< < İsrail Lobisi
×

Uyarı

JUser: :_load: Unable to load user with ID: 116



İsrail Lobisi

Yazan  31 Ekim 2007
John Mearsheimer ve Stephen Walt tarafından kaleme alınan ve yayınlandıktan sonra Amerika’da büyük yankı uyandıran, Stephen Walt’ın Harvard Üniversitesi Dekanlığı’ndan alınmasına sebep olan “İsrail Lobisi” başlıklı makalenin Türkçe çevirisi…

İsrail Lobisi *

Son dönemlerde, özellikle 1967 yılındaki "6 Gün Savası"ndan beri ABD'nin Ortadoğu politikasının merkezi, İsrail ile olan ilişkilerdir. İsrail'e olan değişmez destek ve bölgeye "demokrasi"yi yayma çabalarının bir araya gelmesi bir yandan İslamcı Arap kesimini ayağa kaldırırken, öte yandan sadece ABD güvenliğini değil, aynı zamanda dünyanın geri kalan kısmını da riske atmaktadır. Bu durumun bir benzeri Amerikan siyasi tarihinde yoktur. Neden ABD kendisini ve müttefiklerinin çoğunun güvenliğini bir başka devletin çıkarları için kenara atma eğilimindedir? İki ülke arasında ortak stratejik çıkarlara ve zorlayıcı dinsel amaçlara dayanan bir bağ olduğu varsayılabilir. Ancak iki tez de ABD'nin sağladığı azımsanmayacak düzeydeki maddi ve diplomatik desteğe gerekçe oluşturmakta yetersiz kalmaktadır.

Aksine ABD politikalarının bölgedeki izdüşümü iç politika dinamiklerinin, özellikle "İsrail lobisinin" faaliyetlerinden ileri gelmektedir. Diğer özel çıkar grupları dış politikayı isteklerine göre şekillendirmeye muktedirdir, ama hiç bir lobi, Amerikalıları ABD çıkarlarının başka bir devlet -şu anda İsrail- çıkarlarıyla aynı olduğuna ikna ederek, ulusal çıkarlardan bu denli uzaklaştırmayı başaramamıştır.

1973'teki Ekim Savaşı'ndan beri, Washington İsrail'e diğer devletlerinkini gölgede bırakacak kadar destek vermiştir. İsrail, 1976'dan beri en büyük yıllik doğrudan ekonomik ve askeri yardımın alicisidir; 2004 yılı verilerine göre ise 140 milyar USD'yi geçen toplam yardımla İkinci Dünya Savaşı'ndan beri en büyük alıcı olmuştur. İsrail her yıl 3 milyar USD civarında doğrudan yardım almaktadır. Bu rakam dış yardım bütçesinin 1/5'i kadar olup, her İsrailli'nin cebine yılda 500 USD civarında bir miktar girmektedir. Bu cömertlik dikkat çekicidir. Çünkü İsrail, kişi başına geliri neredeyse Güney Kore veya İspanya'ya denk gelen müreffeh bir sanayi devletidir.

Diğer alıcı devletler, yardımlarını çeyrek taksitler halinde alırken, İsrail her mali yılın başında hisselerinin tümünü alarak faizini de işletebilmektedir. Askeri amaçlar için yardım alan ülkelerden bunu ABD için harcamaları istenirken, İsrail'in yardımlarının %25'ini kendi savunma sanayisi için sübvanse etmesine müsaade edilmektedir. İsrail, yardımın ABD çıkarlarına aykırı faaliyetlerde kullanılmasını bir bakıma önleyen, yardımın nasıl harcandığına dair Dünya Bankası nezdinde tutulan hesaptan muaf tek ülkedir. Ayrıca F-16 jetleri ve Blackhawk helikopterleri gibi üst düzey silah sistemlerini geliştirmesi amacıyla ABD İsrail'e her yıl yaklaşık 3 milyar USD vermektedir.

Son olarak ABD, NATO müttefiklerinden sakladığı istihbaratı İsrail'le paylaşırken, İsrail'in nükleer silah denemelerini görmezden gelmektedir. Washington ayrıca İsrail'e tutarlı bir diplomatik destek de sağlamaktadır. 1982'den beri ABD İsrail aleyhindeki 32 Güvenlik Konseyi kararını veto etmiş olup, bu rakam diğer Güvenlik Konseyi üyelerinin toplam vetosundan daha fazladır. Bu durum, Arap ülkelerinin İsrail'in nükleer cephanesinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın gündemine girmesini engellemektedir. ABD, İsrail'i Sovyet müdahalesi tehdidinden korumuş ve Ekim Savaşı'nda İsrail'e destek olmuştur. Washington, savaşı sona erdiren ve uzun zaman "adım adım" süreçlerin birbirini takip ettiği müzakerelerle bilhassa ilgilenmiştir. Aynı zamanda, 1993 Oslo Mutabakatı'yla sonuçlanan müzakerelerde de kilit rol oynamıştır. Olayların her birinde İsrail ve ABD yetkilileri arasında zaman zaman sürtüşmeler olsa da ABD tutarlı bir şekilde İsrail'i desteklemiştir. Camp David'e katılan Amerikan yetkililerinin 2000 yılında söylediği şuydu: "sıklıkla İsrail'in avukatı işlevini görmüştük." Son olarak Bush yönetiminin Ortadoğu'yu dönüştürme ihtirası en azından İsrail'in stratejik durumunu güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

Bu sıra dışı cömertlik, şayet İsrail'in hayati stratejik önemi ya da ABD'ye mesnet olacak manevi zorunlulukları olsaydı anlaşılabilirdi. Ancak iki iddia da ikna edici değildir. Denebilir ki İsrail Soğuk Savaş sırasında değerliydi. 1967'den sonra Amerika'nın vekili olarak bölgedeki Sovyet yanlısı Mısır ve Suriye'yi cezalandırmıştır. Zaman zaman da Kral Hüseyin'in Ürdün'ü gibi ABD müttefiklerini korumuş ve askeri gücüyle Moskova'yı yandaş devletlerini korumak için daha fazla harcama yapmaya zorlamıştır. Ayrıca Sovyet güçlerine karşı faydalı istihbarat toplamıştır.

İsrail'e arka çıkmak ucuz değildir ve ABD'nin Arap dünyasıyla ilişkilerini karmaşık hale getirmektedir. Örnek olarak Ekim Savaşı esnasında 22.2 milyar USD tutarındaki acil askeri yardım kararı OPEC'in Batı ekonomilerini ciddi zarara uğratan petrol ambargosunu tetiklemiştir. Bununla beraber İsrail'in silahlı kuvvetleri bölgedeki ABD çıkarlarını koruyacak konumda da değildi. Söz gelişi, ABD 1979'daki İran Devrimi esnasında ortaya çıkan petrol arzına yönelik endişelerin giderilmesinde sırtını İsrail'e dayamamıştı; kendi "Hızlı Sevk Gücü"nü yaratmak zorunda kalmıştır.

Birinci Körfez Savaşı bir bakıma İsrail'in stratejik bir külfet haline geldiğini doğrulamıştır. ABD anti Irak koalisyonunun uyumunu bozmamak içinIrak üslerini kullanamamış ve Patriot füze başlıkları gibi kaynaklarını Saddam Hüseyin'e karşı olan ittifaka İsrail'in verebileceği zararı önlemek amacıyla dağıtmak zorunda kalmıştır. 2003'te tarih tekerrür etmiştir. Her ne kadar İsrail, ABD'nin Irak'a saldırması için hevesli olsa da, Bush Arap muhalefetini tetiklememek için İsrail'in yardımını isteyememiştir. Böylece, İsrail bir kez daha kenarda beklemek zorunda kalmıştır.

1990'ların başından itibaren, özellikle 11 Eylül'den sonra, iki ülkenin de Arap ve Müslüman dünyası menseli terörist grupların tehdidi altında olduğu, bu gruplara birtakım "terörist devletler"ce arka çıkıldığı ve kitle imha silahlarının olduğu iddialarıyla ABD'nin desteği doğrulanmış / teyit edilmiştir. Bir sadece ABD'nin İsrail'e Filistinlilerle ilgilenmesi ve tüm Filistinli teröristler hapse atılıncaya ve ölünceye dek destek olmasıdeğil, aynı zamanda ABD'nin İran ve Suriye gibi ülkelerin peşinde olduğu şeklinde de yorumlanmaktadır. Çünkü onun düşmanları ABD'nin de düşmanlarıdır. Aslında İsrail teröre karşı verilen savaşta bir külfet olduğu gibi, sahtekar devletlerle mücadelede daha büyük maliyetlere yol açmakta ve işi zorlaştırmaktadır.

Terörizm sadece bir düşman değil; aynı zamanda politik gruplara karşı kullanılan bir taktiktir. İsrail'i tehdit eden terörist örgütler, ABD'yi tehdit etmektedir. Tek istisna 1982 Lübnan olaylarındaki müdahaledir. Ayrıca, Filistin terörizmi İsrail'e ve Batı'ya karşı uygulanan gelişigüzel şiddetten ziyade İsrail'in Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni kolonileştirmek amacını taşıyan uzun süreli faaliyetlerine karşı bir tepkidir.

Daha da önemlisi İsrail'in ve ABD'nin ortak terörizm tehlikelerine karşı birlik olduğunu göstermek için dayanılan bir başka nokta da şudur: ABD'nin terörizm problemi vardır, çünkü İsrail'e çok yakın müttefiktir. Dolayısıyla başkasını aramaya gerek yoktur. İsrail'e destek Anti-Amerikan terörizmin yegane kaynağı değil, ama önemli bir etkenidir ve bu husus savaşın kazanılmasını zorlaştırmaktadır. Pek çokları, El-Kaide lideri, Usame Bin Ladin de dahil, İsrail'in Kudüs'teki varlığıyla motive olmakta ve aşırı kesimlere sempati kazanmaktadır.

Sözde "terörist devletler" ise ABD çıkarlarına İsrail'e olduğu kadar doğrudan bir tehdit oluşturmamaktadır. Şayet bu devletler nükleer silah barındırıyorlarsa, hem ABD hem de İsrail ile karsılaşabilecekleri daha yıkıcı bir mukabeleden kaçınmak isterler. Aynı şekilde teröristlerin nükleer silahlara sahip olması da uzak bir ihtimaldir. Çünkü "hilekar devlet" silah transferinin kontrole uğramayacağından emin olmayacağı için suçlanıp cezalandırılmak istemez. ABD'nin İsrail ile olan ilişkileri bu devletlerle uğraşmasını zorlaştırmaktadır. İsrail'in nükleer cephanesi komşularının çoğunun da nükleer silah istemelerinin bir sebebidir ve onların rejim değişikliğiyle tehdit edilmeleri bu arzuyu daha da arttırmaktadır.

İsrail'in stratejik değeri olup olmadığını sorgulayan nihai sebep ise bu ülkenin sadık bir müttefik olarak davranmamasıdır. İsrailli resmi yetkililer, ABD'nin isteklerini göz ardı etmekte ve yeni yerleşim yerleri inşa edip, Filistinli liderlere suikast tertiplemek gibi daha önce yapmayacaklarına dair verdiği sözleri tutmamaktadır. Çin gibi potansiyel rakibe karşı askeri teknoloji sağlayarak ABD Dışişleri'nin de belirttiği üzere "sistematik ve giderek büyüyen yetkisiz aktarımlar" yapmaktadır. İsrail, müttefikleri içinde ABD'ye karşı casus operasyonlarını yöneten tek ülkedir. 1980'lerin başında cereyan eden Jenathan Polland meselesine ek olarak (SSCB'ye geçirilmek üzere sınıflandırılmış materyalleri İsrail'e vermesi karşılığında Sovyet Yahudilerine daha fazla çıkar verilmesi olayı) 2004 yılında Pentagon yetkilisi Larry Franklin'in sınıflandırılmış gizli bilgiyi İsrail ile paylaştığı ortaya çıkmıştır. İsrail ABD'de casusluk yapan hemen hemen tek ülkedir, ama bu casusluk sevki kendisinin stratejik değeri konusunda şüphe uyandırmamaktadır.

