< < BÜYÜK TAARRUZ’UN 100.YILDÖNÜMÜ’NDE ZAFER GİDEN YOL VE 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI


BÜYÜK TAARRUZ’UN 100.YILDÖNÜMÜ’NDE ZAFER GİDEN YOL VE 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI

Yazan  29 Ağustos 2022

“Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi” ile 1918-1922’de emperyalist işgale uğrayıp elimizden çıkan topraklar, bugün yaşadığımız “Vatan” toprakları yapılmıştır.

Türk ordusu, Sakarya Meydan Muharebesi’nde ilk başarıyı elde etmiş, tarihin bu dönüm noktasından sonra Yunan ordusunun ve diğer işgalci güçlerin bu topraklardan atılma kararı alınmıştır. Büyük Taarruz; Türk Ordusunun, Türk subayının ve Türk askerinin yüksek güç ve kahramanlığını tarihe kazıyan örnek bir harekât olmuştur.

Büyük Taarruz öncesinde meclisteki muhalifler; “Sakarya Savaşı’ndan sonra aylar geçtiği halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir. Nereye gidiyoruz? Biz kim nereye sürüklüyor? Karanlıklara. Koskoca bir millet belirsiz karanlıklara akılsızca sürüklenir mi?” Taarruz edilmemesinden Atatürk’ü sorumlu tutmuşlardır. 4 Mart 1922’de cepheyi denetlemek için Ankara’dan ayrılmadan önce Başkomutan Atatürk, meclisin gizli oturumunda muhaliflerin eleştirilerine;  ordunun kararının saldırıya geçmek olduğunu, ancak bu saldırının özellikle geciktirildiğini, çünkü hazırlıkların tamamlanması için biraz daha zamana ihtiyaç duyulduğunu anlatmıştır. “Yarım hazırlıkla, yarım önlemle yapılacak saldırı, hiç saldırı yapmamaktan çok daha kötüdür.”Bu kritik aşamanın duygularla ve tutkularla değil, akıl ile hareket edilmesi gerektiğini söylemiştir. Ülkeyi yok oluşa sürükleyen korkak ve güçsüz yöneticilerin elinden kurtarmak için “Türkiye’nin düşünen kafalarını yeni bir inançla donatmaktan” gerekli olduğunu belirtmiştir. Düşmana saldırıya geçmek için verilecek kararı; “Tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyorum. Birincisi, en önemlisi ve en temel olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir. Milletin varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde,  vicdanında beliren ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır. İkinci araç milleti temsil eden meclisin, milli isteği belirtmekte ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği kararlılık ve yiğitliktir. Meclis, milli isteği ne denli çok dayanışma ve birlik içinde belirtse düşmana karşı o denli güçlü bir üstünlük aracımız olur. Üçüncü araç, milletin silahlı evlatlarından meydana gelip düşmanın karşısına çıkarılmış bulunan ordumuzdur.” Bu üç aracın ve kuvvetin düşmana karşı oluşturulması gerektiğini belirtmiştir. Büyük Zaferin sırrı, milleti, meclisi ve orduyu iyi hazırlamak ve iç cepheyi sağlam tutmaktır. Onun için milleti, meclisi ve orduyu hazırlama stratejisi kapsamında düzenli orduyu kurmadan önce meclisi açmış ve Kurtuluş Savaşını başından sonuna kadar meclisle yürütmüştür.

Büyük Taarruz hazırlıkları sürerken Başkomutanlığın 3’üncü kez uzatılması, 5 Mayıs 1922’de meclis gündemine gelmiş, ancak Atatürk rahatsız olduğu için katılmadığı görüşmelerde yapılan oylamada muhalif milletvekillerinin baskısı ile kabul edilmemiştir. Bu gelişmeler üzerine Bakanlar Kurulu üyeleri, Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı istifa etmek istemişler, ancak Atatürk’ün devreye girmesi ile istifa etmeleri önlenmiştir. 6 Mayıs 1922’de meclis gizli oturumunda eleştirilere;”Mecliste beliren oylara göre hemen komutadan el çekmek isterdim. Başkomutanlığımın sona erdiği hemen hükümete bildirdim de. Ama önlenemeyecek bir kötülüğe yol açmamak zorunluluğu karşısına kaldım. Düşman karşısında bulunun ordumuz başsız bırakılamazdı. Bunun için bırakmadım, bırakmam ve bırakmayacağım.” cevabını vermiş ve meclisten ayrılmıştır. Başkomutanlık Kanunu yeniden oylama ile 11 ret, 15 çekimser oya karşı 177 oyla 3’üncü kez uzatılmıştır.

Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruz kararını; “Hakikatte ordumuz ihtiyaçlarını ve noksanlarını tamamlamak üzere bulunuyordu. Ben, daha Haziran ortalarında taarruza karar vermiştim. Bu kararımdan Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Vekili, yalnız bunlar haberdar bulunuyordu.” 13 Haziran 1922’de annesi Zübeyde Hanımı karşılamak ve görüşmek gerekçesi ile Adapazarı’na gelmiştir. Yola çıkmadan önce Ankara’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ile Sarıköy İstasyonunda ise beraber geldiği Milli Savunma Bakanı Vekili Kazım Özalp ve Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü ile görüşmüştür. Türk ulusunun varlık yokluk kavgası durumundaki “Büyük Taarruz”un büyük gizlilik içinde yürütülmesi gerektiği belirtilmiştir. 16 Haziran 1922’de, “Büyük Taarruz” için hazırlıkların büyük bir özen ve gizlilik içerisinde bitirilerek taarruz kararının çok gizli kalmak kaydıyla Ağustos ayı sonlarında yapılması kararlaştırılmıştır.

Bu karar üzerine Batı cephesinin kuzey ve güney cephesindeki Türk birlikleri Kocatepe bölgesine kaydırılmıştır. Taarruz Planı olarak Yunan ordusunun sağ kanadına saldırıp güneyden kuzeye ilerleyerek düşmanı imha etme esasına dayandırılmıştır. Taarruz planını Atatürk, Nutuk’ta; “Bunun için uygun gördüğümüz durum, ana kuvvetlerimizi düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubunun güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar karşısına dek olan yerde toplamaktı. Düşmanın en can alacak ve en önemli noktası orasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla olabilirdi.” Tarihimizin en büyük ve şanlı zaferinin kazanıldığı “Büyük Taarruz”, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, düşmanı Anadolu'dan atmak için düşünülüp planladığı, “Sad Planı” adı verdiği gizli, riskli, ancak çok etkili olan bir harekâtı oluşturmuştur. Asıl amaç; Türk ordusunun işgalci güçlerine karşı kesin sonuçlu bir muharebenin ardından, düşmanın savaşma azim ve iradesini tamamen ortadan kaldırması ile Kurtuluş Savaşı'nın son safhasını ve zirvesini teşkil etmiştir. Yapılan stratejik planın başarısı, her şeyden önce baskın biçiminde geliştirilmiş ve ani saldırı ile “İmha Muharebesi” hedeflenmiştir.  

Harekâtın başlaması, iç çekişmeler ve taarruz konusundaki kararsızlıklar TBMM'nin 20 Temmuz 1922'de 4’ncü kez Başkomutanlık yetkisi verdiği Atatürk’ün liderliği ve kararlığı ile aşılmıştır. O gün mecliste;“Artık ordumuzun manevi ve maddi gücü olağanüstü hiçbir önleme başvurmayı gerektirmeksizin milli amacı tam bir güvenle gerçekleştirecek kerteye ulaşmıştır. Bu nedenle olağanüstü yetkilerin devamına gerek yoktur.” Bu konuşmadan sonra meclis tarafından Atatürk’e Başkomutanlık yetkisini süresiz verilmiştir. Başkomutan Atatürk, son defa cepheyi teftiş etmek, taarruz hazırlıklarını yerinde görmek ve taarruz planını görüşmek için komutanlar ile buluşmayı planlamıştır. 24 Temmuz’da İngiliz generali Townshend ile görüşmek bahanesiyle Ankara’dan ayrılacağını hükümete bildirmiştir. Büyük Taarruzun başlamasına adım adım yaklaşırken, kendisi ile görüşmek isteyen İngiliz General Townshend için 23 Temmuz 1922 akşamı Ankara’dan ayrılmış, Batı Cephesi Karargâhının bulunduğu Akşehir’e gelmiştir. 24 Temmuz 1922’de Akşehir’den Konya’ya geçerek planlandığı gibi General Townshend ile görüşmüş ve 27 Temmuz’da tekrar Akşehir’e dönmüştür. Bu sırada 25 Temmuz 1922’de Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Akşehir’e gelmiştir.

27/28 Temmuz gecesi taarruz planı ile ilgili Başkomutan Atatürk, Batı Cephesi İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın da katılımı ile toplantı yapılmış ve 15 Ağustos’a kadar hazırlıkların tamamlanması kararlaştırılmıştır. 28 Temmuz Cuma günü öğleden sonra saat 18.00’de yapılacak Genelkurmay Başkanlığı toplantısını gizlemek amacıyla Ordular arası futbol turnuvasını izlemek bahanesiyle Ordu ve Kolordu komutanları Akşehir’e çağrılmıştır. Ölüm kalım savaşının en önemli kararını düşmandan gizlemek için futboldan yararlanmıştır. Bu maç sadece Türk spor tarihinin değil, Türk tarihinin ve yüzyılın en önemli maçı olmuştur. Turgut Özakman; “Ordu ve kolordu komutanları, yakın birlikler, bu güzel maçı izlemeye çağrıldılar. Öğleden sonra maçın yapılacağı sahaya gelindi. Tribünün birinci sırası Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Yakup Şevki Paşa, Nurettin Paşa ve Fahrettin Paşa ya ayrılmıştı. Paşaların çoğu ilk kez bir futbol maçı izleyecekti. 2’nci sıraya Cephe Kurmay Başkanı Albay Asım Gündüz, I.Kolordu Komutanı Albay İzzettin, 4.Kolordu Komutanı Albay Kemalettin Sami ile cephe, ordu ve kolordu üst subayları oturdular. Maç 2-2 bitti.” Maç berabere bitmiş, ancak kazanan Türk milleti olmuştur.

