< < Vekalet Savaşları Kapsamında Suriye İç Savaşı’nın Değerlendirilmesi


Vekalet Savaşları Kapsamında Suriye İç Savaşı’nın Değerlendirilmesi

Yazan  26 Mayıs 2021

Yazan: Büşra Aksu

Suriye krizi hızlı bir şekilde bölgesel düzeyden uluslararası bir boyut kazanarak büyük güçlerin vekalet mücadelesine dönüşmüştür. İran, krizin yerel düzeyden bölgesel düzeye çıkmasında, ABD ve Rusya sorunun bölgeyi aşarak küresel bir boyut kazanmasında önemli rol oynamıştır.

Suriye, Orta Doğu’da Batı ve Orta Doğu medeniyetlerinin doğduğu bölgenin önemli kısmını oluşturan bir bölgede, ilk çağlardan beri çok çeşitli medeniyeti bünyesinde barındırmıştır. Coğrafi konumu itibarıyla bölgenin en önemli ticaret merkezlerinden biri olması Suriye’yi her dönem cazip kılmıştır ama aynı zamanda coğrafi konumu sebebiyle özel öneme sahip oluşu bu ülkeyi hegemon güçlerin odak noktası haline getirmiştir.

Suriye’deki çekişme kompleks bir yapı göstermektedir. Birçok bölgesel ve küresel aktörün müdahil olduğu bu kompleks anlaşmazlıkta ülkeler milis gruplara kendi çıkar ve isteklerine göre yön vererek sahaya sürmekte ve vekalet savaşı stratejisini sürdürmektedir. Bu çekişmenin üç boyutu vardır; ilk boyut olan, bölgesel ve küresel güçlerin yön vererek sahaya sürdüğü gruplar için bu bir kendi varlığını sürdürme savaşıdır. İkinci boyutu bölgedeki güçlü devletlere göre bu düşmanlarına karşı üstün gelme mücadelesidir. Üçüncü katmanda bulunan küresel kuvvetlere göre bu mücadele uluslararası çekişmede birçok savaş alanından yalnızca birisidir.[1]

Vekalet savaşları, güçlü bir devletin kendinden daha zayıf bir devlete karşı saldırıyı kendi gerçekleştirip askerini tehlikeye sokmak yerine kendisine bağlı bir başka devletin askerini cepheye sürmesi olarak ifade edilmektedir. Vekalet savaşı konseptinin ortaya çıkışı yeni olmamakla birlikte küreselleşen dünyanın melez yapısının bir ürünü olduğu söylenebilir. Konvansiyonel savaşlardaki ağır maliyetler ve savaş karşıtı kamuoyu baskıları devletleri doğrudan bir savaşa girmekten alıkoymaktadır.

Karl Deutsch vekalet savaşlarını “iki yabancı güç arasında, üçüncü bir ülke topraklarında, o ülkenin iç meselesi ile ilgili bir çatışmaymış gibi maskelenmiş, o ülkenin insan gücünü, kaynaklarını ve topraklarını öncelikli olarak yabancı hedefler ve yabancı stratejiler elde etmek için kullanılarak yapılan uluslararası savaş” olarak nitelendirmiştir.[2] Duygulu’ya göre bu tanım iki yönden eksiktir: Birincisi bu tanım vekalet savaşlarının gerçekleştiği ülke sınırlarında böyle bir savaş türünü mümkün kılacak gerilimlerin olması gerekliliğini yeteri kadar vurgulamamaktadır. Bu savaş türünün neden bazı coğrafyalarda ve bazı zamanlarda çıkmakta olduğu sorusunu yanıtlayabilmek için müdehaleci pozisyonda olan devletlerin çıkar ve önceliklerini değil aynı zamanda savaşın yaşandığı ülkenin iç dinamiklerini de kavramak önemlidir. Bu tanımın ikinci önemli eksikliği devlet merkezci olmasıdır. Yani devlet dışı aktörlerin hem müdehaleci yabancı unsur hem de vekil olarak savaşlardaki yerini göz ardı etmesidir.[3]

Mumford’a göre makul inkar edilebilirlik (plausible deniability) ve düşük risk vekil savaşlarının çıkarlarını veya ideolojilerini savunmak veya genişletmek isteyen devletlere çekici gelmektedir.[4]Reddedilebilirlik veya inkar edilebilirlik birçok ABD filmine konu olmuş ve CIA tarafından örtülü operasyonları gizleme veya örtbas etme yöntemidir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya, yükselen iki hegemon gücün iktidar mücadelesine sahne olmuştur. Savaştan güçlenerek çıkan ABD ve Sovyetler Birliği arasında İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin önderliğini kazanabilmek için güç mücadeleleri yaşanmış, yaklaşık kırk beş yıl süren bu çekişme Soğuk Savaş adını almıştır. Soğuk Savaş süresince dünya temelde iki cepheye ayrılmış olup ABD’nin önderlik ettiği cephe Batı Bloğu, Sovyetler Birliği’nin önderlik ettiği cephe ise Doğu Bloğu adını almıştır. 1991’de Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar devam eden bu süreçte vekalet savaş konseptinin izleri bulunmaktadır. Örneğin 1950 yılında patlak veren Kore Savaşı, Kuzey Kore’nin Güney Kore’yi işgal etmesi zemininde ortaya çıkmış, Doğu Bloğu Kore’nin komünist bir rejim altında tek bayrak altında toplanmasını istemiş ve Kuzey Kore’ye destek vermiştir. ABD ve Batı Bloğu ülkeleri Sovyetler Birliği’nin o bölgede etkin olmasını istemediğinden güç dengesi ilkesini öne sürmüş ve Güney Kore’yi desteklemiştir. Bu savaş kapsamında her iki hegemon güç sahada çarpışan kuvvetler üzerinden kendi kozlarını oynamış ve dünya düzenine hakimiyet kurmak istemişlerdir. Süveyş Krizi ve Küba Krizi’nde ABD ve SSCB’nin doğrudan müdahil olmadıkları vekalet savaşı türleri gözümüze çarpmaktadır. SSCB’nin Afganistan’ı işgali akabinde de ABD’nin yerel milis kuvvetlere sağladığı silah, mühimmat ve finansal destek vekalet savaşlarının farklı örneklerini oluşturmuştur.[5]

