Türk-Amerikan İlişkileri: Büyük (Yalan)Oyun

“Büyük Oyun” kavramı dış politikada geniş jeopolitik alanlarda rekabet ve dışarıdan yapılacak müdahalelerle ilgili coğrafyalardaki siyasi yapıların yeniden düzenlenmesine verilen addır. 19. yüzyılın sonu bir büyük oyuna sahne olmuştu.

Kuzeyden Batı Türkistan'a inen Rus Çarlığı ile Hindistan'dan Güneyden Afganistan'a (Güney Türkistan)ve Batı Türkistan'a ilerleyen İngiltere arasında bu coğrafyalar üzerinde gerçekleşmişti. Sonunda iki devlet 1883 Londra Anlaşması ile Afganistan'ı tampon devlet yaparak anlaşmaya varmışlardı.

21. Yüzyıl ise ABD'nin yürürlüğe koyduğu Büyük Orta Doğu Projesi ile başladı. Büyük Orta Doğu, (Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya) diğer bir ifade ile Arap Dünyası ve Türk Dünyasıdır. BOP'un amacı, bu coğrafyanın doğal gaz ve petrol kaynaklarının ABD'nin 21. yüzyılda da tek süper güç konumunu güvence altına alacak şekilde Washington'un kontrolü altına alınmasıdır.

Projenin adı BOP şeklinde oğul Bush hükümeti tarafından konulmuş olmakla birlikte ilke kez baba Bush Yönetiminin son günlerinde gündeme gelmiştir. Ve Irak'ı Kuveyt'ten çıkarmayı hedefleyen Birinci Irak Savaşı BOP'un ilk adımı olmuştur. 1990'lar boyunca Saddam Hüseyin'e yönelik ambargo ve Kuzey Irak'a Irak ordusunun girişinin yasaklanması Clinton Yönetiminin BOP'u benimsemese dahi bu bölgede yapılacak jeopolitik yeniden düzenleme ihtimallerine açık olduklarını göstermiştir.

ABD, Irak'a ambargo için Birleşmiş Milletleri kullanmıştır. Ancak, Kuzey Irak'a yönelik ABD politikaları için ise Türkiye "kullanılmıştır." Amerikan uçakları İncirlik'e konuşlanmışlar, önce Çekiç Güç, sonra Kuzey Keşif Gücü buradan hareket etmiş, Irak ordusunun Kuzey Irak'a çıkmasını engellemiştir. Türkiye'nin ABD uçaklarına sağladığı bu imkan karşılığında elde ettiği şey ise PKK'ya karşı verilen terörle mücadele sürecine "politik destek" ve Kuzey Irak'a yapılan sınır ötesi harekatların Washington tarafından "onaylanması" olmuştur.

1990'lı yıllarda PKK'yı "stratejik tehdit", Kuzey Irak'ta kurulacak Kürt devletinin ise sadece "taktik tehdit" görme hatasına düşen Genelkurmay Başkanlığı Çekiç Gücün süresinin uzatılması için yapılan her TBMM oylamasında müdahil olmuş, bazı politikacılara ikna etmek için "pembe brifingler" sunulmuş,Çekiç Güce "evet" çıkması sağlanmıştır. Washington'un "Çekiç Güce evet demezseniz, onu Kıbrıs'daki İngiliz üslerine kaydırırız" şeklindeki tehditlerine inanılmıştır.

Ayni süreçte, Türkiye, KDP ve KYB, sanki PKK'ya karşı ciddi bir katkı sağlıyorlarmış gibi, çuval dolusu para ve teçhizatla beslemiştir. Ankara, 1990'ların başında bitmiş olan bu iki örgütün on sene boyunca kendisini toparlaması sağlamıştır. Türk siyasetçileri ve güvenlik mekanizmalarınca, bunlara meydan okuyabilecek üçüncü bir Kürt örgütünün oluşturulması düşünülmemiştir. PKK'nın KDP ve KYB için ciddi bir tehdit olabileceğine inanılmıştır. "Mersin-Gaziantep-Habur Hattı" üzerinde KDP'nin bir devletin altyapısını oluşturmaya ve bir Kürt burjuvazisi teşkil etmeye yarayan "stratejik ticaret hattı" inşa etmesine ses çıkarılmamıştır.

