ABD’nin Değişen Orta Doğu Politikası ve İran Faktörü

ABD’nin Orta Doğu politikasının en önemli sorun alanlarından birisi İran’ın nükleer programıdır. ABD, Soğuk Savaş döneminden itibaren dış politikasında nükleer silahların kendisinin ve kendi müttefiklerinin dışında bir güç tarafından sahip olun(a)maması politikasını uygulamaktadır. Bu yaklaşım ABD’nin “Şer Ekseni” içinde tanımladığı İran için de geçerliliğini korumuştur. Ancak, Mart 2011’de başlayan Suriye İç Savaşı ve bundan dolayı güç kazanan IŞİD’in bölgede ABD çıkarlarını da tehdit eder halde olması bu yaklaşımı değiştirmiştir. Çünkü ABD’nin petrolden kaynaklanan ekonomik çıkarlarını tehdit eden IŞİD’e karşı en etkin mücadele İran’ın desteklediği Irak tarafından yapılmaktadır. Bunun dışında Suriye’deki muhalif yapıların yaklaşık dört yıllık süreçte Esad yönetimine bir alternatif oluşturacak yapılanmayı sağlayamaması da ABD’nin Orta Doğu politikasındaki son dönem değişikliğinin bir başka sebebidir.

ABD’nin Suriye Politikasına Bakış

ABD’nin Mart 2011’de başlayan Suriye İç Savaşı karşısında ilk açıklamaları, Esad rejiminin demokratik yapılanmaya açık bir hale geldiği ve kısa süre içinde de Esad’ın gitmesi gerektiği yönünde olmuştur. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton açıklamalarında, ekonomik ve askeri ikili ilişkilerin olmayışı nedeniyle Suriye’deki olayları doğrudan yönlendirebilme imkânının olmadığını bildiklerini ancak Türkiye ve Arap Birliği üyesi ülkelere bu konu hakkındaki görüşlerini ilettiklerini söylemiştir.[1] Suriye İç Savaşı'nın başlangıç aşamasında dahi ABD, askeri olarak doğrudan bir müdahale yerine bölgedeki müttefiklerinin girişimleri vasıtasıyla siyaset yürütmeye çalışmıştır. Yaklaşık bir yıl sonra Şubat 2012’de ABD Savunma Bakanlığı bu yaklaşımı resmen tanımlayan bir belge yayımlayarak askeri müdahale doktrininde değişiklik yapıldığını ve artık özel kuvvet birimleri ile örtülü operasyonlarla faaliyet yürüteceklerini açıklamıştır.[2] Ayrıca aynı belgede ABD, Orta Doğu bölgesi için Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin faaliyetlerinin önemli olduğunu belirterek söz konusu ülkelere İsrail’in bölgesel güvenliğini emanet etmiştir.[3] Yani ABD daha olayların başında doğrudan bir askeri müdahale yerine, bölge ülkelerinden oluşan bir ittifakın konuyu çözmesi için ülkeleri destekleme ve organize etme yoluna gitmeyi tercih etmiştir.