28/29 Temmuz 1922 gecesi Batı Cephesi Karargâhı’nda saat 21.00’da Başkomutan Atatürk’ün başkanlığında başlayan komutanlar toplantısı sabaha kadar sürmüş, son hazırlıklar, harekât planları detayları görüşülmüş ve onların görüşleri alınmıştır. Taarruz planına en sert eleştiriyi yapan Yakup Şevki Paşa’yı, İsmet İnönü hatıralarında; “Yakup Şevki planı çok tehlikeli buluyor ve muvaffak olmazsak akıbeti çok fena olur diyordu.”  Plana itiraz eden Yakup Şevki Paşa; “Yapmayın! Türk milletinin bütün var bundan ibaret. Askeri, topu, tüfeği, cephanesi işte bu kadar. Siz onu bir tek ihtimal için nasıl harcayabilirsiniz?” Atatürk; “Türk milletinin bütün verebileceği bundan mı ibarettir?” Yakup Şevki Paşa’nın evet cevabına Atatürk; “O halde kesin sonucu bununla almaya mecburuz” demiştir.  Ancak Yakup Şevki Paşa; “Buna karar verenler tarihe karşı büyük vebal altında kalırlar” sözüne. Atatürk; “ Korkmayın Paşam! Tarihe ve millete karşı bütün sorumluluk bana aittir.” Diyerek tüm sorumluluğu üzerine almış ve tartışmayı bitirmiştir. Atatürk, Nutuk’ta; “28 Temmuz 1922 günü öğleden sonra yaptırılan bir futbol maçını görmeleri ileri sürülerek ordu komutanları ve kimi kolordu komutanları Akşehir’e çağrıldı. 28/29 Temmuz gecesi komutanlarla genel taarruz üzerinde görüştüm.” Kolordu Komutanları ile taarruz planın son şekli görüşülmüştür.

30 Temmuz’da, Başkomutan Atatürk, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, taarruz şekli ve ayrıntıları tespit ederek taarruz zamanı belirlenmiştir. 1 Ağustos 1922’de Akşehir’e gelen Milli Savunma Bakanı Kazım Özalp Paşa ile görüşülmüş ve 4 Ağustos’ta harekât kararı hükümete duyurulmuştur. 6 Ağustos 1922’de Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, ordularına gizlice taarruz hazırlık emrini vermiştir. Türk tarihinin en önemli taarruz planı 100 yıl önce 14/15 Ağustos 1922 gecesi uygulanmaya başlanmış ve büyük taarruz için orduları cepheye hareket ettirilmiştir. Kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli tutulması amacıyla orduların cepheye hareketi gece büyük bir sessizlikle yapılmış, gündüzleri yollardan normalden fazla kol ve ağırlık gösterilmemiş, hava gizlenmesine önem verilmiş, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında istirahat edecek şekilde tertiplenmiş ve düşman keşif uçaklarının harekât birliklerini görmesi engellenmiştir. Orduların yer değişimi 14 Ağustos akşamından 16 Ağustos sabahına kadar gizlice, yavaş yavaş gerçekleştirilecek şeklinde planlama yapılmıştır. Türk tarihinin en önemli taarruzu, büyük bir gizlilik içinde Türk ordusu cephede yerini almaya başlamıştır.

Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruz hazırlıklarını tamamlamak için 17/18 Ağustos gecesi her türlü gizli önlemleri alarak Ankara’dan yola çıkmış, otomobille Tuz Çölü üzerinden Konya’ya gitmiştir. İngiliz gizli servisinden gizlemek için 21 Ağustos’ta, Çankaya’da bir çay partisi düzenlendiği gazetelere duyurulmuştur. 20 Ağustos 1922’de, Hâkimiyeti Milliye gazetesinde “Çay Ziyafeti” başlıklı haberde; “TBMM Reisi Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, 21 Ağustos Pazartesi öğleden sonra saat 4’te Çankaya’daki köşklerinde şehrimiz siyasi ricaline bir ziyafet vereceklerdir. Sefirler ve rical hazır bulunacaktır. Davetnameler dün gelmiştir.” Atatürk, 20 Ağustos 1922’de saat 16.00’da Batı Cephesi Karargâhı Akşehir’e gelmiş, 20/21 Ağustos 1922 gecesi I ve II. Ordu Komutanlarını Cephe Karargâhına davet edilmiş, Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanı’na taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde açıklamıştır. Taarruzun taktik baskın şeklinde icra edileceği belirtilmiştir. Cephe Komutanı İnönü’ye, 26 Ağustos sabahı taarruzun başlatılması emrini vermiştir. Bu emirden sadece İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Özalp’in bilgisi olmuştur. İngilizler Büyük Taarruz’u ancak 28 Ağustos 1922’de öğrenebilmişler ve bu nedenle Yunanlılar gafil avlanmıştır. Bu yaşananları Asım Us; “Gazi, Büyük Zaferin tılsımını nasıl saklamış ise onun tatbikatını da gayet gizli surette hazırlıyordu. Kumandaları toplamak için futbol müsabakasını vesile yapıyor, taarruz hareketi için Akşehir’e giderken Çankaya’da çay ziyafeti veriyormuş gibi gösteriyordu.”

