları" dedikleri toplantılar dahi büyük çoğunluğun Kürtçe bilmemesi nedeniyle Türkçe olarak yapılıyordu. Eğer gerçekten, Kürtçe dil isteği samimi bir istek olsaydı, önce kendilerinin öğrenmesi gerekmiyor muydu? Bu nedenle buradaki gerçek amaç, "Anadil" de olamazdı. Öyleyse neydi?

Geçmiş dönemde öğretmenleri katleden, okulları yakan, televizyonları, gazeteleri yasaklayan, işyerlerinin kepenklerini kapattıran, iş makinelerini sabote eden, işadamlarını kaçıran, haraca boğan, böylece bölgenin gelişmesini, ilerlemesini, aydınlanmasını, bilinçlenmesini engelleyerek karanlıkta kalmasını isteyen ve bu sayede geri bırakmaya çalıştığı Kürt vatandaşları, sırf kendi menfaatleri uğruna kullanma amacı güden bir zihniyetin amacı o günlerde ne ise, bugünkü amaç da toplumu farklılaştırarak ayırmaktan, yalnızlaştırmaktan başka bir şey olmasa gerek.

Bakın, başkaları bizi ilgilendirmez ama, "BİZ" on kişiyiz ve hepimiz birbirimizi iyi, hem de çok iyi biliriz. İmralı süreci ile başlayan bu süreç içerisinde, demokratik ve ılımlı gibi gösterilmeye çalışılan söylemlerle, yapılanların, olan bitenlerin ve asıl niyetlerin birbiriyle hiç ama hiç uyuşmadığı ve örtüşmediği apaçık ortada. Bu yüzden, gerçekten de "YETER ARTIK", hatta çoğunuzun bilmediği, anlayamadığı veya yarım yamalak bildiği dille söylemek gerekirse, çok çok daha fazla "EDİ BESE".

(*) This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 23-09-2020

“Alea iacta est”: Ok Yaydan Çıkmıştır

“Alea iacta est” sözünü, bildiğiniz gibi Jul Sezar’ın, Roma ile arasındaki anlaşmayı bozup orduları ile şehrin kuzeyindeki cılız Rubicon (bugünkü adı ile Fiumicino) nehrini geçer geçmez(MÖ 49), artık bir büyük savaşın kaçınılmaz olduğunu anlatmak için söylediği rivayet olunur. ...