Bu gelişmeler çerçevesinde Suriye’deki muhalif gruplara, uçuşa yasak bölge, tampon bölge gibi isimlerle yardımlar gündeme gelmiştir. Kasım 2011 itibarıyla Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) unsurlarının pusu atma, gayrı nizami harp, patlayıcı tuzaklama gibi konularda yabancı özel kuvvet unsurları tarafından eğitilmesi gündeme gelmiştir.[4] Aralık 2011’de ABD’nin önemli düşünce kuruluşları Türkiye-Suriye sınırında bir tampon bölge oluşturulması fikrini yaymaya başlamış, Türk hükümeti de bu konuyu 2012 başlarında gündemine almıştır.[5] Ancak bütün bu girişimler Suriye’de Esad muhalifi yapılanmanın farklı öncelikler ve stratejik çıkarlara sahip olmasından dolayı gerçekleşmemiş ABD bu girişimlerde çekimser durmuştur. ABD daha Suriye İç Savaşı'nın başlangıcı sayılacak bir dönemde, hem bölgedeki müttefikleri hem de Suriye’de muhalif olarak tanımlanan grupların yapısı dolayısıyla bir askeri müdahale ile Esad rejiminin devrilmesine mesafeli yaklaşmıştır. ABD’nin söz konusu siyaseti muhalefetteki Cumhuriyetçiler, KİK ülkeleri ve Türkiye tarafından Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığı ifadesi ile değiştirilmeye çalışılmıştır. Mart 2013’te Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı iddiaları ile başını John McCain’in çektiği Cumhuriyetçi muhalefet ABD’nin askeri müdahalede bulunması gerektiğini açıklamıştır.[6] ABD’nin “kırmızı çizgi” olarak tanımladığı kimyasal silah kullanımı, “küçük ölçekli ve sistematik olamayan şekilde” diye tanımlanarak askeri müdahale yapılmamıştır. Bunun ardından Esad yönetiminin kimyasal silahların imhası için BM yetkililerini Suriye’ye davet etmesi ve silahların önemli bir kısmının imhası ile konu kapanmıştır. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Esad ile müzakere edilmesi yönündeki açıklamasının ardından kimyasal silah kullanıldığı yönündeki söylem yeniden gündeme gelmiştir. Fakat bu iddia ABD yönetimi tarafından önemsenmemiştir. Suriye muhalefetinin parçalı yapısı, Esad’ın devrilmesinin ardından kurulacak hükümetin nasıl olacağı tartışmaları devam ederken, bu ortamda Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) gelişmek için kendisine oldukça verimli bir ortam bulmuştur. ABD, Esad rejimi ve Suriye İç Savaşı sorunu ile uğraşırken karşısına Orta Doğu politikasını kökünden etkileyecek IŞID faktörü çıkmıştır.

ABD’nin Orta Doğu Politikasında Dönüm Noktası

IŞİD, Irak’ın ABD tarafından işgalinin ardından otorite zayıflığından faydalanarak Irak İslam Devleti adıyla ortaya çıkmış, Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesinden kısa bir süre sonra Irak İslam Devleti adını almış ve Suriye İç Savaşı ile birlikte büyük bir etkinlik alanına kavuşmuştur. IŞİD’in Irak’ın kuzey bölgelerinden Suriye’nin kuzey bölgelerine kadar rahat ulaşmasının temel sebebi her iki ülkede de yaşanan otorite eksikliği ve kargaşa ortamıdır. Irak’ta Suriye’ye nispeten ABD ile ilişki kurabilen ve uluslararası sisteme daha fazla uyum sağlamış bir yönetimin varlığı ise IŞİD ile mücadelede kısmi rahatlık sağlamaktadır. Bu noktada dönemin Irak Başbakanı Nuri el Maliki’nin Ekim 2013’te gerçekleştirdiği Washington ziyareti önem taşımaktadır. Maliki’nin bu ziyareti öncesi The Washington Post gazetesinde yayımlanan makalesinde ABD’yi dış politika ve güvenlik için bir ortak olarak gördüklerini ifade etmiştir.[7] ABD’nin işgali sonrası Şiilerin söz sahibi olduğu bir siyasi ortamın oluşmasından dolayı İran’ın bölgesel etkisinin artığı analizlerinin yapıldığı dönemde Maliki’nin bu makalesi aslında yeni bir işbirliğinin kapılarını aralamıştır. Özellikle Cumhuriyetçilerden alınan tepkilere rağmen Amerikan hükümeti Irak ile işbirliği yapılması ihtimalini göz ardı etmemiştir. Cumhuriyetçilerin başta John McCain tarafından verdiği tepkiler, Maliki’nin Şii odaklı bir hükümet oluşturduğu ve ülkedeki diğer unsurlara yaşam hakkı tanımadığı yönünde olmuştur. ABD hükümetinin IŞİD tehlikesinin yükselmeye başladığı 2013’te kısmen tedirgin eden bu durum İbadi’nin hükümeti kurması ile giderilmiştir.