24 Ağustos 1922’de komutanlık karargâhları Akşehir’den taarruz cephesi gerisindeki Afyon-Şuhut kasabasına taşınmış ve 25 Ağustos sabahı da muharebenin idare edileceği Kocatepe’nin güneybatısındaki Çadırlı Ordugâhına nakledilmiştir. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de ordu harekâta hazır hale gelmiştir. Afyon’un stratejik önemi nedeniyle öncelikle bu bölgeyi ele geçirmek hedeflenmiştir. Aynı gün gizliliği sağlamak için Anadolu ile dış dünya arasında tüm haberleşmeler kesilmiştir. Yunanlılar, saldırıyı Türklerin geniş çapta yığınak yaptıkları kuzeyden Eskişehir bölgesinden beklemişler, ancak harekât güneyden İzmir demiryoluna hâkim durumdaki Afyon’dan başlamıştır. 26 Ağustos saat 04.00’te Büyük Taarruzu sevk ve idare etmek amacıyla Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak, Kocatepe’deki gözetleme yerine at sırtında hareket etmişlerdir. Gözetleme yerine saat 05.00 de ulaşmaları ile cesaret ve inançla zafere giden yol saat 05.30'da Türk topçu ateşi ile başlamıştır. Önce süvari kolordusu coşkun bir sel gibi Sincanlı ve Afyon ovasına doğru akmış, İngiliz uzmanların raporuna göre 6 ayda geçilemeyeceğini iddia edilen düşman mevzileri birkaç saat içinde ele geçirilmiş ve 27 Ağustos’ta Afyon düşman işgalinden kurtarılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ateş hatları arasında bizzat Zafertepe'den idare ettiği taarruzda, düşman ordusunun büyük kısmı 4 taraftan sarılarak çember içine alınmış, 4 gün süren taarruz boyunca Yunan kuvvetleri dağıtılmış, ana kuvveti yok edilmiş ve çok sayıda asker esir alınmıştır. 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar bölgesi kuşatılmış, akşamında Türk birlikleri Kütahya'yı düşman işgalinden kurtarmıştır. Harekât öngörüldüğü gibi 5 gün içinde Aslıhan civarında kuşatılan düşman birliklerinin imha edilmesi ile Türk ordusunun kesin zafer ile sonuçlanmıştır. Türk ordusu dünya tarihinin en büyük kahramanlık destanlarından birini yazmıştır. Türkiye bağımsızlığa kavuşurken bu büyük zafer, sömürülen milletlerin bağımsızlık umudu olmuştur. Atatürk, büyük taarruzu; “Afyonkarahisar, Altıntaş, Dumlupınar arasında büyük bir meydan savaş halinde 5 gün, 5 gece sürdü” sözleri ile belirtmiş ve 31 Ağustos’ta Türk ordusunun ana kuvvetleri İzmir’e doğru yol alırken, diğer birlikler düşmanın Eskişehir ve kuzeyinde kuvvetleri yenmek için ilerlemesini sürdürmüştür. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, 31 Ağustos'ta Zafertepe-Çalköy’e gelerek yıkık bir evin avlusunda kırık bir kağnı yanında yaptığı değerlendirmede; “Bugünkü muharebeler Türk ordusuna büyük savaşı kazandıracak bir durum sağlamıştır. Uşak istikametine çekilen dağınık birliklerin toparlanmasına meydana vermemek lazımdır. Az kayıplarla çekilen Eskişehir Kolordusu ile birleşerek ve Yunanistan’dan getirecekleri yeni birliklerle İzmir yakınlarında bir hatta savunmaları düşünülebilir. Bunun için Eskişehir Grubu’nu da yakalayıp mağlup etmek ve asıl kuvvetlerle durmadan süratle İzmir’e girmek lazımdır.” Mustafa Kemal Atatürk, ordularına 1 Eylül 1922’de Eşme İlçesi'ne bağlı Takmak Köyü yakınlarında Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, Kurmay Başkanı Asım Gündüz ile oturduğu meşe ağacının altında karargâh subayı Şükrü Ali Bey'e “Batı Cephesi Kumandanlığı” yazılı kâğıda hedefi göstererek;“ “Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları. Afyonkarahisar-Dumlupınar büyük meydan muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun asli unsurlarını, inanılmayacak kadar kısa sürede bir zamanda yok ettiniz. Büyük ve soylu milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunu kanıtlıyorsunuz. Sahibimiz olan Türk milleti, istikbalinden emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından gözlem ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdir atına delalet etmek vazifemi ardışık ve devamlı ifa edeceğim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikri güçlerini, kahramanlık ve vatanseverliğini, birbirleriyle yarışırcasına göstermeye devam etmesini talep eylerim. Ordular, İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri.” Türk ulusunun kaderini değiştiren birliklere yayımlamak üzere tarihi emrini yazdırmıştır.