Hatta Barzani'nin televizyon kanalı kurmasına, "KDP kanalı ile PKK'ya karşı mücadele ederiz" gibi bir fantezi ile destek ve izin verilmiştir. Orta Doğu'nun dar siyaset satrancında hayatta kalma sanatında ustalaşmış olan siyaset bezirganları Barzani ve Talabani, "aşiret reisi" diye aşağılanmıştır ama bu aşiret reislerinin Washington'da kurmayı başardığı ilişki ve etkinlik ağını Türkiye ve Türkmenler on iki sene de kuramamışlardır.

Özetle, Genelkurmay Başkanlığı, PKK'ya karşı özellikle 1992'den sonra Türkiye içinde ne kadar doğru analizler yaptı ve politikalar geliştirdi ise Orta Doğu ile ilgili ağırlıklı olarak askeri ihtiyaçları ön plana çıkaran ve diğer faktörleri ihmal eden analizleri o kadar yanlış olmuştur. ABD'nin 21. yüzyıl politikası, bu doğrultudaki bazı ciddi analiz çabalarına rağmen, doğru tahlil edilememiştir. Genelkurmay Başkanlığını eldeki aksi verilere rağmen belki de en fazla yanıltan, Kore Savaşı'ndan bu yana beraber çarpışma geleneği içinde olduğu Amerikan ordusuna fazla itimat etmesi olmuştur.

Çünkü bütün bunlar gerçekleşirken, Kuzey Irak'ta ABD'nin oluşturduğu çerçeve içinde ve Türkiye'nin desteği ile Kürt devleti kurulurken Ankara'da "ABD Kürt devleti mi kuruyor?" endişesi ile Amerikalılara yöneltilen sorulara ABD'li politikacı ve diplomatlar bütün bir on sene boyunca "Hayır" cevabını vermişlerdir. Ancak bu konuda Ankara'da en fazla güvenilen söz Amerikalı generallerin "tabii ki hayır" sözü olmuştur.

Siyasi karar alıcılar ise bu on yılın hiçbir döneminde (Özal'ın bazı şüpheli girişimleri ve Alparslan Türkeş'in Musul-Kerkük vilayetinin Türk ordusu tarafından kontrol altına alınmasını öneren planı hariç) ciddi bir şekilde Orta Doğu'nun geleceğinin Türk milli menfaatlerini nasıl tehdit edebileceği üzerinde düşünmemişlerdir. Kısasa kısas uygulanması gereken noktalarda yeteneksiz ve cahil Türk politikacılarının, bütün ciddi devletleri güldürecek bir söylem olan "Türkiye Cumhuriyeti ciddi devlettir, böyle şeyler yapmaz" şeklindeki acz ve zavallılık ifade eden söylemleri 1990'lar boyunca Türkiye'nin menfaatlerinin ve haysiyetinin çiğnenmesine izin vermiştir.

Süleymaniye Baskınından sonra iki ülke ve daha önemlisi iki ordu arasındaki ilişkiler yeniden tanımlanmış ve yeni bir zemine oturmuştur. Bu zeminin 1952'de Türkiye'nin NATO'ya girdiği tarihten daha da geride olduğu eski Amerikan Büyükelçisinin açıklamalarından da anlaşılmaktadır. İki ordu arasındaki ilişkilerin "yeniden tesisi" amacı ile alt rütbelerde subay değişimi programı uygulanması ihtiyacının 53 seneden bu yana NATO'da müttefik olmuş iki ordu arasında ortaya çıkmış olması durumun vahametini göstermektedir. Ancak bu programların Washington'un mevcut politikaları incelendiğinde iki ülke/ordu arasındaki ilişkileri düzeltmeyeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yoktur.