İsrail'in stratejik değeri yegane konu değildir. İsrail taraftarlarının bir başka kanıtı da, İsrail'in zayıf ve düşmanlarla çevrili olmasından ötürü genel bir desteği hak ettiğidir. İsrail bir demokrasidir ve Yahudi halkı geçmiş suçlardan muzdarip olmuşlardır. Bu yüzden özel muameleyi hak etmektedirler. Ayrıca, İsrail'in tutumu muhaliflerine oranla ahlaki açıdan daha üstündür. Derine inildiğinde bu argümanların hiç birisinin ikna edici olmadığı görülür. Objektif bakıldığında, İsrail'in geçmişteki ve şimdiki tutumunun Filistinlilere karşı imtiyazlı bir konuma gelmesini sağlamayacağı görülür. İsrail Calut (Goliath) tarafından tahrik edilen Davud (David) olarak tasvir edilir, ama bunun tersi gerçeğe daha yakındır.

Popüler inanışın aksine 1947-49 Bağımsızlık Savaşında Siyonistlerin daha donanımlı, büyük ve sevk edilebilir orduları vardı. İlaveten Savunma Güçleri 1956'da Mısır'a karşı hızlı, kolay ve net zaferler kazandıkları gibi 1967'de Mısır, Ürdün ve Suriye'ye karşı da başarılar sağlamışlardır. Tüm bunlar ABD'nin yüksek oranlı yardımlarını akıtmadan önce olmuştu. Bugün İsrail Ortadoğu'daki en büyük askeri güçtür. Silahlı kuvvetlerinin komşularına göre belirgin bir üstünlüğü vardır. Ayrıca, bünyesinde nükleer silah bulunduran tek ülkedir. Mısır ve Ürdün İsrail ile bir barış anlaşması imzalamış, Suudi Arabistan'da anlaşma teklif etmiştir. Suriye, Sovyet nüfuzunu kaybetmiş; Irak üç feci savaş sonuncunda yerle bir olmuş, İran'da kilometrelerce uzaktadır. İsrail'e tehdit oluşturacak bir ordu şöyle dursun, Filistinlilerin güç bela etkili olan bir polis gücü vardır. Tel Aviv Üniversitesi Stratejik Çalışmalar Merkezi'nin 2005 yılı değerlendirmelerine göre stratejik denge İsrail lehinedir ve askeri kapasiteleriyle caydırıcı gücü komşularına göre giderek artmaktadır. Şayet itici güç ezik kesimi desteklemek olsaydı, ABD İsrail muhaliflerinin yanında dururdu.

İsrail'in düşman diktatörlerle çevrili bir demokrasi olduğu tezi de mevcut düzeydeki yardımı açıklayacak durumda değildir. Dünyada pek çok demokrasi vardır, ama hiç birisi aynı düzeyde yardım alamamaktadır. Amerika menfaatinin buna uygun olduğu düşünüldüğünde, ABD'nin geçmişte pek çok demokrasiyi devirdiği ve diktatörleri desteklediği görülecektir. ABD'nin bugün de pek çok diktatörlükle iyi ilişkileri vardır.

İsrail demokrasisinin bazı özellikleri öz Amerikan değerleriyle örtüşmemektedir. ABD'deki ırk ayrımı olmaksızın sınırsız bir eşitliğin aksine, İsrail kan akrabalığı ve hısımlığına dayanan Yahudi devleti ve vatandaşlığına dayanılarak kurulmuştur. Bu yüzden 1.3 milyon Arap'ın 2. sınıf vatandaş muamelesi görmesi şaşırtıcı değildir. Mevcut İsrail kabinesinin ayrımcı ve bunları dikkate almayan bir tutum takınması da şaşırtıcı değildir. İsrail'in demokratik bir statüsü olduğu tezi, Filistinlilere kendi devletlerini kurma veya tam siyasi haklarını vermeyi reddetmesiyle çürütülmektedir.

Üçüncü bir kanıt da Yahudi tarihinin Hıristiyan Batı'dan muzdarip olduğu (bilhassa soykırımda) şeklindeki yaygın inanıştır. Yahudilere yüzyıllarca baskı yapılması dolayısıyla kendilerini sadece Yahudi anavatanlarında güvende hissetmelerinden ötürü pek çok insan ABD'nin İsrail'e özel muamele yapmasının iyi olduğunu düşünür. İsrail'in mevcudiyetinin sağlanması ve desteklenmesi şüphesiz bu uzun süren şiddete karşılık bir cevaptı, ama beraberinde üçüncü tarafa, yani Filistinlilere karşı şiddeti de beraberinde getirmiştir.

Bu durum İsrail'in ilk lideri tarafından bile idrak edilmiştir. David Ben Gurion, Dünya Yahudi Konseyi Başkanı Nohm Goldmann'a şunları söylemiştir: "Ben bir Arap lideri olsaydım asla İsrail'le anlaşmazdım. Bu doğaldır. Biz onların ülkesini aldık. Biz İsrail'den geldik, ama iki bin yıl önce olanlardan onlara ne? Naziler, Hitler gibi Yahudi düşmanı olmuştur, ama bu onların hatası mıdır? Onlar sadece bir şey görüyor. Biz buraya geldik ve onların paralarını gasp ettik. Bunu neden kabul etsinler ki?"

O andan beri, İsrailli liderler Filistinlilerin ulusal iradelerini inkar etme yoluna gitmişlerdir. Gold Meir Başbakan iken, "Filistin diye bir şey olmadığını" öne sürmüştür. Aşırı şiddet ve büyüyen Filistin nüfusunun baskısı sonucunda İsrail Gazze Şeridinden çekilmiştir, ama Yitzak Rabin de dahil olmak üzere, Filistinlilere kendi devletlerini kurmaları teklif edilmemiştir. Sadece Ahud Barzak'in teklifi olan, bölgenin silahtan arındırılması biçiminde, ama yine de kontrolün İsrail'de olması yönünde idi (Camp David). Bugünkü durum ne olursa olsun, Yahudi halkının trajik tarihi ABD'ye onlara yardım etme yükümlülüğünü vermez.

İsrail'in destekleyicileri her koşulda ülkeyi barışı aramakla tasvir etmekte ve provoke edilse bile kendini korumakla savunmakta ve aksine, Arapların şeytanilikle hareket ettiklerini söylerler. Ama temelde, İsrail'in sicili de muhaliflerinden farklı değildir. Ben Gurion, Siyonistlerin topraklarını işgal etmekte ısrarcı olan Araplara karşı pek de yardım sever olmadıklarını söylemektedir. Zaten Siyonistler Arap topraklarında kendi devletlerini kurmaya çalışıyorlardı. Aynı şekilde, 1947-48'deki İsrail'in kuruluşunda da idam, katliam ve tecavüz gibi etnik temizlik eylemleri olmuştur. İsrail'in eylemleri de sıklıkla ahlaktan yoksundur. 1949-1956 yılları arasında örnek vermek gerekirse, İsrail güvenlik güçleri 2700 ile 5000 arası sınırı gecen Arap'ı öldürmüştür, ki bunların ezici çoğunluğu silahsızdır. 1956 ve 67 savaşlarında IDF pek çok Mısırlı esiri öldürmüştür. 1967'de yeni fethedilmiş Batı Şeria'dan 100.000 ila 260.000 Filistinli atılmış/çıkarılmış ve 80.000 Suriyeli Golan Tepelerine sürülmüştür.

İlk intifada sırasında IDF, birliklerine coplar dağıtılarak onları Filistinli protestocuların kemiklerini kırmaya teşvik etmiştir. "Save The Children" örgütünün İsveç şubesi "İntifadanın ilk iki yılında 23.600 ila 29.900 çocuğun yedikleri darbelerden ötürü tıbbi müdahaleye gereksinim duyduğunu tahmin etmektedir." Bunların yaklaşık 1/3'u 10 yaşın altındadır. İkinci intifadaya verilen tepki çok daha şiddetli olmuştur. Ha'aretz'in de belirttiğine üzere, "IDF… etkisi korku uyandırmaktan ziyade sok edici bir ölüm makinesine dönüşüyor." "IDF, baş kaldırının ilk günlerinde 1 milyon kurşun harcamıştır. Her İsrail zayiatı için İsrail 3.4 Filistinli öldürmüştür. Bunların çoğunluğu olaylara karışmış masum kişilerdir. Öldürülen Filistinlilerin İsrailli çocuklara oranı bile yüksektir (5;7:1). Ayrıca Siyonistlerin İngilizleri Filistin'den çıkarmak için terörist bombalara başvurması ve bir zamanların teröristi sonradan Başbakan olan Yitzak Shamir'in "ne Yahudi etiği ne de Yahudi gelenekleri terörizmi kavganın bir aracı olarak ret etmez" demeci de akılda tutulmalıdır. Filistinlilerin terörizm yolu yanlıştır, ama şaşırtıcı değildir. Filistinliler İsrail'i ödün vermeye zorlamanın başka yolunun olmadığına inanmaktadırlar. Ehud Barak'in önceden belirttiği gibi "kendisi bir Filistinli olarak dünyaya gelseydi, o da bir terörist örgüte katılırdı."

O zaman ne stratejik ne de ahlaki tezler ABD'nin İsrail'e olan desteğinin sebebini göstermiyor, peki bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Bunun cevabi "İsrail Lobisi"nin kıyas kabul etmez gücüdür. Lobi kavramını ayrı ve dağınık bir şekilde ABD dış politikasını İsrail yanlısı olacak şekilde yönlendiren bireyler ve örgütler olarak kısa yoldan tarif edebiliriz. Ancak, tüm Yahudi Amerikalılar lobinin bir parçası değildir. Çünkü onların çoğu için İsrail göze çarpan veya dikkat çeken bir konu değildir. Örnek vermek gerekirse, 2004 yılındaki bir ankete göre, Amerikan Yahudilerinin %36'sı İsrail'le duygusal bağlarının ya çok az olduğunu ya da hiç olmadığını belirtmiştir. Ayrıca Amerikalı Yahudiler belirli İsrail politikalarında da farklı taraftadırlar.

Şaşırılmayacak biçimde, Amerikan Yahudi liderler eylemlerinin İsrail'in öncelikli hedefleriyle örtüştüklerinden emin olmak için İsrail resmi yetkililerine danışmaktadırlar. Başlıca bir Yahudi örgütü liderinin yazdığı gibi "…bizim için şunu söylemek çok sıradandır; İsraillilerin politikalarını eleştirmeye yönelik güçlü bir önyargı vardır, ama İsrail'e baskı uygulamak gibi bir şey söz konusu değildir." Dünya Yahudi Kongresi Başkanı Edgar Brafman, 2003 yılının ortasında Başkan Bush'a İsrail'in "güvenlik duvarını" inşa etmesini engel olmaya çağırdığı bir mektup yazınca "hainlik"le suçlanmıştı. Kongre Başkanını eleştirenlere göre "Dünya Yahudi Kongresi Başkanının, ABD Başkanına İsrail hükümeti politikalarına direnmesine yönelik lobi yapması ağza alınmayacak bir durumdur."

Benzer biçimde, İsrail Politika Forumu Başkanı Seymeour Reich'in Condoleeza Rice'a Kasım 2005'te İsrail'e Gazze Şeridi sınırını yeniden açmaya teşvik etme yönündeki tavsiyesi de "sorumsuzlukla" itham edilmiştir. Reich'i eleştirenlere göre Yahudi ana ekseninde kesinlikle güvenlik konuları tartışılamaz. Eleştiriler karşısında geri adım atan Reich "Konu İsrail'e geldiğinde baskı kelimesi lügatimde yer almaz" demiştir.

Yahudi kökenli Amerikalılar, ABD dış politikasını etkileyecek bir örgütler silsilesi oluşturmuşlardır. Bunlardan en iyi bilineni ve en güçlüsü AIPAC'tir. 1997 yılında Fortune dergisi, Kongre üyelerinden Washington'daki en güçlü lobileri sıralamalarını istemiştir. AIPAC, Amerikan Emekliler Cemiyetinin ardından ikinci sırada yer almış, ancak AFL-CIO ve Ulusal Tüfek Cemiyetini de geçmiştir. Mart 2005'teki National Journal araştırması da AIPAC'i (AARP ile birlikte) ikinci sıraya yerleştirerek, Washington'un sıralamasına benzer bir sonuca ulaşmıştır.