Aynı dönemde İran da, önemli bir etkinlik sahibi olduğu Irak’ta bir Selefi örgütün yükselişine izin vermeyeceği yönünde açıklamalar yapmıştır. Bir tarafta ABD’nin Orta Doğu’daki siyasetini bir taraftan da İran’ın Orta Doğu siyasetini tehdit eder hale gelen IŞİD iki ülkenin bir araya gelmesi için bir birleştirici rolü üstlenmiştir. ABD Eğit-Donat adını verdiği yaklaşımla IŞİD unsurlarını ortadan kaldırmaya çalışırken, İran’da Irak Hükümeti’nin de katılımıyla IŞİD ile mücadele etmektedir. ABD’nin ile İran yürüttüğü nükleer program müzakeresindeki göreceli yumuşama ortamı ve IŞİD’in her iki ülkenin ortak tehdit algısı dahilinde bulunması, 2012 yılında Hürmüz Boğazı krizi dolayısıyla neredeyse çatışmanın eşiğine gelen iki ülkeyi işbirliği yapar konuma getirmiştir. Ancak burada IŞİD’in Suriye ve Irak’taki faaliyetlerinin etkisinin önemi büyüktür.

ABD’nin Değişen Politikasına İsrail’in Tepkisi

Suriye iç savaşının Esad’ın devrilmesi söyleminden IŞİD’in etkisiz kılınması ve ortadan kaldırılması siyasetine dönüşmesi ve İran ile nükleer görüşmelerde de yumuşama dönemine girilmesi ABD-İsrail ilişkilerini etkilemiştir. İran ile yapılan müzakereler, ABD-İsrail ittifakının temel çatışma alanı halini almıştır. 2012’de Hürmüz Boğazı’nın kapatılma tehdidi ile had safhaya ulaşan krizde İsrail askeri müdahale yöntemini dile getirirken, ABD için çözüm önceliği diplomatik arayışlar olmuştur. Ocak 2012’de ABD Genelkurmay Başkanı Org. Martin Dempsey, İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında, İsrailli mevkidaşını İran’a bir askeri operasyon düzenlenmemesi konusunda uyarmıştır.[8] Yani krizin en yüksek seviyesinde bile ABD’nin en yetkili askeri personeli kesin bir dille İran’a İsrail tarafından bir operasyon düzenlenmemesi gerektiğini açıkça ifade etmiştir. Bu görüş ayrılığı Netanyahu hükümetinin tavrı ile geçen üç yıl içinde daha da pekişmiştir. ABD-İsrail ilişkilerinin son dönemini gözden geçirecek olursak Netanyahu Hükümeti ile Obama Yönetimi’nin bilhassa İran politikası konusunda ayrıştığı görülmektedir. 

ABD-İsrail ilişkileri Obama Yönetimi’nin ilk gününden bu yana en kötü döneminden geçmektedir. İlişkilerde kötüleşmenin ana konusu ABD’nin İran politikasıdır. İlk bakışta bu tespit doğru görünse de biraz daha derinden bakıldığında kavganın Netanyahu Hükümeti ile Obama Yönetimi arasında yoğunlaştığı ve aynı zamanda İsrail istihbarat örgütü MOSSAD ile Netanyahu arasında da büyük bir kavga yaşandığı anlaşılmaktadır. Netanyahu, İran’ın nükleer kapasitelerinin bir Amerikan-İsrail ortak operasyonu ile imha edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Ortak operasyon olmazsa bile ABD’nin en azından İsrail’in İran nükleer tesislerine yönelik bir İsrail operasyonuna karşı çıkmaması gerektiğini savunmaktadır. Oysa bu konuda İsrail istihbaratı Netanyahu’dan farklı düşünmektedir. MOSSAD, İran’ın rasyonel davranan bir ülke olduğunu ve nükleer silaha sahip olsa dahi bunu İsrail’e karşı kullanmayacağına inanmaktadır. Bundan dolayı, İsrail’in İran’a yönelik bir askeri operasyonuna muhalefet etmektedir.        

Netanyahu Hükümeti ise İran saldırısına büyük önem vermektedir. İsrail Hükümeti, 2006-2009 yılları arasında İran’a yönelik bir saldırı için harcanan 3 milyar Dolar’ın üç yıllık bir aradan sonra 2012 sonu itibarı ile 6.5 milyar Doları bulmuştur. Netanyahu,   “kısa ve uzun mesafede yaşanacak savaşlar için büyük yatırımlar gerçekleştirmek zorundaydık ve bunu yaptık” açıklamasını yapmıştır.İş sadece İran’a saldırı için yatırım yapılması ile kalmamıştır. Netanyahu,  2010 yılında İran’a saldırı için silahlı kuvvetleri acil hazır duruma geçirme talebini (Kod P Plus durumu) gündeme taşımıştır. Netanyahu’nun bu emri, dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı G. Aşkenazi ve Mossad Şefi M. Dagan tarafından önlenmiştir.