1 Eylül’de Uşak, 2 Eylül’de Eskişehir ve 11 Eylül’de Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti Bursa düşman işgalinden kurtarılmıştır. 2 Eylül akşamı Yunan ordusu Başkomutanı General Nikolaos Trikopis, Dighenis ve beraberindeki 500 subay, 5 bin asker Uşak civarında esir alınmıştır. 3 Eylül’de Atatürk’ün huzuruna çıkarılan General Trikopis’e,“Siz, bir asker ve şerefli bir insan olarak elinizden geleni yaptınız. Sorumluluk, şansızlığınızdan geliyor. Üzülmeyin” diyerek teselli etmiştir. Yine, esir alınan Yunan Subayı, Mareşal ve Başkomutan olduğunu öğrendiğinde;“Bir Başkomutanın cepheye bu kadar yakın yerde olması görülmüş şey değil” zaferin özünü, askerleri ile birlikte cephe hattında savaşarak kazanıldığını söylemiştir

Kahraman Türk Ordusu, 5 gün 5 gece bütün yokluğa rağmen yüreğindeki cesaret ve inançla kanının son damlasına kadar mücadele etmiştir. 26-30 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi sonucunda, 9 Eylül 1922’de vaat edilen tarihten bir gün önce İzmir'e ulaşmış ve düşmanı denize dökmüştür. İzmir’in kurtuluşu ile Türk toprakları Yunan işgalinden temizlenerek “Büyük Zafer” elde edilmiştir. Bu zafer, inceden inceye hesaplanmış bir planın ve hem stratejik, hem taktik alanda düşünülmüş ezici bir kuvvetle, beklenmedik bir şekilde, tek bir noktaya yüklenerek düşman kuvvetlerinin çökertilmesi ile kazanılmıştır. Ülkenin geleceği için binlerce şehidin, milli birlik ve beraberlik ruhu içinde özgürlük ve bağımsızlık meşalesinin sonsuza dek sönmemek üzere yakıldığı büyük bir zaferdir. Bu zafer, vatan toprağı işgal altında bulunan bir milletin, yokluklara rağmen azimle, inançla ve kararlılıkla toprağını nasıl savunacağını büyük bedeller ödeyerek yedi düvele göstermiştir. Anadolu'da bugün yaşadığımız toprakları yeniden “Vatan” yapmış, bir milleti bağımsızlığa kavuşturmuş ve tarihe altın harflerle yazmıştır.

Atatürk, zaferin kesin kazanacağı inancıyla İzmir’deki İtilaf Devletleri konsoloslarının görüşme talebine, 9 Eylül 1922’de Kemalpaşa(Nif)’da görüşebileceğini belirtmiş; “Gerçekten de, söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında, ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı”. Öngördüğü tarihten bir gün önce gerçekleştiği için randevuya konsoloslar gelmemiştir. Atatürk, Nutuk’ta Büyük Zaferi; Her evresi ile düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle neticelendirilmiş olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir. Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri vücuda getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur”. Büyük Zafer, büyük aklın eseridir. Ordusu ile gurur duyan, hem liderlik hem de komutanlıktaki üstün yeteneğini ortaya koyan Ebedi Başkomutan, zaferin büyüklüğünü, önemini ve anlamını belirtmiştir. Falih Rıfkı Atay ise Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı'nın, vicdanımızı Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi'ne borçluyuz“ sözleri ile belirtmiştir. Mehmet Akif Ersoy; zaferin büyüklüğünü “Ne büyük zaferdi osözleri ile anlatmıştır. Velid Ebüzziya, 10 Eylül 1922’de Tevhid-i Efkâr’da kaleme aldığı yazıda; “26 Ağustos öyle muazzam vakadır ki dünyada hiçbir millete, tarihinin hiçbir devresinde bu kadar şanlı, bu kadar muazzam, bu kadar ferahlık veren bir zafer nasip olmamıştır”. Tarihimizin en büyük zaferi olarak adlandırmıştır. 18 Eylül’de Yunan ordusunu Batı Anadolu ve Marmara’yı terk etmesi ile 11 Ekim 1922’de, Mudanya Ateşkes Anlaşması yapılmıştır. Emperyalist devletler tarafından “Büyük Zafer” kabul ve tescil edilerek ilk diplomasi zafer elde edilmiştir. 15 Mayıs 1919’da İzmir rıhtımında başlayan yolculuk, 9 Eylül 1922’de aynı yerde sona ermiştir. Bu topraklarda; hür, özgür ve tam bağımsız olarak bütün kazanımlarım ile yaşamayı 30 Ağustos Zaferine borçlu olduğumuzu bilmek bir vatandaşlık borcudur.