Ayrıca, Lobi; Gary Bauer, Jerry Falwell, Ralph Reed ve Pat Robertson gibi dikkat çeken muhafazakar Protestanların yanı sıra Temsilciler Meclisi'nin eski çoğunluk liderlerinden Dick Almey ve Tom Dalay gibi kişileri de içermektedir. Tüm bu isimler İsrail'in doğusunun "İncil'in Kehaneti"nin tamamlanışı olduğuna inanmakta ve İsrail'in yayılmacı amacını desteklemektedirler. Musevi kökenli olmayan yeni muhafazakarlardan John Bolton, Robert Bartley (Wall Street Journal eski editoru), Wiiliam Bennett (Egitim eski bakani), Jeane Kirkpatrick (BM eski buyukelcisi) ve etkili köşe yazarı George Will de gözü kapalı birer İsrail destekçisidirler.

ABD hükümet oluşumu da özellikle eylemcilere siyasi sürece etkide bulunmaları için çeşitli imkanlar sunmaktadır. Çıkar grupları, seçilmiş temsilcilere ve yürütme organı üyelerine lobi yapabilir, kampanyalara katkıda bulunur, seçimlerde oy verir, kamuoyunu etkilemeye çalışırlar. Kamuoyunun büyük çoğunluğunun ilgisiz olduğu konulara girdiklerinde mukayese edilemeyecek ölçüde nüfuza sahiptirler. Karar vericiler belli konulara ilişkin olarak bunların görüşlerine başvuracaklardır. Çünkü toplumun geri kalanı bunların dediklerine uydu diye onları cezalandırmazlar.

Aslında prensipte İsrail Lobisi'nin çiftçi lobisi, çelik ve tekstil sendikaları yahut diğer etkin lobilerden farkı yoktur. ABD siyasasını yönlendirme teşebbüslerinde Amerikan Yahudileri ve onların Hıristiyan müttefikleri hakkında karşıt bir husus yoktur: Lobinin faaliyetleri Siyon Liderlerinin Protokolleri'nde atıldığı çeşitte bir komplo değildir. Büyük ölçüde, Lobinin parçası olan bireyler ve gruplar sadece diğer çıkar grupları ne yapıyorsa aynısını yapmaktadırlar, ama bunu daha basarili icra etmektedirler. Bu durumun aksine, Arap yanlısı çıkar grupları -tabi eğer öyle gruplar gerçekten varsa- çok zayıftırlar ve bu durum İsrail Lobisi'nin işini çok daha kolaylamaktadır.

Lobi iki geniş strateji takip eder. Birinci olarak, nüfuzunu Kongre ve yürütme organı üzerinde kullanır. Milletvekillerinin veya kanun koyucuların kişisel görüşleri ne olursa olsun, lobi "akılcı" çözümün İsrail'i desteklemek olduğuna ilişkin çalışır. İkincisi ise, kamu söylentilerinin İsrail'i olumlu bir tercih olarak tasvir etmesi için çalışmaktadır. Bunu da kuruluşuna ilişkin efsaneler yaygınlaştırmak ve siyasi münazaralarda kendi görüşlerini desteklemek seklinde yapar. Amaç siyasi alanda eleştirisel yorumların itibar görmesini engellemektir. ABD desteğinin güvenceye alınması gereklidir, çünkü ABD-İsrail ilişkilerini konu alan dürüst ve şeffaf bir tartışma Amerikalıların farklı bir siyasaya yönelmesine sebep olabilir.

Lobinin etkinliğinin diğer bir önemli dayanağı da Kongre üzerindeki nüfuzudur ki, bu da İsrail'in eleştirilere bağışıklık kazanmasıdır. Bunun üzerinde durmak gerekir. Çünkü Kongre iddialı konularda nadiren çekingen davranır. Halbuki mesele İsrail olunca tüm eleştiriler kesilir. Bunu bir sebebi ise Hıristiyan Siyonistlerin kilit üyelerinin (Dick Almey gibi) Eylül 2002'de sarf ettiği sözlerdir: "Bir numaralı dış politika önceliği İsrail'i korumaktır." Bir Kongre üyesinin bir numaralı önceliğinin ABD'yi korumak olması gerektiği düşünebilir. Ayrıca bazı Yahudi senatörler ve kongre üyeleri de ABD dış politikasının İsrail çıkarlarını desteklediğinden emin olmak için çalışmaktadırlar.

Lobinin etkinliğinin başka kaynağı da İsrail yanlısı Kongre kurmaylarını kullanmasıdır. AIPAC eski başkanı Moris Amitay'in bir keresinde belirttiği gibi, "Capitol'de duseye yakın çalışan pek çok uzman vardır. Bunlar Yahudi'dir ve Yahudilikleri bağlamında meselelere belirli açıdan bakarlar. Bu uzmanlar senatörler için karar veren pozisyondadırlar. Böylece kurmay seviyesinde korkunç sonuçlar elde edebilirsiniz."

Lobininkongre üzerindeki etkisinin özü AIPAC'in kendisidir. Başarısı, kendi gündemini destekleyen kongre adaylarını ve yasa yapıcılarını ödüllendirilmesinden ötürüdür. ABD seçimleri için para vazgeçilmezdir. AIPAC dostları İsrail yanlısı politika güden komitelerden yüklü mali destek temin etmektedir. AIPAC ayrıca mektup yazma kampanyaları tertipler ve gazete editörlerini İsrail yanlısı adayları desteklemesi yönünde teşvik eder.

Bu taktiklerin faydası tartışılmazdır. Buna bir örnek vermek gerekirse: 1984 seçimlerinde AIPAC, Illinois'ten Senatör Charles Percy'nin -kendisi lobi'ye göre "Duyarlılıklarımıza karşı ilgisizce ve düşmanca davrandığı" düşünülerek- kaybetmesi sağlanmıştır. O dönemde AIPAC'in başkanı olan Thomas DINE ne olduğunu şöyle açıklamıştır: "Bu sahilden öbür sahile ABD'deki tüm Yahudiler Percy'yi defetmek için birlik olmuşlardır ve halk yanında olsun olmasın, tüm politikacılar mesajı almışlardır."

AIPAC'in kongre üzerindeki etkisi daha da büyümektedir. AIPAC eski kurmay üyelerinden Douglas Bloomfeld'e göre "Kongre üyeleri ve kurmaylarının bilgi almak istediklerinde Kongre Araştırma Merkezi yahut Kongre Kütüphanesi veya idari uzmanlar komitelerinden önce AIPAC'a başvurmaları olağan bir hadisedir." Daha önemlisi, "AIPAC'in yasama çalışmalarına çağrıldığından, tavsiye verdiğinden, araştırma yaptığından, sponsor bulduğundan ve oyları belirleme gücünden" bahsetmektedir.

Asıl hadise şudur ki, yabancı bir hükümetin de facto ajanı gibi hareket eden AIPAC, ABD'nin İsrail politikasının -her ne kadar tüm dünya için önemli sonuçlar doğursa da- tartışılmaması gibi bir sonuç doğuracak biçimde kongreye gücünü kabul ettirmiştir. Başka bir deyişle, hükümetin üç ana dalı bir bütün olarak İsrail yanlısıdır. Eski bir Demokrat Senatör olan Ernest Hollings'in belirttiği gibi "Burada AIPAC'in öngördüğü dışında İsrail politikamız olamaz." ya da Ariel Saron'un Amerikan izleyicisine seslendiği gibi, "İnsanlar bana İsrail'e nasıl yardım edeceklerini sorduklarında onlara AIPAC'a yardım edin" demesi buna örnektir.

Başkanlık seçimlerindeki Yahudi oyları sayesinde, Lobi'nin yürütme üzerinde de itici rolü vardır. Yahudiler nüfusun %3'ten az kısmını oluşturmasına rağmen, tüm partilerden adaylar için yüklü bağış kampanyaları sağlarlar. Washington Post, Demokrat başkan adaylarının sırtlarını "paranın %60'ını karşılayan Yahudilere dayadıklarını" tahmin etmektedir. Ayrıca, Yahudi seçmenlerin yüksek katılım oranına sahip olmaları ve California, Florida, Illinois, New York ve Pennsylvania gibi kilit eyaletlerde yoğunlaşmalarından ötürü, başka adaylarda onları tahrik etmemeye çalışırlar.

Lobideki kilit örgütlerin tüm çalışmaları İsrail'e karşı eleştirilen önemli bir dış politika meselesi olarak görülmemesini sağlamaktır. Jimmy Carter, George Ball'u Dış İşleri Bakanı yapmak istemişti. Ancak onun İsrail'i eleştiren biri olduğunu ve lobinin buna karşı çıkacağını da biliyordu. Bu yolla hevesli politikacılar açıkça İsrail destekçisine dönüşüyorlardı. Bu yüzden İsrail'i açıkça eleştirmek dış siyasetin belirlenmesinde tehlikeli bir alan olmuştur.

Arap-İsrail çatışması sırasında Howorda Dean ABD'nin daha "iki yanlı bir rol" taşıması gerektiğini söyleyince Senatör Joseph Lieberman onu, İsrail'i nehrin aşağı yakasına satmakla suçlamış ve demecini "sorumsuz" olarak nitelendirmiştir. Beyaz Saray'daki tüm üst düzey Demokratlar Dean'in sözlerini eleştiren bir mektuba imza atmışlardır. Chicago Jewish Star gazetesi de şunu bildirmiştir: "Kimliği belirsiz internet saldırganları dünyadaki Yahudi liderlerinin e-postalarını ellerinde kanıt olmaksızın Dean'in İsrail için kötü biri olduğuna dair uyarılarla tıkamıştır." Aslında Dean İsrail yanlısıydı. Kampanyasındaki yardımcısı eski bir AIPAC başkanıydı ve Dean Ortadoğu'ya bakışının, ılımlılardan ziyade AIPAC'in görüşüne yakın olduğunu söylemişti. Onun teklif ettiği ise ABD'nin adil bir arabulucu gibi iki tarafı bir araya getirmesiydi. Bu aslında dürüst bir görüştü, ama lobi çift-yanlılığı hoş göremezdi.

Clinton yönetiminde Ortadoğu politikası İsrail'e yakın bağları olan resmi yetkililer ya da önde gelen İsrail yanlısı örgütler tarafından şekillendiriliyordu. Bunların arasında AIPAC'in eski araştırma müdürlerinden ve İsrail yanlısı Washington Yakın Doğu Siyasası Enstitüsü (WINEP) kurucusu Martin Indyk, hükümetten 2001 yılında ayrılmasından sonra WINEP'e katılan Dennis Rossa ve İsrail'de yaşamış ve sıklıkla bu ülkeye giden Aaron Miller gibi isimler vardı. Bunlar 2000'deki Camp David Zirvesi'nde Clinton'un en yakınındaki danışmanlarıydı. Üçü de Oslo Barış Sürecini desteklemelerine ve Filistin devletinin kurulması yanlısı olmasına rağmen, sadece İsrail tarafından kabul edilebilecek olanı yapmışlardır. Amerikan delegasyonu İsrail'in müzakerede elini kuvvetlendiren ipuçlarını Ehud Barak'tan almıştır. Filistinli müzakerecilerin "iki İsrail tarafına karşı müzakere ettik: Biri İsrail bayraklı, öbürü Amerikan bayraklı" şikayetine şaşırmamak gerekir.

Bu durum, Bush yönetiminde daha çok telaffuz edilmektedir. İsrail davasının ateşli savunucuları Eliot Abraham, John Boltan, Douglas Feith, Lewis ("Scooter") Libby, Richard Pesle, Paul Wolfowitz ve David Wurmser gibi isimlerdir. Göreceğimiz gibi, bu yetkililer ısrarlı ve taviz vermez bir İsrail yanlısı politika izlemekte ve Lobi'nin örgütlerince desteklenmektedirler.

Lobi doğal olarak, Amerikalıların bu denli bir desteği sorgulayacakları bir tartışma ortamını elbetti ki istemez. Bu itibarla kamuoyunu şekillendiren pek çok enstitüye nüfuz etmek için İsrail yanlısı örgütler aralıksız çalışmaktadır.