MOSSAD ile Netanyahu Hükümeti’nin İran konusundaki fikir ayrılıkları daha sonraki dönemde de keskin bir şekilde devam etmiştir. Netanyahu, İran nükleer projesini İsrail için yaşamsal bir tehdit olarak görmeye devam etmiştir. Netanyahu’nun bu görüşüne katılmayan ve İran ile görüşmeler yoluyla meseleyi çözmeye çalışan Obama Yönetimi’ne karşı Cumhuriyetçi Parti’nin desteğini alarak Washington’un içinden bir muhalefet örgütlemeyi denemiştir. Ancak Netanyahu Washington’da Obama’ya karşı muhalefet örgütlemeye çalışırken İsrail’de MOSSAD, Başbakan’ın İran politikasına olan muhalefetini çok boyutlu olarak sürdürmüştür. 21 Ocak 2015’deBloomberg’te Eli Lake ve Josh Rogin, İsrail’i ziyaret eden Amerikalı senatörlere MOSSAD Başkanı Tamir Pardo’nun İran’a karşı ek yaptırımlara gerek olmadığını söylediğini ileri sürmüştür. Her ne kadar Tamir Pardo yaptığı açıklama ile Amerikalı senatörlere böyle bir şey söylemediğini ileri sürse de gerçeği herkes bilmektedir. Diğer bir ifade ile İsrail Başbakanı İran’a saldırıyı ve hiç olmaz ise ek yaptırımları savunurken, MOSSAD, Obama Yönetimi’nin savunduğu noktada durmakta ve İran’a ek yaptırımlara dahi karşı çıkmaktadır.

Bu skandal niteliğindeki gelişmeyi artık siyasete hazırlanan eski MOSSAD Başkanı Meir Dagan’ın Tel Aviv’de binlerce kişinin katıldığı mitingde yaptığı konuşmada Netanyahu’yu açık şekilde hedef alması izlemiştir. Dagan, MOSSAD tarihi ile ilgili yazılan kitaplarda “efsanevi ajan” olarak sunulan bir karakterdir. Türkçeye “MOSSAD-İsrail Gizli Servisi’nin ilk kez gün yüzüne çıkan büyük operasyonları” (Koton Kitap, İstanbul 2012-İngilizce baskısının da 2012’de çıktığını kaydedelim) adlı kitabı daha 26 yaşında olan Yüzbaşı Meir Dagan’ın Filistin Halk Cephesi liderini nasıl öldürdüğünü anlatan operasyon ile başlamaktadır. Özetle, Dagan istihbarat dünyasında sıradan bir MOSSAD başkanı değildir. Şimdi Dagan, Netanyahu’ya ağır bir şekilde saldırmaktadır. Dagan şöyle diyor:  “Yaşadığımız liderlik krizi, İsrail devletinin kuruluşundan beri yaşadığı en kötü kriz. Netanyahu son altı yıldır başbakanlık yapıyor. İsrail hiçbir dönemde bu kadar zorda kalmamıştı. Netanyahu, son altı yıllık başbakanlığı döneminde, daha iyi bir gelecek için hiçbir inisiyatif almadı.”

Bu olanlar Washington ve Telaviv’in ikiye ayrıldığını göstermektedir. Washington’da Obama, Telaviv’de MOSSAD ve İsrail Ordusu İran’ı sisteme entegre etmek istemektedir. (MOSSAD içinde örtülü operasyonlar ile rejimin devrilmesi gerektiğini savunanların olduğu görüşü de savunulmaktadır.) Washington’da Cumhuriyetçi muhalefet ve Tel Aviv’de Netanyahu ise İran’da rejimin devrilmesi için güç kullanımı dahil her türlü yolun denenmesi gerektiğini savunmaktadır.  