30 Ağustos Zafer Bayramı ilk kez 30 Ağustos 1924'te, Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni sevk ve idare ettiği Zafertepe’de, “Başkumandan Zaferi” ismi ile kutlanmış ve konuşmasında;Milletimiz, egemenliğini eline aldığı gün, en karanlık yoksulluğun, en derin uçurumun kıyısında idi. Bütün güçleri yıpranmış, bütün savunma araçları elinden alınmış, kutsal varlıkları saldırıya uğramış, pek acıklı bir durumda idi. Bütün bunları hiçe sayarak varlığını ve bağımsızlığını kurtarmaya karar verdi. Bu kararında başarı sağlayabilmek için bütün milletin kendine bir hedef ve hareket seçmesi gerekiyordu. O, hedef burasıydı. Amaç olan başarı, işte burada kazanılan zaferdir. 30 Ağustos Zaferi, Türk Tarihinin en önemli dönüm noktasını oluşturur. Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir akım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti'nin Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırılmış oldu. Sonsuz hayatı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu göklerde uçuşan şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır. Bu muazzam zaferin en büyük amili de, Türk milletinin kayıtsız şartsız hâkimiyetini eline almış olmasıdır.”ilk törende millî ruhun canlı tutulmasının önemini vurgulamış ve “Meçhul Asker Abidesi’nin’’ temelini eşi Latife Hanım ile beraber atmıştır. Büyük zafer, gerçekleştirdiği koşullar, kazanılma biçimi ve sonuçları itibarıyla tarihimizin en önemli zaferi olmuştur.

Büyük Taarruz’da, yeterli donanıma sahip olmayan az sayıdaki uçak ile Türk Hava Gücü olağanüstü fedakârlıklarda bulunarak çok sayıda donanımlı Yunan Hava Gücüne karşı çok zor şartlarda büyük başarılar elde etmiştir. 100'e 17 uçak oranı ile hurda halinde kırık dökük birkaç uçak ile gözü pek Türk pilotları kırık kanatlar mucizesi yaratmışlar ve hava üstünlüğünü sağlamışlardır. 26 Ağustos sabahı Türk uçaklarının havada bekleme noktasının Afyon Meydanı üzerinde yapması hava üstünlüğünün en bariz kanıtı olmuştur. Türk Hava Kuvvetleri; hava harekâtında onurlu görev yapmış, yurt semalarını yüreklice korumuş ve Büyük zaferin elde edilmesinde büyük başarı göstermiştir. Bu nedenle Türk Tayyare Cemiyeti, 1925’de nizamiyesinin 35.maddesinde 31 Ağustosların Tayyare Bayramı” olarak kutlanmasını kabul etmiştir. 1 Nisan 1926’da ise Zafer Bayramı Kanunu'nda “30 Ağustos Başkumandan Muharebesi” günü Cumhuriyet ordusunun “Zafer Bayramı” olduğu, her yıl dönümünde kara, deniz ve hava kuvvetleri tarafından kutlanacağı belirtilmiştir. Bakanlar Kurulu’nun 25 Ağustos 1926 tarihli kararnamesi ile 30 Ağustos’un Hava Kuvvetleri’nin ülke savunmasında öneminden dolayı Tayyare Cemiyeti’nin de özel günü olduğu için kutlamalarda birlikte hareket edilmesinin gerekliliği bildirilmiştir. 1926’dan itibaren  “30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı Türk’ün büyük günü olarak kutlanmaya başlanmıştır.