Lobinin kalburüstü medya üzerinde de etkisi vardır. Gazeteci Eric Alterman'in yazdığına göre Ortadoğu uzmanları arasındaki tartışmalar, İsrail'i eleştirmeyi akıllarına dahi getirmeyen kişilerce hakimiyet altına alınmaktadır. Alterman "İsrail'i hiç bir bilgiye sahip olmadan ve bir refleks olarak savunan 61 köşe yazarı ve yorumcu"yu listelemiştir. Bunu aksine İsrail politikalarını eleştiren ve Arapların tarafını tutan sadece beş yazar bulabilmiştir. Gazeteler İsrail'i eleştiren ufak yazılarda yazıyorlar, ama ibre hep İsrail'den yana gözükmektedir. ABD'den bunun aksini yazan etkin bir medya organı bulmak zordur.

The Wall Street Journal gazetesi sahibi Robert Bartley bir keresinde şöyle demiştir: "Sharon, Shamir, Bibi gibileri ne isterlerse istesin benim için o doğrudur." Bartley'in gazetesi The Wall Street Journal şaşırılmayacak biçimde, tıpkı Chicago Sun Times ve Washington Times gibi tanınmış gazetelerde olduğu gibi şiddetli İsrail destekleyicisi editörlerle çalışırlar. Commentary, New Republic ve Weekly Standard gibi dergiler her seferinde İsrail'i savunmaktadırlar.

New York Times gibi ara sıra İsrail politikalarını eleştiren ve Filistinlilerin yasal sıkıntılarını duyuran gazetelerde de editörlerin taraf tuttukları görülmektedir. Gazetenin eski editörü Max Frankel anılarında, kararlarında kendi bakış acısının etkisini değerlendirmiştir: "Umduğumdan ve cesaret edebileceğimden çok daha derin bir şekilde kendimi İsrail'e adamıştım. İsrail hakkındaki bilgim ve oradaki arkadaşlıklarım sayesinde Ortadoğu yorumlarımızın çoğunu bizzat ben yazdım. Arap'tan çok Yahudi okuyucular itibar ettiği için onlara İsrail yanlısı perspektiften yazdım."

Haber bültenleri ise daha tarafsızdır, çünkü bir bakıma muhabirler objektif olmak zorundadırlar. Ayrıca işgal edilmiş bölgeler üzerine yapılan haberlerde İsrail'in bölgedeki eylemlerini yazmadan haberleri vermek zordur. İsrail tarafını tutmayan bültenleri susturmak için, lobi, mektup yazma kampanyaları, boykotlar ve gösteriler tertiplemektedirler. Bir CNN yetkilisi, şikayet konusu olan bir yorum üzerine günde bazen 6000 e-posta aldığını söylemektedir. Mayıs 2003 tarihinde, İsrail yanlısı Ortadoğu Bültenleri Komitesi, 33 şehirdeki Ulusal Kamu Radyo İstasyonları önünde gösteriler tertiplemiş ve NPR İsrail sempatizanı olana kadar sponsorlarından desteklerini çekmeleri için iknaya çalışmıştır. Boston'in NPR istasyonu olan WBUR, bu cabalar sonunda zararlarının 1 milyon dolardan fazla olduğunu bildirmiştir. NPR'a bir baskı da Kongredeki İsrailli dostlarından gelmiş ve NPR'in Ortadoğu bütçesini denetime almış ve kusur aramışlardır.

İsrail tarafı aynı zamanda güncel politikada söz sahibi olan ve kamuoyunu şekillendirmede önemli rol sahibi olan düşünce kuruluşları üzerinde de hakimdirler. 1985'te lobi kendi düşünce kuruluşunu kurdu. Martin Indyk WINEP'in (The Washington Institute for Near East Policy) kuruluşuna yardımcı oldu. Her ne kadar WINEP İsrail'le olan bağlantılarını önemsiz gösterip, Ortadoğu üzerine "dengeli ve gerçekçi" bir bakış açısına sahip olduklarını iddia etseler de, İsrail'e derinden bağlı kişilerce kuruldu ve yönetiliyor.

Lobinin etkisi WINEP'in de ötesine geçmiştir. Geçen 25 yılda, İsrail yanlısı güçler American Enterprise Institute, the Brookings Institution, the Center for Security Policy, the Foreign Policy Research Institute, the Heritage Foundation, the Hudson Institute, the Institute for Foreign Policy Analysis ve the Jewish Institute for National Security Affairs (JINSA) gibi kuruluşlar üzerinde otoriter bir etkiye sahiptir. Bunlar çok sayıda İsrail yanlısı araştırmacı istihdam ederler.

Brookings Institution'i ele alalım. Uzun yıllardan beri, Ortadoğu uzmanı, eski bir Milli Güvenlik Konseyi üyesi olan ve tarafsız yaklaşımıyla ün kazanan William Quandt, bugün Brookings'in sigortası, ateşli bir Siyonist olan İsrail kökenli ABD'li iş adamı Haim Saban'ın finanse ettiği Saban Center for Middle East Studies isimli kuruluşça yönetilmektedir. Merkezin direktörü her taşın altından çıkan Martin Indyk'tir. Önceleri partizan olmayan bir fikir kuruluşu artık İsrail diğer koronun bir parçası haline gelmiştir.

Lobinin boğucu baskısını kurmakta zorlandığı yerler üniversite kampüsleridir. 1990'larda Oslo barış süreci yoldayken İsrail'e yönelik eleştiriler azdı, ama Oslo'nun yıkılması ve Saron'un iktidara gelmesiyle sesler yükselmeye başladı. IDF'nin Batı Şeria'yı yeniden işgali (Bahar 2002) ve ikinci intifadayı engellemek için güç koşullandırılması bu tepkiyi daha da yükseltti.

Böylece lobi "kampüsü geri almak" için acilen harekete geçerek Caravan for Democracy gibi yeni gruplar oluşturdu. Bunlar ABD üniversitelerine İsrail sözcülerini getiriyordu. Jewish Council for Public Affairs ve Hillil gibi mevcut gruplar bu oluşuma katılmışlardır. Ayrıca yeni bir grup olan the Israel on Campus Coalition da İsrail duvarını savunan pek çok organı koordine etmek için oluşturulmuştur. Oluşuma onlar da katılmıştır. Son olarak AIPAC üniversite aktiviteleri ve genç savunucuları eğitmek için kullandığı programlara ilişkin harcamalarını üç kattan da daha fazla arttırmıştır. Bundaki amaç "kampüs'teki öğrencilerinin sayısını büyük rakamlara çıkarmak ve İsrail diğer çabaları arttırmaktır."

Lobi ayrıca profesörlerin ne yazıp öğrettiklerini gözlemlemektedir. Eylül 2002'de Martin Kramer ve Daniel Piper isimli İsrail diğer iki hırslı yeni muhafazakar, Campus Watch isimli bir web sitesi kurarak şüpheli akademisyenlerin listesini yayınlamışlar ve öğrencilere İsrail düşmanı olduklarını düşündükleri hocalarını şikayet etmeleri için teşvik etmişlerdir. Bu şeffaf listeleme olayına karşı akademisyenler sert tepki vermişler ve Piper ile Klamer dosyaları kaldırmış, ama yine de site öğrencileri "İsrail karşıtı" eylemleri ihbara devam etmektedir.

Lobi içindeki gruplar belirli akademisyenlere ve üniversitelere baskı yapmaktadırlar. Açık bir hedef Columbia'dir, şüphesiz bunun sebebi Edward Said'in üniversitedeki varlığıdır. Eski dekan Jonathan Cole'un bildirdiğine göre, "Ünlü yazar Edward Said tarafından kaleme alınmış ve Filistin halkını savunan kamuoyuna açık bir yazı, yüzlerce e-posta, mektup, gazete kupürü olarak geri dönmüş ve bu yazılarla Said'i yalanlamamız, onu cezalandırmamız hatta kovmamız gerektiği bildirilmiştir." Columbia, Chicago'dan tarihçi Rashid Khalidi'yi ise aldığı zaman da aynı şey olmuştur. Ayrıca bir kaç yıl sonra Princeton'in, Khalidi'yi üniversitesine dahil etmek istediğinde karşılaştığı sorun Columbia'ninki ile aynıydı.

Akademi üzerindeki denetimi sağlamaya dönük çabaların klasik örneği de, 2004 yılının sonlarında, David Project'in üniversitenin Ortadoğu çalışmaları programının anti-semitic olduğu ve İsrail diğer olanların gözünü korkuttuğuna yönelik bir film çekildiği iddiasıyla vuku bulmuştur. Columbia üniversitesi yerin dibine sokulmuş, ama fakülte komitesinin soruşturması sonucunda anti-semitik kanıtlara rastlanmamıştır. Tek olay bir öğretmenin öğrencisinin sorusuna sert çıkmasıdır. Komite ayrıca sorgudaki akademisyenlerin açıkça yıldırılma kampanyasına maruz kaldıklarını ortaya çıkarmıştır.

Belki de Yahudi grupların bu çabalarından en rahatsız edici boyutu Kongre'yi profesörlerin fikirlerini denetlemeye zorlamalarıdır. Şayet bunu yaptırabilirse, anti-İsrail taraftarı olduğuna kanaat getirilen üniversiteler federal finansmandan pay alamayabilirler. Bu çabalar henüz başarıya ulaşmamıştır. Bu çabalar henüz başarıya ulaşmamıştır, ama hükmetme tartışmalarının ne boyutlara ulaştığının göstergesidir.

Üniversitelerdeki İsrail, diğer akademisyenlerin yetişmesi amacıyla birkaç Yahudi hayırsever tarafından İsrail Çalışmaları programları (var olan yaklaşık 130 Yahudi Çalışma grubuna ek olarak) oluşturulmuştur. Mayıs 2003'te NYU, Taub Center for İsrail Studies'in kuruluşunu duyurmuş; Berkeley, Brandois ve Emory'de de benzeri programlar oluşturulmuştur. Akademik idareciler eğitsel değerlere vurgu yapmaktadırlar, ancak gerçek şu ki; onlar büyük ölçüde İsrail imajına katkıda bulunma eğilimindedirler. Taub Vakfı'nın başkanı Fred Laffer, vakfının NYU Center'in "Arap bakış açısının" aksini savunması için finanse ettiğini açıkça söylemektedir. Kendisi NYU'nun Ortadoğu programının yaygın olduğu kanaatindedir.

Lobi meselesinin tartışılması en güçlü silahlarından birini tahlil etmeksizin sonlandırılamaz: Anti-semitizm suçlaması. İsrail'in eylemlerini eleştiren, yahut İsrail yanlısı grupların ABD'nin Ortadoğu Politikası üzerinde büyük etkiye sahip olduğunu (AIPAC gibi) savunan birine anti-semitik yaftası yapıştırılması için iyi bir zemin vardır. Her ne kadar İsrail medyası bahsetmese de Amerikan medyasında Yahudi lobisine atıfta bulunulması anti-semitik dolduruluşlara vesile olur. Başka bir deyişle, lobi önce etkisinden ötürü övünür, kendini metheder, sonra da buna dikkat çekene saldırır. Bu aslında etkili bir taktiktir. Kimse anti-semitizm ile suçlanmak istemez.

Avrupalılar, İsrail politikalarını eleştirmeye Amerikalılardan daha isteklidirler. Buna bazıları Avrupa'da anti-semitizmin yeniden dirilişi gözüyle bakar. 2004'ün başında ABD'nin AB büyükelçisine göre 1930'lardaki kadar kötü bir Anti-semitizmin olduğu noktaya doğru gidiyoruz. Anti-semitizmi ölçmek karmaşık bir konudur. Oysa bunun kanıtları aksi yöndedir. 2004 baharında Amerika'da Avrupalıların anti-semitik olduğu suçlamaları gündeme geldiğinden beri ABD'nin Anti Defamation Leaque ve Paw Research Center fort the People Avrupa kamuoyu üzerine yaptıkları anketlerde bu olgunun esasen kanıtlanmadığı ortaya çıkmıştır. Oysa 1930'larda anti-semitizm Avrupalılar arasında son derece yaygın bir düşünce şekli olmuştu.

Lobi yandaşları Fransa'yı Avrupa'nın anti-semitik ülkesi olarak tasvir ederler. Halbuki, 2003 yılında, Fransız Musevi Cemaati lideri "Fransa ABD'den daha fazla anti-semitik değildir." demiştir. Ha'aretz'de yayınlanan yeni bir makaleye göre Fransız Polisi 2005'te anti-semitik hadiselerin neredeyse %50 oranında azaldığını bildirmiştir. Kaldı ki Fransa Avrupa'nın en büyük Müslüman nüfusunu barındıran ülkesidir. Nihayet, geçen ay Paris'te bir Fransız Yahudisinin işsiz bir Müslüman tarafından öldürülmesi üzerine binlerce gösterici anti-semitizmi lanetlemek için sokaklara döküldü. Jacques Chirac ile Dominique Villegin verdikleri önemi göstermek maksadıyla kurbanın anıldığı törene bizzat katıldılar.