Sonuç

Orta Doğu’da İran’ın yürüttüğü siyaset, ABD’nin bölge dengelerine bakışını değiştirmeye devam etmektedir. ABD, önce Suriye sorununa yönelik tavrını yumuşatmış, ardından değiştirmiştir. Bölgede IŞİD’in güç kazanması ile ABD Suriye’de Esad’ın gidişine dair sergilediği tavır değişikliğini İran’ı adı konmamış bir müttefik olarak görerek çok daha radikal bir siyasi değişikliğe gitmiştir. Amerikan dış siyasetinin geleneksel pragmatist yapısı, manevra alanını genişletmekte ve hızlı hareket etmesini sağlamaktadır. İran’ın IŞİD ile mücadeledeki katkısı, Suriye’de Esad’a alternatif olma ihtimalinin bulunmayışı ve ABD’nin Orta Doğu’daki müttefiklerinin Suriye sorununa bakışındaki çeşitlilik, Amerikan dış politikasının İran’a daha olumlu bakmasının temellerini hazırlamıştır.

ABD-İran nükleer anlaşmasının 31 Mart 2015’e kadar sağlanacağının sinyalleri her iki ülkenin üst düzey yetkilileri tarafından verilmektedir. ABD, İran ile anlaşmaya vararak, hem bölgedeki Şii etkinliği ve dolayısıyla Irak üzerindeki etkisini kaybetmeme yolunu seçmekte hem de Rusya’nın bölgedeki önemli bir müttefikini kazanmaya çalışmaktadır. Buna mukabil İran, Irak işgalinden itibaren giderek artırdığı bölgesel etkinliğini nükleer programının Batı yarıküre tarafından tanınması ile en yüksek seviyeye çıkarmayı hedeflemektedir. Ayrıca uzun dönemdir İran ekonomisinin sırtında bir kambur olan yaptırımların nispeten gevşeyecek olması da can suyu anlamına gelmektedir. Bu gelişmeler yaşanırken ABD’nin bölgedeki önemli müttefiki Suudi Arabistan ve İsrail, İran ile yakınlaşmaya karşı çıkmaktadır. Suudi Arabistan’ın KİK içinde lider ülke konumuna sahip olması; İsrail ise ABD ile geleneksel bağlara sahip olması açısından büyük önem taşıyan iki ABD müttefikidir. Dolayısıyla ABD, İran ile anlaşmaya varsa da iki müttefikini rahatlatma ve memnun etmek zorundadır. İran ise ABD ile yakınlaştıkça Rusya tarafından tepki alma ihtimali artacaktır. Bu durumda hem ABD hem İran anlaşmaya varmış olsalar bile bölgesel dengeler dolayısıyla incelikli diplomatik faaliyetleri sürdürecek ve ikili ilişkilerde gerginliğin artma ihtimali daima yüksek olacaktır.



*Prof.Dr., 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı.

**21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Amerika Araştırmaları Merkezi Başkanı.

[1]Jake Tapper, Clinton, No Longer a Believer that Assad is a ‘Reformer,’ Says He Can’t Sustain the Armed Opposition in Syria, ABC News, http://abcnews.go.com/blogs/politics/2011/11/clinton-no-longer-a-believer-that-assad-is-a-reformer-says-he-cant-sustainthe-armed-opposition-in-syria/ (Erişim Tarihi: 10.02.2011)

[2]Sustaining U.S. Global Leadership: Priorities for 21st. Century Defense, Department of Defense, January 2012, s:6.

[3]A.g.e., s: 2.

[4]Stratfor, "Military Options to Undermine Syria's Regime", http://www.stratfor.com/analysis/military-options-undermine-syrias-regime erişim:20.03.2012

[5]"Tampon bölge' konusunda Esad'a sert uyarı", A Haber, http://www.ahaber.com.tr/Gundem/2012/04/11/tampon-golge-konusunda-esada-sert-uyari erişim:19.04.2012.

[8]US military chief cautions against Israeli attack on Iran, The Guardian, 20.02.2012

http://www.guardian.co.uk/world/2012/feb/19/us-military-chief-israel-iran erişim: 08.03.2012

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü   - 21-09-2019

1. Ermenek Tarih-Toplum-Devlet Çalıştayı İcra Edildi

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü ve Ermenek Belediyesi’nin işbirliği ile Prof. Dr. Mustafa Kafalı anısına Ermenek’te düzenlenen “Türklerde Devlet Felsefesi ve Yönetimi” konulu I. Ermenek Tarih-Toplum-Devlet Çalıştayı’na Ermenek halkı yoğun ilgi gösterdi.