30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı, Cumhuriyetin 10’ncu yıldönümünde bütün yurtta daha anlamlı, büyük bir coşku ve heyecanlı kutlanmıştır. Bütün hava filoları Ankara’da geçit törenine katılmış, Sovyet Rusya, İran, Irak ve Yunanistan birer filo ile iştirak etmiştir. Kayseri Uçak Fabrikası’nda üretilen uçaklar ve planörler akrobasi gösterileri yapmıştır. Cumhuriyet gazetesinde Peyami Safa; “Yeni harplerde en yaman vasıta hiç şüphe yok, uçaktır. Yine hiç şüphe yok, Atatürk’ten başlayarak İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak ile beraber milli savunmamızın temellerini atanlar bu gerçeği o tecrübelerden çok önce biliyorlardı. En büyük zafer şenliğimizle Tayyare Bayramının aynı güne isabet ettirilmesi müstakbel harplerde uçaksız zaferin mümkün olmayacağını hatırlatmaya benzer, şuurlu ve hesaplı bir harekettir. Türk Hava Kurumu’na canlı ve maddi birer yardım halinde bizi ne kadar savunabileceğinin cevabı verilmiş olacaktır.” M.Turhan Tan, Cumhuriyet gazetesinde; “30 Ağustos Zafer bayramı aynı zamanda Tayyare Bayramıdır. Bayramı havada uçuşlarla kutlamak gerekir. Zafer Bayramı, bize hayat hakkı, hürriyet hakkı, istiklal hakkı getiren bir günün mübarek timsalidir. Zafer Bayramı’nda yeni Türkiye’nin ve Türk milletinin doğuşunu görüyoruz. Zafer Bayramını kutlarken Hava Kurumu’nu candan ve yürekten destekleyerek kendi masraflarımızdan azami tasarruflar sağlayarak onu, hava sınırlarımızı aşılmaz bir duruma sokacak olan uçaklarımıza verelim. Yerde olduğu gibi gökte de yenilmemek, Türk olmak haysiyeti ile yalnız hakkımız değil, tarihe karşı borcumuzdur. Bu borcu unutmamak gerekir.” Türk Hava Kurumu, bugün ülkemizin yaşadığı “Yeşil Vatan’ın” korunmasında bir kez daha önemini göstermiştir. Genç Cumhuriyet, 1925-1950 yılları arasında “İstikbal Göklerdedir. Göklerini koruyamayan uluslar, yarınlarından asla emin olamazlar” parolası ile çok sayıda yerli uçak üretmiştir. 1950’den itibaren yerli uçak sanayinden vazgeçilmesi ve uçak fabrikaları kapatılması ile gerekli hassasiyetin sürdürülmemesi sonucunda uygulamalarda olduğu gibi zihinlerden de silinmiş ne yazık ki, 30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı’nın “Tayyare” bölümü çıkartılmıştır.

“30 Ağustos Zafer Bayramı”, zaferi kazanan Türk ordusu için ayrı bir önemi ve anlamı vardır. Bu bağlamda;  askeri okulların mezuniyet törenlerini yaptıkları gün, ayrıca tüm subay ve astsubay rütbe değişiklikleri bu tarihten geçerli olmuştur. 30 Ağustos Zafer Bayramını yaratan ve eseri olan Türk Ordusu güçlü olursa o zaman uluslararası alandaki devletlerarası büyük oyunlarda Türkiye Cumhuriyeti daha etkin ve güçlü bir konuma sahip olacaktır. Ordusunun gücü kırılan devletler giderek küçülecek ve emperyalist devletlerin birer sömürge yönetimi olarak denetimi altında hareket edecek, isteklerine boyun eğecek ve parçalanmaya kadar gidebilecektir. Ülkemizin bulunduğu topraklar üzerinde tarihi emellerini gerçekleştirmek ve ulus devlet yapısını ortadan kaldırmak isteyen emperyalist devletler, özellikle son dönemlerde hem Türk devletine hem de Türk ordusuna karşı çeşitli manevralar ile küçültülerek tasfiye etme ve yıpratma girişimlerine bulunmuşlardır. Cumhuriyet değerleri ile çatışma içerisinde olan kişiler ve bunlarla paralel hareket eden emperyalist güçler, Türk Ordusunun değerlerini zayıflatarak Türk Silahlı Kuvvetlerini güçsüz bırakmak hedefinde olmuştur. Çünkü milli duruşuyla emperyalist devletlerin emellerine büyük engel oluşturmuştur. 

Emperyalist devletlerin bu hedefini 31 Temmuz 1920’da Atatürk, Afyon Kolordu Dairesi'nde subaylara; "Millet, bağımsızlığının korunmasından ibaret olan hayatî amacının teminini ordudan, ordunun ruhunu oluşturan subaylardan bekler, işte subayların yüce olan görevi budur. Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Dünyada hayat için, insanca yaşamak için, bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için, kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur. Düşmanlar, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzeti nefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu.Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır.Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz.Ordu ise ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Ordunun ruhu subaylardadır. O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak, ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler. Dolayısıyla subay için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız.” Güçlü Orduya sahip olmak, her zaman ve her koşulda ülkenin güvenliği için hayati önem taşımaktadır