Kimse Avrupalı Müslümanlar arasında anti-semitizmin olduğunu, bunların bazılarının İsrail'in Filistinlilere uyguladığı muamelelere dayandığını ve bazılarının da doğrudan ırkçı olmasından kaynaklandığını inkar edemez. Ancak kimse inkar edemez ki, hala ABD'de de olduğu gibi Avrupa'da da bir kısım tehlikeli anti-semitik yerli halk vardır ve sayıları oldukça azdır. Fikirleri Avrupalıların büyük kesimi tarafından itibar görmez.

İsrail'in savunucuları, üzerlerine çok gelindiğinde, İsrail'i eleştirmenin yeni bir anti-semitist dalga olduğunu iddia ederler. Bir başka deyişle, İsrail'i eleştiren bir anti-semitisttir. İngiltere Kilisesi Meclisi, İsraillilerin Filistinlilerin evlerini yıkmakta kullandığı buldozerleri ürettiği için Caterpillar Firmasını tecrit edince, Haham başı bu olaya karşı "İngiltere'de Musevi-Hıristiyan ilişkilerinin en olumsuz yansıması" sözleriyle şikayetini dile getirirken, Reform Hareketinin başı Haham Tony Bayfield "Siyasi parti temellerinde, hatta kilisede orta derecede çalışan kimselerde bile açıkça ortaya çıkan anti-siyonist tutum problemi vardır. Fakat sırf İsrail hükümet politikalarını eleştirdiği için Kilise suçludur."

Eleştirenler ayrıca İsrail'in eşit olmayan şartlar altında mevcudiyetlerinin haklılığını soruşturmakla suçlanmaktadır. Ancak bunlarda da düzmece eleştirilerdir. Batılı İsrail eleştirmenleri çok nadir hallerde İsrail varlığını sorgular. Onlar İsrail'in Filistin'e muamelesini sorgularlar tıpkı İsraillilerin bu konuda kendilerini sorguladığı gibi. Çünkü genel geçer insan hakları normlarına, uluslar arası hukuka aykırıdır, self-determinasyon prensibiyle ilgisi yoktur ve hiçbir devlet bu tarz sert bir eleştiriye maruz kalmamaktadır.

2001 yılının sonbaharında ve özellikle 2002 yılının ilkbahar aylarında, Bush yönetimi Arap dünyasındaki Anti-Amerikancılığı azaltmaya çalışmıştır. İsrail'in işgal altındaki topraklardaki yayılmacı politikasını durdurarak ve bir Filistin devletinin kurulmasının savunuculuğunu yaparak, El Kaide gibi terörist gruplara verilen desteği kesmeye çalışmıştır. Bunun için Bush'un önemli ikna araçları mevcuttu. İsrail'e ekonomik ve diplomatik desteği azaltabilir ve ABD halkı da bunu destekleyebilirdi. Mayıs 2003 tarihli bir ankette, halkın %60'tan fazla bir kesimi sorunun çözümü konusunda İsrail'in ve "siyasi olarak aktif" olunması istendiğinde bu rakam yüzde yetmişe çıkıyor. ABD baskısına direnç göstermesi durumunda İsrail'e olan yardımın geri çekilmesini istediği sonucu ortaya çıkıyordu. %73'lük bir kesimde ABD'nin iki tarafın da yanında olmasını istemediği ortaya çıkmıştır.

Ancak, Yönetim İsrail politikasını değiştirememiş ve Washington eski tutumunu sürdürmüştür. Zamanla yönetim İsrail'in gerekçelerini kendi konumuna uydurmuştur ve böylece ABD söylemi İsrail söylemine benzemeye başlamıştır. Şubat 2003'te Washington Post'un manşeti durumu özetler nitelikteydi: "Bush ve Sharon Ortadoğu politikasında tıpa tıp aynılar". Bunun temel sebebi Lobi'dir.

Hikaye Eylül 2001'in sonunda Bush'un Sharon'u işgal topraklarında kısıtlamalar yapması için kışkırtmasıyla başlamıştır. Bush her ne kadar Yaser Arafat'ın liderliğine karşı olsa da Şaron'u Dış İşleri bakanı Simon Peres'i Arafat'la görüştürmeye zorlamıştır. Bush ayrıca Filistin devletinin kurulmasını desteklediğini alenen söylemiştir. Şaron hücuma geçerek Bush'u kendileri pahasına Araplara taviz vermekle suçlayarak İsrail'in bir Çekoslovakya olamayacağım söylemiştir.

Bush Chamberlain ile mukayese edilmekten rahatsızlık duyarak sert tepki vermiş ve Beyaz Saray basın sözcüsü, Şaron'un sözlerini kabul edilemez olarak nitelendirmiştir. Şaron kerhen özür dilemiş, ama hemen Lobiyle güçlerini birleştirerek yönetimi ve Amerikan halkını terörizmin hem İsrail hem de ABD'ye karşı bir tehdit olduğuna ikna çabalarına girişmiştir. İsrailli resmi yetkililer ve Lobi temsilcileri Arafat ve Usame Bin Ladin arasında fark olmadığı yönünde ısrarcı olmuşlar ve İsrail ve ABD'nin Filistin'in seçilmiş liderini yalnız bırakmaları ve ona karşı hiçbir şey yapmamaları gerektiğini savunmuşlardır.

Lobi aynı zamanda kongre içinde de çalışmaktadır. 16 Kasım'da 89 senatör Bush'a Arafat'la görüşmeyi reddetmesinden ötürü tebrik mektubu göndermişlerdir. Ancak İsrail'in Filistinlilere yaptıkları misillemeyi de kısıtlamamasını talep etmişler ve yönetimin açık şekilde İsrail'in arkasında durduğunu belirtmesini istemişlerdir. New York Times'e göre, bu mektubun iki hafta önceki "Amerikan Yahudi cemaati liderleri ve kilit senatörler"in buluşmasından gelmekteydi. Ayrıca, AIPDC'ın belirli bir telkini de mektubun yazımında etkili olmuştu.

Kasım sonunda ise, Tel Aviv ve Washington ilişkileri gelişmiştir. Bu bir bakıma Lobi'nin çabaları neticesinde olurken öte yandan ABD'nin Afgan seferinin başlamasıyla da ilişkilidir. Bu durum El Kaide ile mücadelede Arap destek ihtiyacının azalmasını sağladı. Şaron Aralık ayının başında Beyaz Saray'ı ziyaret ederek Bush'la dostça bir görüşme gerçekleştirdi.

2002 Nisanında IDF'nin Savunma Kalkanı Operasyonu'nu harekete geçirmesiyle sorun yeniden patlak vermiştir ve bu kalkan Batı Şeria'daki tüm ana Filistin bölgelerini kontrol altında tutuyordu. Bush, İsrail'in eylemlerinin ABD'nin İslam dünyasındaki imajını bozacağının ve terörle savaşını zayıflatacağının farkındaydı, bu nedenle Bush Şaron'dan "taarruzu sona erdirmesini ve çekilmeye başlamasını" talep etmiştir. Bush, iki gün sonra bu mesajını "geciktirilmeden yerine getirilmesi" kaydıyla İsrail'e bildirmiştir. 7 Nisan'da Bush'un ulusal güvenlik danışmanı Condolezza Rice, basın mensuplarına "geciktirilmesizin" demenin geciktirilmeksizin demek olduğunu. Yani "şimdi" anlamına geldiğini söylemiştir. Aynı gün Colin Powell tarafların çatışmaları durdurmaları ve müzakereye başlamaları için harekete geçmiştir.

İsrail ve Lobi'de harekete geçmiştir. İsrail yandaşı Başkan yardımcısının ofisindeki ve Pentagon'daki yetkililer ile Robert Kagan ve William Kristel gibi yeni muhafazakarlar Powell'i ateşe atmışlardır. Onu teröristlerle savaşanlar ile teröristler arasındaki farkı anlamamakla suçlamışlardır. Bush da Yahudi liderler ve Hıristiyan Evangelistler tarafından baskı altına alınmıştır. Tom Delay ve Dick Almey İsrail'e destek verilmesi gerekliliğinin sözcüsü olmuşlar, hatta senatodaki muhalefet lideri Trent Lott Beyaz Sarayı ziyaret ederek, Bush'u geri adım atması yönünde ikaz etmiştir.

Bush'un geri adım atacağının ilk sinyali 11 Nisan'da Şaron'a güçlerini çekmesini söylemesinden bir hafta sonra geldi. Beyaz Saray basın sözcüsü Başkan'ın Şaron'un bir barış adamı olduğuna inandığını söylemiştir. Bush bu söylemi kendi de Powell'in basarisiz görevinden döndüğünde dile getirmiş ve Şaron'un bu konudaki talebine acil ve tamamen bir geri çekilişle tatminkar bir cevap verdiğini söylemiştir. Halbuki Şaron böyle bir şey yapmamıştır.

Aynı zamanda Kongre de Şaron'un arkasında durmak için harekete geçmişti. 2 Mayıs'ta yönetimin itirazlarını göz ardı ederek İsrail'e destek olunduğunu teyit eden iki kararı kabul etmiştir. Bu karar Senato'da 94'e 2, Temsilciler Meclisi'nde 352'ye 21 gibi çoğunlukla kabul edilmiştir. İki karar da ABD'nin "İsrail'le birlik olduğunu" göstermiş ve Temsilciler Meclisi kararında da belirtildiği üzere "iki ülke terörizme karşı olan mücadelede sırt sırta vermişlerdir." Temsilciler Meclisi'nin kararı ayrıca "Arafat'ın teröre ısrarlı desteğini ve işbirliğini" kınamaktaydı. Arafat terörün merkezinde yer almakla suçlanmıştı. İki karar da Lobi'nin yardımıyla hazırlanmıştır. Birkaç gün sonra İsrail'de olay yeri incelemesi yapan iki taraf temsilcilerinden oluşan bir kongre heyeti Şaron'dan Arafat'la müzakereye başlamayarak Bush'a direnmesini tavsiye etmişlerdir. 9 Mayıs'ta Temsilciler Meclisi Tahsisat Alt Komisyonu İsrail'e terörizmle savaşması için ek 200 milyon Dolar vermek için toplanmıştır. Powell paketi reddetmiş ama Lobi ısrarcı olunca Powell kaybetmiştir.

Kısaca Şaron ve Lobi ABD Başkanı'nın üzerine gitmişler ve kazanmışlardır. İsrail Ma'ariv gazetesi yazarı Hemi Şelev, Şaron'un Powell'in başarısızlığından ötürü duyduğu memnuniyeti gizleyemediğini bildirmiştir. Şaron bunda kerametin kendinden menkul olduğuna inansa da asıl kazanan Şaron değil, ABD'deki İsrail savunucularıydı.

Durum o günden beri pek büyük bir değişiklik göstermemiştir. Bush yönetimi yine Arafat'la görüşmeyi reddetmiştir. Arafat'ın ölümünden sonra yeni Filistin lideri Mahmut Abbas'ı tanımış, ama çok az bir yardımda bulunmuştur. Şaron Filistinlilere tek taraflı bir yerleşim planı sunma çabasını sürdürmüştür. Plan Gazze'den ayrılmayı ve Batı Şeria'ya doğru yayılmayı temel alıyordu. Abbas'la müzakereyi reddederek ve elinden geldiğince Filistin halkına makul bir fayda sağlamayı imkansız hale getiren Şaron'un stratejisi Hamas'ın seçim zaferine doğrudan katkı sağlamıştır. İktidardaki bir Hamas, İsrail'in masaya oturmamak için başka bir mazereti olmuştur. ABD yönetimi Şaron'un ve halefi Ehud Olmert'in eylemlerini desteklemektedir. Bush İsrail'in işgal altındaki toprakları tek taraflı ilhakını bile onaylamış ve L. Johnson'dan beri süren geleneksel başkanlık politikasını tersine çevirmiştir.