ABD'nin Irak'ı "böldüğü", Irak'ta, Türkmenler, Kerkük ve PKK dahil Türkiye'nin hiçbir yaşamsal çıkarını ciddiye almadığı, açık bir keyfiyettir. Hatta anlaşılan bu bölünmeden sonra,Kürt devleti "embriyo" döneminde "Kerkük-Musul hattına" yerleşecek, gerekirse Kürt devletini Araplara ve Türk ordusuna karşı savunacak Amerikan ordusunun koruması altında kalacaktır. Özetle, Türk subaylarının misafir edildiği askeri üslerde alt katlarda da "peşmerge subaylarının" misafir edileceği görülmektedir.

Irak'ta Amerikan ordusuna karşı sürdürülen "taktik direnişin" çıkardığı gürültüden etkilenenler, ABD'nin Irak'ta yenildiğini ve BOP'un sona erdiğini ileri sürmektedirler. Oysa bu bakış açısı "stratejik resmin tamamını" görmeyi engellemektedir. ABD, Irak savaşı başlamadan önce savaştan sonra kurulacak Irak'ın "çevresini tehdit etmeyecek kadar zayıf, hemen parçalanmayacak kadar güçlü" bir devlet olarak tasarlıyordu. Böylece, nasıl bölge 1990'lar boyunca "fiili bir Kürt varlığına" alıştırıldı ise 2000'lerde de "federe bir Kürt devletine" alıştırılacak, bağımsız Kürt devleti ise 2010'lar da kurulacaktır. Hedef budur.

Irak'taki Sünni direnişi bu hedefi çok değiştirmedi ama hızlandırdı. Kürtler, 2010'larda bağımsızlık için referandum yapma hakkını gündeme getirdiler. Özetle ABD'nin 2000 ölü vererek, bir ülkeyi ikiye belki de üçe bölme planı gerçekleşme yolunda ilerliyor.Irak savaşını değişik yöntemlerin kullanılacağı İran ve Suriye'ye yönelik ABD operasyonları izleyecektir. Aslında bu operasyonlar başlamıştır. ABD'nin Orta Doğu Kürtlerine yönelik bu operasyonlarda PKK'yı kullandığı görülmektedir. Bu PKK'yı sadece teoride değil, fiiliyatta da "pankürdist" bir örgüt haline getirecektir.

Nasıl 1990'lar da Türkiye izlediği politikalar ile Kuzey Irak'ta fiili bir Kürt varlığını korudu, kolladı ve mümkün hale getirdi ise şimdi de ayni şekilde alt yapısını oluşturmakta, Türkiye üzerinde bir Kürt burjuvazisi oluşturulmaktadır. Türkiye'nin bir çimento fabrikası Kuzey Irak'a hizmet etmektedir. Büyük oteller KDP'li ve KYB'li işadamları ile doludur. KDP'li peşmergeler, PKK'ya yeni mayın patlatma taktikleri öğretmektedirler. Ve biz mayınlara karşı yol asfaltlamayı çare olarak düşünmekteyiz de nedense Türkiye'ye Ali Rıza Efendi sınır kapısını açtırmayan KDP'ye ders vermek ve bütün dengeleri değiştirmek için HABUR'u kapatmak kimsenin aklına gelmemektedir.

Sonuç, gelecek on yıllar ABD'nin BOP'u yani büyük bir oyunu, 1990'larda söylediği "Büyük Yalan" üzerine kurarak devam ettirdiği bir dönem olacaktır. Kendilerine yalan söylenmesine hazır olanlara yalan söyleyecek birisi elbette bulunur. AB yalan söyler. ABD yalan söyler. Ancak uluslar arası ilişkilerde tarih galip geldikleri sürece yalan söyleyenleri yargılamaz.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 22-08-2019

Kıbrıs'ta Türk kimliğini silme operasyonu

2007 sonrasında başlayan açılım politikalarının Türkiye'yi getirdiği nokta, Ocak 2013'te başlayan sözde çözüm süreci gerçekte büyük bir yıkım süreci olan PKK terör örgütüyle müzakereler olmuştu.