Mustafa Kemal Atatürk; “Bu zaferi kazanan ben değilim. Bunu asıl, tel örgüleri hiçe sayarak atlayan, savaş meydanında can veren, yaralanan, kendini esirgemeden düşmanın üzerine atılarak Akdeniz yolunu Türk süngülerine açan kahraman askerler kazanmıştır. Ne yazık ki onların her birinin adını Kocatepe’nin sırtlarına yazmak mümkün değildir. Fakat hepsinin ortak bir adı vardır: Türk askeri, Tebriklerinizi onların adına kabul ediyorum''. Güçlü devlet olmanın yolu, ordusunu yıpratmadan ve siyasete alet etmeden kuruluş felsefesine bağlı kalmaktır. Türk Ulus’unun stratejik konumu nedeniyle varlığını koruyabilmesi için “Güçlü Ordu” kaçınılmaz olup,“Güçlü Ordu ve Güçlü Devlet” birbirini tamamlayan unsurlardır. Eğer ordu siyasallaşırsa güçsüzleşir, ülke de güçsüzleşir ve sadece ülkede menfaati olan emperyalist devletlerin emellerine hizmet eder. Atatürk, “Memleketimizi esir etmek isteyen düşmanları behemehal mağlûp edeceğimize dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır” sözü ile orduya güvenini belirtmiştir.

Bağımsızlık ve Kurtuluş mücadelemizin zaferle taçlandığı, cumhuriyetimizin temellerinin inşa edildiği, tarihten silinmek istenen bir milletin direniş ve dirilişinin yükseldiği, tüm ezilen milletlere moral ve heyecan kaynağı gün olan “30 Ağustos Zafer Bayramı” kutlu olsun. 30 Ağustos; Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün Başkomutanlığında, 26 Ağustos 1922’de Afyon-Kocatepe’de başlayıp, 30 Ağustos'ta 1922’de Dumlupınar'da emperyalist devletlere karşı savaşarak kazanılan “Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesini” anmak için kutlanan bayramdır. Bu gün, milletimizin özgürlük ve bağımsızlık yolundaki inanç, irade ve kararlılığını bütün dünyaya gösterdiği, Cumhuriyetimizin kuruluşuna giden yolun bir mihenk taşı ve Milli Mücadelenin dönüm noktasıdır. Türk Milleti’nin emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı canını, malını, namusunu, varını yoğunu ve bütün gücünü ortaya koyarak “Kuvayı Milli Ruhu” ile düşman kuvvetlerini ülkeden çıkararak vatanını kurtardığı gündür. Ülkenin geleceği için binlerce şehit vererek, milli birlik ve beraberlik ruhu içinde özgürlük ve bağımsızlık meşalesinin sonsuza dek sönmemek üzere yakıldığı büyük bir zaferdir. Bu zafer, vatan toprağı işgal altında bulunan bir milletin, yokluklara rağmen azimle, inançla ve kararlılıkla toprağını nasıl savunacağını büyük bedeller ödeyerek yedi düvele göstermesidir. Türk milletini bağımsızlığa kavuşturan ve dünya tarihinin en büyük kahramanlık destanın altın harflerle yazıldığı gündür.

Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının 100 yıl önce kazandığı Büyük Zaferi’in sonucunda elde edilen “30 Ağustos Zafer Bayramını, Türk milleti varlığından, birliğinden ve tam bağımsızlığından asla taviz vermeden, hiçbir engel tanımadan, ulusça anlamını, önemini, o dönemi yaşayarak ve hissederek büyük onur, gurur, mutluluk, saygı ve sevgi, coşku ile kutlayacaktır. Bu zaferi, Türk Milletine kazandıran Cumhuriyetimizin kurucusu Ebedi Başkomutan Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, kanlarıyla canlarıyla bu toprakları vatan yapan ve ülkemizin milletiyle bölünmez bütünlüğü için canlarını seve seve feda eden Kurtuluş Savaşı’nın kahraman şehitlerimizi rahmet, şükran, saygı ve minnetle anıyorum.

KAYNAKÇA; ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, “NUTUK  (1919-1927)”, 2006. AYDEMİR, Şevket Süreyya, “Tek Adam”, C-II, III, 1919-1922, Remzi Kitapevi, 1987.AYDOĞAN, Metin, “Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı”, İnkılap Yayınevi, 2017.ATAY, Falih Rıfkı, “Çankaya”, Pozitif Yayınları, 1968. 2007. MEYDAN, Sinan, “Aklı Kemal, Atatürk’ün Akılllı Projeleri”, C-4, İnkılap Yayınevi, 2018. MÜTERCİMLER, Erol, “Fikrimiz Rehberi Gazi M.Kemal”, Alfa Yayınları, 2008. TATAR, Cengiz, “Mustafa Kemal ATATÜRK ve Türk Havacılığı”,  Galeati Yayıncılık,  2021.

     

 

 

Dr. Cengiz Tatar

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 02-10-2022

Zamanın Ruhu ve Mısır ile Yeni bir Başlangıç

İmparatorluğun eyaleti olduğu dönemde (1517 – 1867) Mısır ile ticaret önemli olduğu için eskiden “ Mısır’dan bir gemi gelmiş. Ne getirmiş?” diye bir tekerleme varmış. Hatta yelpaze gibi fantezi mallar bile geldiği için tekerlemenin devamı yelpaze saymakla devam edermiş. ...