ABD'li yetkililer İsrail'in bazı eylemlerine eleştiri getirmişlerdir. Ancak bunların elle tutulur bir Filistin devletinin yaratılması için sağladığı katkı pek azdır. Ekim 2004'te Milli Güvenlik danışmanı Brent Scowcroft "Şaron Bush'u parmağında oynatıyor" demiştir. Şayet Bush İsrail'le ABD arasına mesafe koyarsa ya da İsrail'in işgal altındaki topraklar politikasını eleştirirse Lobiyi ve Kongredeki Lobi destekçilerini karşısında bulacağı açıktır. Demokrat Başkan adayları bu durumun bir yaşam gerçeği olduğunu idrak etmişlerdir. Bu yüzden 2004 yılında John Kerry İsrail'e saf destek vermiştir, aynı durum bugün Hillary Clinton için de geçerlidir.

Filistinlilere karşı ABD'nin desteğini almak Lobi'nin başlıca amacıdır, ama hırsları bununla sınırlı kalmamaktadır. Lobi ayrıca ABD'nin İsrail'in bölgenin egemen devleti olarak varlığını sürdürmesine yardım etmesini ister. İsrail hükümeti ve İsrail yanlısı ABD'li gruplar yönetimin Irak, İran ve Suriye politikasını şekillendirmek için müştereken çalışmışlar ve Ortadoğu'yu yeniden düzenleyecek planlar hazırlamışlardır.

Mart 2003'te Irak'a yapılan taarruzun tek sebebi İsrail ve Lobi'nin baskısı olmamakla birlikte en önemli sebeplerden biridir. Pek çok Amerikalı bunun bir petrol savaşı olduğuna inanmaktadır, ancak bu tezin çok az doğrudan kanıtı vardır. Aksine savaş İsrail'i daha güvenli bir pozisyona sokmak içindir. Başkan'ın Dış İstihbarat Danışma Masası eski üyesi Philip Zelikow'a -11 Eylül Komisyonu'nun yöneticisi ve Rice'ın danışmanı- göre gerçek bir Irak tehdidi ABD'yi korkutamaz. Aslında telaffuz edilmeyen gerçek tehdit İsrail'e yönelik olan tehdittir. Zelikow Eylül 2002'de Virginia Üniversitesinde yaptığı bir konuşmada, ABD hükümetinin bu olaya siyasi açıdan pek fazla değinmek istemediğini çünkü bunun pek itibar görmeyeceğini söylemiştir.

16 Ağustos 2002'de Dick Cheney'nin savaş gazilerine yaptığı konuşmada ve savaş kampanyası başlatmasından onbir gün önce, Washington Post Gazetesi, İsrail'in ABD yetkililerini Saddam Hüseyin'e karşı askeri harekatı geciktirmemeye çağırdığını yazmıştı. Bu noktada Şaron'a göre ABD-İsrail ilişkileri "kestirilemeyen boyutlara" ulaşmış ve İsrail istihbarat yetkilileri Washington'a Irak'ın kitle imha silahları programları üzerine bilgi vermişlerdir. Emekli bir İsrail generalinin belirttiği üzere, "İsrail istihbaratı, ABD ve İngiliz istihbaratının Irak'ın nükleer olmayan silahlarına ilişkin bildiği tabloyu aynen bilmekteydi".

İsrailli liderler, Bush'un Irak savaşı için Güvenlik Konseyi onayı almaya karar vermesinden ve Saddam'ın BM müfettişlerini kabul etmesinden sıkıntıya düşmüşlerdir. Simon Perez 2002 Eylül'ünde yaptığı bir röportajda "Teftişler ve müfettişler dürüst insanlar içindir. Ancak yalancı insanlar teftişin ve müfettişin üstesinden rahatça gelebilirler" demiştir.

Aynı zamanda, Ehud Barak da New York Times'a bir köşe yazısı yazarak en büyük riskin eylemsizlik olduğunu belirtmiştir. Selefi Benyamin Netanyahu da buna benzer bir yazıyı Wall Street Journal'da "Saddam'ı Devirme Meselesi" başlığı altında yazarak "Bugün onun rejimini yıkmaktan daha mühim bir şey yoktur. İnanıyorum ki Saddam'ın rejimine karşı önleyici yasal taarruzu savunan ezici bir İsrailli çoğunluğunun sesi olarak konuşuyorum" demiştir. Ya da Şubat 2003'te Ha'aretz'ın bildirdiği üzere "askeri ve siyasi liderler Irak savaşı için büyük istek duyuyor."

Netanyahu'nun belirttiği gibi, savaşa olan destek sadece liderlerle sınırlı kalmamıştır. Saddam'ın 1990'da işgal ettiği Kuveyt bir kenara bırakılırsa, İsrail hem politikacıların hem de halkın savaş yanlısı olduğu tek ülkeydi. Yazar Gideon Levy'nin o dönemde gözlemlediği gibi, "İsrail bölge ülkeleri arasında savaşı fazlasıyla destekleyen ve başka alternatiflerin üretilmediği tek ülke olmuştur." Gerçekten İsrailliler o kadar hevesliydiler ki, ABD'liler onlara biraz kendilerini frenlemeleri gerektiğini söylediler, yoksa savaşın İsrail adına gerçekleştirildiği düşüncesi ortaya çıkabilirdi.

ABD'de ise savaşın itici gücü, Likud'la bağları olan bir grup yeni muhafazakardı. Ancak Lobi'nin ana örgütlerinin lideri de kampanyada seslerini duyurmuşlardır. Forward'ın belirttiğine göre, "Bush kendini Irak savaşı için pazarladıkça Amerika'nın en önemli Yahudi örgütleri de onun savunucusu gibi hareket ediyorlar." Cemaat liderleri dünyanın Saddam'dan ve kitle imha silahlarından temizlenmesi gerektiğine yönelik demeç üstüne demeç veriyorlardı. Baş makalenin yazdığına göre; Yeni muhafazakârlar ve diğer lobi liderleri Irak'ın istilası yanlısı olmalarına rağmen Amerikan Yahudi cemaati savaş yanlısı değildi. Savaşın başlamasından hemen sonra Samuel Freedman ulusal bazda Pew Research Center'ın yaptığı kamuoyu anketlerinin Yahudilerin Irak Savaşı'nı destekleyen nüfustan daha az desteklediklerini gösterdiğini bildirmişti (%52'ye %62). Açıkça, savaşın bir "Yahudi nüfuzu" olarak ortaya çıktığını söylemek yanlış olur. Özellikle neo-con'ların parmağı vardır.

Yeni muhafazakârlar (neo-con), Saddam'ı Bush iktidara gelmeden devirmeye karar vermişlerdi, 1998'in başında Clinton'a Saddam'ın devrilmesine yönelik çağrıda bulunan bir mektup yazarak ortalığı hareketlendirmişlerdir. Mektuba imza atanların çoğu İsrail yanlısı gruplar olan JINSA veya WINEP ile yakın ilişkiler içindeydi ve Eliot Abrams, John Bolton, Douglas Feith, William Kristol, Bernarda Lewis, Donald Rumsfeld, Richard Perle ve Paul Wolfowitz gibi isimler Clinton'ı ikna etmekle pek başarılı olmamışlar ve bu amaçla bir savaş da açtıramamışlardır. Bush'un ilk zamanlarında Irak'ın istilası için belirli bir güce de sahip olmamışlardır. Amaçlarına ulaşabilmeleri için bir yardıma ihtiyaçları vardı ve bu yardım 11 Eylül ile geldi. Belirli olarak, o gün meydana gelenler Bush ve Cheney'in fikir değiştirip önleyici bir savaşın taraftari olmalarını sağlamıştır.

15 Eylül tarihinde Camp David'de Bush'la yapılan kilit toplantıda, Wolfowitz elinde Saddam'ın ABD'ye yapılan saldırıda parmağı olduğuna ilişkin bir kanıtı olmamasına ve Usema Bin Ladin'in Afganistan'da olduğu bilinmesine rağmen Afganistan'dan önce Irak'a saldırılması gerektiğini savunmuştu. Bush onun tavsiyesini reddetmiş ve önce Afganistan'la savaşa başlanmıştır. Ancak Irak savaşı da artık ciddi bir ihtimal olarak addedilmiş ve 21 Kasım'da Başkan, askeri kurmaylarını işgal planını hazırlamaya çağırmıştır.

Bu sırada diğer neo-con'lar gücün koridorlarında çalışmaya devam ediyorlardı. Princeton'dan Bernard Lewis ve John Hopkins'ten Fouad Ajami rivayete göre, Cheney'i savaşın en iyi seçenek olduğuna inandırmada önemli rol oynamışlardır. Diğer önemli roller ise Cheney'in yönetimindeki kurmayları olan neo-con'lar Eric Edelman, John Hannah ve Scooter Libby'dir. 2002 başı itibariyle Cheney Bush'u ikna etmiştir, artık ikisi de yola çıkmış ve savaş kaçınılmaz bir hale gelmiştir.

Neo-conlar yönetim dışında da Irak'ın terörizmle savaşın kazanılmasında elzem olduğu yönünde çalışma yapılmasında vakit kaybetmediler. Çabaları bir bakıma Bush'u baskı altında tutma ve hükümet içinde ve dışında muhaliflerin üstesinden gelmek için tasarlanmıştı. 20 Eylül'de bir grup tanınmış neo-con ve müttefikleri bir açık mektup daha yayınlayarak "Şayet Irak'a doğrudan saldırmak için kanıt olmasa bile, terörizmin ve sponsorlarının temizlenmesine yönelikstratejiler içinSaddam'ınIrak'takiiktidarınındevrilmesineyönelikbir saldıri düzenlenmelidir" denmiştir. Mektup aynı zamanda Bush'a "İsrail'in ABD'nin uluslararası terörizme karşı olanmücadelesindeherdaim sadıkbirmüttefiki olarakkalacağım" hatırlatmıştır. Weekly Standard'm 1 Ekim tarihli sayısında Robert Kagan ve William Kristol, Taliban mağlup edilir edilmez Irak'tadabirrejim değişikliğine gidilmesi çağrısını yapmışlardır. Aynı gün Charles Kraythammer, ABD'nin Afganistan'dan sonra gerekeni yapmasını önermiştir: "Dünyadaki en tehlikeli terörist rejimi bitirdiğimizde Terörizmle Savaş Bağdat'ta sonuçlanacaktır."

Bu, önemli bir kısmının Saddam'ın yakın tehdit oluşturmuşçasına bir hava yaratmaya yönelik olan istihbaratının saptırılmasına dayanarak Irak'ın işgaline destek toplamak için merhametsizce yapılan bir kampanyanın başlangıcıydı. Mesela, Lobi, CIA analisterini savaşı haklı çıkaracak kanıtlar bulmaya zorlamış ve Colin Powell'a bugün itibar görmeyen BM Güvenlik Konseyi'ne, verdiği brifingde katkıda bulunmuştur. Pentagon bünyesinde, El Kaide ve Irak'la ilgisi olan bulgulara dayanılarak "Terörizmle Mücadele Politikası Değerlendirme Grubu" oluşturulmuştur. Bunun iki kilit üyesi sıkı bir neo-con olan David Wormser ve Perle ileyakın bağları olan Lübnan asıllı Amerikalı Michael Maloof'tur. Diğer bir Pentagon grubu olan Özel Planlar Bürosu'na ise savaşı pazarlayabilecek/meşru kılabilecek uzun süredir istihbaratçı olan, Wolfowitz'le uzun yıllara dayanan bağlantısı olan ve kariyerinde İsrail yanlısı düşünce kuruluşlarında görev almış Abram Shulsky getirilmiştir. İki örgüt de 11 Eylül'den sonra oluşturulmuş ve Douglas Feith'e bağlanmıştır.

Diğer neo-con'larda olduğu gibi Feith de derin bağlarla İsrail yanlısıdır. Ayrıca Likud'la da uzun yıllara dayanan ilişkisi vardır. 1990'larda yerleşmeleri destekleyen makaleler yazmış ve İsrail'in işgal altındaki toprakları elinde tutması gerektiğini öne sürmüştür. Daha da önemlisi, Perle ve Wurmser'le birlikte 1996 Haziran'ında henüz başbakan olan Netanyahu'ya meşhur "Clean Break" raporunu sunmuştur. Bu rapor Netanyahu'ya "Saddam'ı Irak iktidarından uzaklaştırmaya odaklanmasını" bunun da İsrail'in kendi hakları açısından önemli bir hedef olduğu tavsiyesinde bulunmuştur. Ayrıca, İsrail'e tüm Ortadoğu'yu yeniden düzene koyma çağrısında bulunmuştur. Netenyahu bu önerileri dinlememiştir ama Feith, Perle, ve Wurmser ileride aynı hedefleri Bush'un takip etmesi için çağrıda bulunmuşlardır. Ha'areta köşe yazarı Akiva Eldor, Feith ve Perlen'in "Amerikan hükümeti ve İsrail çıkarları arasında sadakatle yürüdüklerini" yazmıştır.

Aynı zamanda Wolfowitz'de İsrail yanlısıdır. The Forward bir keresinde onu yönetimdeki en savaş yanlısı İsrail sesi olarak betimlemiş ve 2002'de bilinçli olarak Yahudi aktivistliği yapan ilk 50 kişi arasında göstermiştir. Aşağı yukarı aynı zamanlarda, JINSA, İsrail-ABD ortaklığına katkılarından ötürü M. Jackson Üstün Hizmet Ödülü'nü Wolfowitz'e vermiş; Jerusalem Post ise onu "gerçek bir İsrail yanlısı" olarak tasvir ederek 2003 yılında "Yılın Adamı" sıfatını vermiştir.

Son olarak savaş öncesi neo-con destekçilerden Irak Ulusal Kongresi lideri ve sürgündeki Ahmet Çelebi'den (Ahmed Chalabi) söz etmek lazım gelir. Neo-con'lar Çelebi'yi desteklemiştir, çünkü kendisinin Yahudi-Amerikan gruplar ile yakın bağları olup, güç kazandığından beri İsrail'le iyi ilişkileri teşvik etmek için uğraşmaktadır. Mathew Berger, Jewish Journall da pazarlığın detaylarını gözler önüne sermiştir. INC (Irak Ulusal Kongresi) ilişkilerin geliştirilmesini Washington'daki Yahudi nüfuzunu harekete geçirmek için bir yol olarak görüyor ve yükselen bir desteğe sahip oluyor. Onlara göre INC'nın Saddam'ın devrilmesinde alacağı rol ile Yahudi gruplar İsrail-Irak ilişkilerinin inşası için fırsat bulabileceklerdir.

Neo-con'lann kendilerini İsrail'e adamaları, Irak'a olan tutkuları ve Bush yönetimine nüfuz etmeleri karşısında Amerikalıların savaşın İsrail çıkarları için yaratıldığını düşünmeleri şaşırtıcı olmaz. Geçen Mart ayında Amerikan Yahudi Komitesinden Bary Jacobs, İsrail'in ve neo-con'ların ABD'yi savaşın içine bir komployla soktuğu inancının bilinçli ortaya atıldığını ileri sürmüştür. Şimdiye kadar sadece aralarında Senator Ernest Hollings ve Temsilci James Moran'in olduğu bir kaç kişi öyle olduğunu söyleyebilmiş ve bu kişiler konuyu ortaya attıkları için suçlanmışlardır. Michael Kinsley 2002'de İsrail'in rolünün kamuoyunca tartışılmamasını eleştirmiştir. Bu konudaki isteksizliğin nedeni ise "anti -semitik" yaftası yememektir. Savaş başladıktan sonra Wall Street Journal'ın sür manşeti şöyle idi: "Başkan'ın rüyası sadece rejim değil, İsrailli ve Neo-Conlarin arzusu doğrultusunda bölgeyi değiştirmek ve ABD yanlısı ve demokratik bir saha oluşturmak".

İsrail yanlısı güçler uzun süredir ABD güçlerinin Ortadoğu'ya daha doğrudan müdahalesi için çaba sarf etmektedirler. Ancak Soğuk Savaş esnasında kısıtlı bir basari elde etmişlerdir, çünkü ABD bölgede "kıyılardan uzak bir dengeleyici" olarak hareket etmiştir. Hızlı Yayılma Gücü (Rapid Deployment Force ) gibi Ortadoğu için dizayn edilmiş pek çok güç "ufuktan uzak" ve zarar görmeyecek biçimde koşullandırılmıştı. Düşünce yerel güçleri ABD lehine bir denge kurmak için birbirlerine karşı oynatmaktan ibaretti. Bu Reagan'ın devrimci İran'a karşı, İran-Irak savaşı'nda Saddam'ı desteklemesine sebep olmuştur.

Bu politika Birinci Körfez Savaşından sonra Clinton yönetiminin "dual containment" ikili sınırlama stratejisini benimsemesiyle değişmiştir. Birinin diğerini kontrol etmesi yerine hem Irak'ı hem de İran'ı sınırlamak için bölgede önemli ABD gücü konuşlandırılmıştır. İkili tehdidin babası Martin Indyk'ten başkası değildir. Projeyi ilk 1993 Mayısında WINEP'te dile getirmiştir ve bunu Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Yakın Doğu ve Güney Asya işleri direktörü olarak yürütmüştür.

1990'ların ortalarında sınırlı tahdit stratejisinde büyük bir tatminsizlik yaşanmıştır. Çünkü bu siyasa ABD'yi iki devletin de ölümcül düşmanı yapmış ve Washington'u ikisini birden sınırlamanın masraflarını üstlenmeye zorlamıştır. Mali külfetin artması Lobinin tercih ettiği bir strateji olmuştur ve bunun korunması için Kongre'de aktif olarak çalışmıştır. AIPAC ve diğer İsrail yanlısı güçlerle baskı altına alınan Clinton, 1995 baharında İran'a ekonomik ambargo koyarak politikayı sertleştirmiştir. Ancak AIPAC ve diğerleri daha fazlasını istemişlerdir. Sonuç ise 1996 İran ve Libya Yaptırım Senedi'dir. Bu, İran ve Libya'nın petrol kaynaklarına 40 milyon $ dan daha fazla yatırım yapan herhangi 'yabancı şirkete yaptırım uygulamasını öngörüyordu. Ha'aretz'in askeri muhabiri Ze'ev Schiff'inde belirttiği gibi "İsrail büyük planın basit bir öğesidir ama bu diğerlerini etkilemediği biçimde yorumlanamaz."

1990'ların sonunda ise neo-con'lar sınırlı tehdidin yeterli olmadığını ve Irak'ta rejim değişikliğine ihtiyaç olduğunu öne sürüyorlardı. Saddam'ı devirerek ve Irak'ı demokratik yaparak ABD'nin Ortadoğu'da uzun vadeli bir değişim sürecini tetikleyeceğini iddia ediyorlardı. Aynı doğrultudaki bir fikir de Netenyahu'ya yazılan "Clean Break" raporunda görülür.

2002'de ise, Irak'ın neo-con zihniyeti bu bölgesel dönüşümün ilk kıvılcımı olmuştur. Charles Kreuthammer bu büyük planı Natan Sharansky'nin fikri buluşu olarak tanımlarken siyasi bakış açısına hakim İsrailliler Saddam'ın devrilişinin Ortadoğu'yu İsrail lehine değiştireceğine inanıyordu. Ha'aretz'den Aluf Benn 17 Şubat 2003'te şöyle bildiriyordu:

"Duayen IDF yetkilileri ve Ariel Şaron'un yakınındakiler (Ulusal Güvenlik Danışmanı Ephraim Halevy gibi) savaş sonrası İsrail için çok güzel bir gelecek içeren pembe bir tablo çizmişti. Saddam'ın devrilmesiyle İsrail'in diğer düşmanlarını takip edecek bir domino-etkisi düşünmüşlerdir. Bu liderlerle birlikte terör ve kitle imha silahları tehdidi de gözden kaybolacaklardır."

Bağdat'ın Nisan 2003 ortasında düşmesiyle beraber, Şaron ve askeri kurmayları Washington'a Şam'ı hedef almasını söylemeye başladılar. 16 Nisan'da Şaron, Yedioth Ahronoth Gazetesine bir demeç vererek, ABD'yi Suriye üzerine "çok ağır" baskı uygulamaya çağırırken, Savunma Bakanı Shaul Mofaz, Ma'ariv Gazetesine verdiği demeçte şunları söylemiştir: "Elimizde Suriyelilerden talep edeceğimiz uzun bir liste var, ama bunun Amerikalılar aracılığıyla yapılması uygun olacaktır." Bir WINEP konferansında Ephraim Halevy ise ABD için artık Suriye'yi zorlamanın önemli olduğunu söylemiştir. Washington Post İsrail'in Suriye'ye karşı bir kampanya yürüttüğünü ve bunun ABD istihbaratının, Suriye Başkani Beşar Esad'ın eylemleriyle ilgili raporlarında beslendiğini yazmıştır.

Lobinin ünlü üyeleri de aynı argümanları savunmaktadırlar. Wolfowitz "Suriye'de bir rejim değişikliği olmalıdır" açıklamasını yapmış ve Richard Perle ise bu gazeteciye "iki kelimelik bir kısa mesajın" Ortadoğu'daki düşman rejimlerle verilebileceğini söylemiştir: "sıradaki sensin". Nisan ayının başında ise WINEP iki taraflı bir rapor hazırlayarak Suriye'nin "Saddam'ın acımasız, sorumsuz ve küstah davranışlarını takip etmesi durumunda onunla aynı kaderi paylaşacağı" mesajını vermiştir. 15 Nisan'da Yossi Klein Halevi Los Angeles Times'a bir yazı yazarak "Namlunun ucunu sıradaki Suriye'ye çevirin" başlığını atmıştır. Ertesi günse, Zev Chafets'in NewYork Daily'de "Terör yanlısı Suriye'nin de değişime ihtiyacı var" başlıklı bir yazısı yayınlandı. Ondan altta kalmayacak bir yazıyı da Lawrence Kaplan "Esad ABD için bir tehdittir" diyerek 21 Nisan'daki New Republic'de yazmıştır.

Kongreye dönecek olursak, kongre üyesi Eliot Engel Suriye'nin Sorumluluk ve Lübnan'ın Egemenliğini İade Etme Yasasını sunmuştur. Bu yasa, Suriye'yi Lübnan'dan çıkmadığı, kitle imha silahları üretmeye son vermediği, terörü desteklediği ve Lübnan'la birlikte İsrail'le barış sürecinde somut adımlar atmadığı takdirde yaptırımlar uygulamakla tehdit ediyordu. Bu yasa Lobi (özellikle AIPAC tarafından) tarafından fazlasıyla uygun bulunmuştu. Bush yönetimi yasanın geçmesi konusunda çok hevesli değillerdi, ama Suriye karşıtı yasa tasarısı ezici bir çoğunlukla (Temsilciler Meclisi'nde 398'e karşı 4; Senato'da 89'a karşı 4 oyla) geçti ve Bush imzalayarak 12 Aralık 2003'te yasalaştırdı.

Yönetimin kendisi bile hala Suriye'yi hedef alma konusunda bölünmüş durumda. Her ne kadar Yeni Muhafazakarlar Sam'la savaş başlatma konusunda hevesli olsalar da, Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) ve Dışişleri Bakanlığı bu fikre karşı çıkmaktadırlar. Hatta Bush yeni yasayı imzaladıktan sonra uygulamasında aceleci olmayacağını vurgulamıştır. Kararsızlığı anlaşılabilir. Öncelikle Suriye hükümeti 9/11'den beri sadece önemli istihbarat bilgileri sağlamakla kalmadı, ayrıca Washington'u Körfez'de meydana gelebilecek terörist saldırılara karşı da uyardı ve CIA sorgucularına 9/11 saldırılarını gerçekleştiren teröristleri örgüte alan Muhammed Zammar'a erişim imkanı da sundu. Esad rejimini hedef almak bu değerli bağlantıları tehlikeye atabilir, ayrıca teröre karşı savaşta güç kaybedilebilir.

İkincisi, Suriye'nin Washington'la ilişkileri Irak Savaş'ı öncesinde olumsuz değildi (1441 sayılı BM Kararı için bile oy kullanmıştı) ve ABD için bir tehdit değildi. Suriye'ye sert politika taktikleri uygulamak ABD'yi Arap devletlerini doymak bilmez bir iştahla yenmeye çalışan bir kabadayı gibi gösterebilirdi. Üçüncüsü, Suriye'yi işgal edilecekler listesine koymak Şam'ı, Irak'ı karıştırmak konusunda teşvik edebilirdi. Yine de bir baskı uygulanmak isteniyorsa, bunun öncelikle Irak'taki is bittikten sonra yapılması daha uygun olurdu. Hala Kongre, büyük ölçüde İsrail yetkililerinin ve AIPAC gibi grupların baskılarıyla Suriye üzerine baskı uygulamakta kararlıdır. Eğer Lobi olmasaydı, Suriye Sorumluluk Yasası olmayacaktı ve Sam'la ilişkiler ulusal çıkarlar doğrultusunda daha olumlu olabilirdi.

İsrail her saldırıyı en sert terimlerle açıklar, ama İran nükleer silahları erişebilirliği ile en tehlikeli düşmanları olarak gözükmektedir. Gerçekte bütün İsrailliler Ortadoğu'da nükleer silaha sahip Müslüman bir devleti varlıklarına tehdit olarak algılarlar. Irak Savaşı'ndan bir ay önce İsrail Savunma Bakanı Binyamin Ben-Eliezer "Irak bir sorundur... Ama anlamalısınız ki bugün bana sorarsanız İran Irak'tan daha tehlikelidir." demiştir.

Şaron ABD'yi İran'la sürtüşmesi için baskı altına almaya Kasım 2002'de Times'da yayınlanan bir röportajıyla başlamıştır. İran'ı dünya terörünün merkezi olarak nitelerken nükleer silah tehdidine dayanmış ve Bush yönetiminin Irak'ı fethettiklerinin hemen ertesi günü silahlarını İran'a doğrultmaları çağrısında bulunmuştur. 2003 Nisan'ının sonunda ise Ha'arefa, İsrail'in Washington büyükelçisinin İran'da rejim değişikliği çağrısında bulunduğunu yazmıştır. Ona göre sadece Saddam'ın devrilmesi yetmez. Kendi deyişiyle 'ABD olayın devamını getirmek zorundadır'. Halen Suriye ve İran'dan gelen tehditler aldıklarını ilave etmiştir.

Yeni Muhafazakarlar da (Neo-Con) vakit kaybetmeksizin İran'da rejim değişikliği için düğmeye basmışlardır. 6 Mayıs tarihinde Hudson Institute ve Demokrasilerin Güvenliği Vakfı tarafından düzenlenen ve AEI'nin yardımcı sponsor olduğu konferansın ana teması da İran olmuştur. Bu örgütlerin tamamı İsrail himayesindedir. Konuşmacılar hararetli İsrail savunucularıydı ve pek çoğu ABD'yi İran'daki rejimi demokratikleştirmeye çağırmıştır. Haliyle ünlü Yeni Muhafazakarlarca yayınlanan makalelerde de İran'ın peşinin bırakılmaması telkin edilmiştir. William Kristol 12 Mayıs'taki Weekly Standard'da şunu yazmıştır: "Irak'ın özgürleştirilmesi Ortadoğu'nun geleceği için ilk büyük savaştır. Ama sıradaki ilk büyük savaş-ki umarız askeri olmaz-İran'la olacaktır."

Bush yönetimi Lobi'nin baskısına İran'ın nükleer programını kapattırmaya çalışmakla cevap vermiştir. Ancak Washington şimdilik çok az basari elde edebilmiştir ve İran'da nükleer silahları üretmekte kararlı görünmektedir. Dolayısıyla Lobi baskısını artırmıştır. Birçok köşe yazarı makalelerinde İran'dan gelebilecek yalan nükleer tehdide dikkati çekmekte ve şayet diplomasi başarısız olursa gereken eylemlerin yapılmasını telkin etmektedir. Lobi ise Kongreye İran'ın bağımsızlığına yönelik müeyyideleri geçirmesi için baskı yapmaktadır. İsrailli yetkililer ayrıca İran'ın nükleer çalışmalarını sürdürmesi durumunda önleyici eylemlerde bulunacakları konusunda uyarıda bulunmuş ve bu gözdağı bir bakıma Washington'un konuya dikkatini çekmek için olmuştur.

Bu konuda, "ABD'nin İran'ın nükleer gücünü muhafaza etmesinde ABD'nin kendi menfaati olmasından ötürü İsrail ve Lobi'nin İran siyasetine etkisi fazla olmamaktadır" yönünde bir iddia ileri sürülebilir. Bu iddiada doğruluk payı olmakla beraber İran'ın nükleer gücü ve hırsı ABD'ye doğrudan bir tehdit oluşturmamaktadır. Şayet ABD nükleer bir Rusya, nükleer bir Çin hatta nükleer bir Kuzey Kore ile yaşayabiliyorsa İran'la da pekala yaşayabilir. İşte bu yüzden Lobi "Kongre üzerinde İran'la zıtlaşılması için" devamlı bir baskı uygulamaktadır. Şayet Lobi olmasaydı İran'la ABD müttefik olmazlardı, ancak, ABD politikası daha ılımlı olurdu ve önleyici savaş bu kadar ciddi bir tercih olarak gündeme gelmezdi.

İsrail'in ve onun ABD'li destekçilerinin ABD'nin İsrail'in güvenliğini tehdit eden her şeyle mücadele etmesini istemesi şaşırtıcı değildir. Şayet onların ABD politikalarını şekillendirmeleri başarılı olursa İsrail'in düşmanları devrilirse veya mağlup edilirse o zaman İsraillilerin Filistin probleminde önü açılır. Ayrıca ABD dünyanın tek süper gücü olarak Ortadoğu'yu yeniden yapılandırmada başarısız olsa ve yükselmekte olan Arap milliyetçiliği ve radikalizmi ile sürtüşme içinde olsa bile İsrail'i kollamaya devam edecektir.

Lobi'nin gücü, nüfuzu azaltılabilir mi? Irak çözülmesi göz önüne alınarak ABD'nin Arap ve İslam dünyasındaki imajının tazelenmesi gerektiği ya da AIPAC yetkililerinin ABD hükümet sırlarını İsraillilere sızdırdığı da öne sürülebilir. Yine Arafat'ın ölümü ve daha ılımlı Mahmut Abbas'ın seçilmesiyle Washington'un çift taraflı/ çift elli bir barış anlaşması için baskı uygulayabileceği de düşünülebilir. Kısacası liderlerin Lobi'ye mesafeli durmaları ve geniş ABD menfaatleri doğrultusunda tutarlı politikalar izlemeleri için pek çok sebep mevcuttur. Açıkçası bölgede demokrasinin gelişmesi için Amerikan nüfuzu kullanılarak barış yapılması gerekmektedir.

Ama böyle bir şey yakın zamanda olamayacaktır. AIPAC ve müttefiklerinin -Hıristiyan Siyonistlerde dahil- Lobi dünyasında ciddi bir rakipleri yoktur. Onlar da İsrail'in durumunun giderek zorlaştığını bilmektedirler ve faaliyetlerini buna göre arttırmışlardır. ABD'li politikacılar da kampanya destekleri dolayısıyla politik baskılara direnememektedir. Üstelik İsrail ne yaparsa yapsın büyük medya organları İsrail'e sempati ile yaklaşmaktadırlar.

Lobi'nin nüfuzu bir çok cephede birtakım sorunlar yaratmaktadır. ABD'nin Avrupalı müttefikleri dahil olmak üzere tüm devletler terörizm tehlikesiyle yüz yüzedirler. Bu da aşırılara güç kazandıran İsrail- Filistin ihtilafının, sonlandırılmasını imkansız kılmakta, potansiyel terörist ve sempatizan sayısını arttırarak dinci radikalizmin Asya ve Avrupa'da yayılmasına vesile olmaktadır.

Aynı derecede endişe verici bir başka husus da, Lobi'nin İran ve Suriye'de rejim değişikliğine yönelik kampanyası, ABD'nin bu ülkelere saldırmasına neden olabilir ve bu da bir felaketle neticelenebilir. Bizim başka bir Irak'a ihtiyacımız yoktur. En azından Lobi'nin İran ve Suriye'ye olan düşmanlığı, ABD'nin El-Kaide ve Irak direnişine yönelik savaşında bu ülkelerin yardımına başvurmasını neredeyse imkansız hale getirmektedir.

Meselenin bir de ahlaki boyutu vardır. ABD İsrail'in işgal altındaki topraklarda yayılmasının "de facto" sağlayıcısı konumuna düşmüştür. Bu da Filistinlilere yönelik olaylarda ABD'yi suç ortağı yapmaktadır. Bu olay, ABD'nin demokratikleştirme çabalarına gölge düşürmekte ve bir taraftan da insan hakları ihlalleri uygulayan ülkelere yönelik tutumu irdelendiğinde ABD'yi ikiyüzlü kılmaktadır. ABD'nin nükleer silahlanmanın kısıtlanmasına yönelik girişimleri de İsrail'in nükleer cephanesine -ki sadece İran ve diğerlerinin buna karşı bir girişime neden olmasından öteye gitmemektedir- göz yumması dikkate alındığında ikiyüzlü gözükmektedir.

Ayrıca İsrail'e yönelik tartışmaların da Lobi tarafından kısıtlanmaya kalkışılması da demokrasi için sağlıksız bir görüntü oluşturmaktadır. Şüphe duyardan kara listeye almak ve boykotla tehdit etmek veya onları anti-semitik olmakla itham etmek de demokrasinin esas prensibi olan münazarayı ihlal etmek anlamına gelmektedir. Bu konular üzerine Kongre'nin esaslı bir tartışma düzenlemesi de demokratik bir çözüm olmayacaktır. İsrail destekçileri mutlaka düşüncelerini yayacak ve karşı tezleri çürütmek için her yola başvuracaklardır. Bu çerçevede korkutma, yıldırma gibi olağandışı eylemlerin de kınanması gerekmektedir.

Son olarak, Lobi'nin nüfuzu İsrail için de kötüdür. Washington'u yayılmacı gündemi desteklemeye ikna eden Lobi yeteneği İsrail'i çeşitli fırsatları yakalamadan alıkoymaktadır. İsrail'le bir barış antlaşması veya Oslo sürecine uyum gibi politikalar İsraillilerin hayatlarını kurtaracağı gibi Filistinli aşırıların da sayısını azaltacaktır. Filistinlilerin yasal haklarını inkar etmek İsrail'i daha güvenli kılma anlamına gelmemektedir. Filistinli liderleri tecrit etmek/ öldürmeye çalışmak sadece Hamas gibi grupları güçlendirir ve adil bir iskanı ve çalışmayı kabul eden Filistinlilerin sayısını azaltır. Şayet Lobi'nin gücü asgari düzeyde olur ve ABD iki tarafa da hitap edebilen eşit bir politika izlerse İsrail de daha iyi bir konuma gelecektir.

Yine de bir umut vardır. Her ne kadar Lobi güçlü bir faktör olarak kalsa da, bu nüfuzun menfi tesirleri saklanamaz boyutlara varmıştır. Güçlü devletler bazen değişken politikalar izleyebilirler ama güneş hiçbir şekilde balçıkla sıvanamaz. İhtiyaç duyulan tek şey Lobi'nin nüfuzu üzerine samimi bir tartışma ortamı oluşturabilmektir. Bu birçok hayati konuda ABD çıkarlarına hizmet edecek bir tutumdur. İsrail'in refahı da bu çıkarlardan biridir. Ancak Batı Şeria'yı sürekli işgal etmek ve diğer geniş bölgesel sorunlarla sürekli ABD'nin meşgul edilmesi ABD'nin çıkarına değildir. Lobi'nin nüfuzunun tartışılması tek taraflı ABD desteğinin stratejik ve ahlaki açılardan değerlendirilmesini sağlayacağı gibi ABD'yi ulusal menfaatleriyle daha tutarlı bir konuma getirecektir. Aslında İsrail ve bölgedeki tüm devletlerin uzun dönemli menfaatleri de bu çözümde yatmaktadır.

* Prof. Stephan Walt, Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü; Prof. John Mearsheimer, Chicago Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi

(Çev: Atasay Erongun, ODTÜ Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Öğrencisi)

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Ersin Dedekoca   - 22-09-2020

Türkiye ve Kredi Derecelendirme Kuruluşları

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody's“Türkiye'nin kredi notunu” B1'den B2'ye indirdi ve “görünüm değerlendirmesini” de, mali ölçümlerin beklenenden daha hızlı kötüleşebileceğini kaydederek "negatif"te bıraktı. [1] ...