1990’lı yıllarda Soğuk Savaş bitmiş ve güvenlik kavramı ön plana çıkarak güç ilişkilerini etkilemiştir. Bu dönemle birlikte uluslararası arenada Batı Bloğu ile Doğu Bloğu arasındaki çatışma ortadan kalkmış ve özellikle iletişim ve ulaşım tekniklerinin gelişmesiyle yeni bir dönem başlamış, bu yeni dönem küreselleşme adı altında yumuşak güç uygulamalarına önemli katkı sağlamıştır. Kompleks ilişkilerin yoğunluk kazanıp ön plana çıktığı bu süreç ilerici bir düzen olarak adlandırılmıştır. Küreselleşme sürecinin tanımının yapılmasında “mozaik”, “melezleşme”, “entegrasyon” gibi yardımcı kavramlar geliştirilmiştir. Yılmaz’a göre “Soğuk Savaş sonrası sert güç alanında da radikal değişimler olmuştur. Savaş artık hem asimetrik hem de barış, kriz ve savaş dönemlerinin iç içe geçtiği müşterek çatışmaların bir karışımı olarak görülmektedir. Yeni bilgi teknolojileri, uzaya dayalı kabiliyetler, hassas ve güdümlü mühimmat savaşta silahlı kuvvetlerin etkinliğini önemli ölçüde artırmıştır. Son yıllarda artan özel savaş yöntemleri içinde özel (askeri) şirketler, özel kuvvetler ve insansız hava araçlarının kullanımı öne çıktı. Sert güç alanında düzenli orduların tekeli sona ererken onların yerini almamakla beraber, pek çok işlevleri (eğitim, lojistik, istihbarat, örtülü operasyonlar, ülke inşası) sözleşmeci şirketler ve özel askeri şirketler tarafından devralınmaya başlanmıştır.[6] Soğuk Savaş sonrası yeni dünya düzeni olarak adlandırılan sistem kompleks ilişkiler üzerine kurulmuştur. Çok denklemli yapılar, küresel ve bölgesel krizlerde melezleşme, krizlerin nitelik değiştirmesi gibi özellikler yeni düzende çözümlenmesi zor problemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle 2000’li yıllardan sonra ABD’nin küresel düzendeki lider konumunun erozyona uğraması ve Rusya ve Çin’in güçlenerek “süper güç” kavramını eritecek duruma gelmesi uluslararası sistemde yeni bir kriz yaratmıştır. Küreselleşmeyle birlikte savaşların niteliğinin değişmesi ve yeni karakter kazanmaları bu liderlik mücadelesinin de niteliğini değiştirmiştir. Bu mücadeleler kozlarını paylaşan ülkelerin kendi doğal sınırları dışında birçok farklı cephede sürmektedir. Suriye Krizi de dokuz yıl içerisinde salt bir iç savaş olma niteliğini kaybetmiş, vekalet savaşı cephesine dönüşmüştür.

Suriye’nin Türkiye, Irak, Lübnan ve İsrail'e sınırının bulunması; ülkenin coğrafi konumunun siyasi açıdan büyük önem arz etmesinin nedeni olmuş ve bölgesel ve uluslararası ilişkilerdeki spesifik önemini artırmıştır.Arap Baharı’nın Suriye’ye sıçramasıyla ortaya çıkan protestoların iç savaşa dönüşmüş olması bölgeyi bir ateş çemberine dönüştürmüştür. Otuza yakın ülkenin müdahil olduğu iç savaş dokuz yılda nitelik değiştirmiş ve küresel ve bölgesel güçlerin üstünlük mücadelesine evrilmiştir. Taraflar temel olarak Sünni-Selefi Batı yanlısı eksen ve Şii-Batı karşıtı eksen olarak ikiye ayrılmıştır. Suriye zıt kutuplarda yer alan Rusya- Çin-İran eksenine karşı, ABD-İsrail-AB-Türkiye, Suudi Arabistan-Ürdün-Katar gibi Batı ve onun etkisinde kalan Ortadoğu ülkelerinin oluşturduğu karşıt eksenin mücadele alanı olmuştur.[7] Rusya ve Çin, ABD ve AB’ye karşı küresel boyutta vekalet savaşı yürütürken İran ve Suudi Arabistan arasında bölgesel güç mücadelesi göze çarpmaktadır. İran ile Esad rejimi arasında stratejik ve mezhepsel yakınlık nedeniyle bir ittifak yıllardır mevcut olmuş; bu ittifaktan ötürü İran ve Hizbullah rejimin destekçisi olmuştur. Arap Baharı sürecinde İran devrim yanlısı bir tutum takınmış; bunu İslami bir devrimin ayak sesleri olarak yorumlamıştır. Fakat protestolar Suriye’ye sıçrayınca bu tutumunu terk etmiş ve Esad rejimine askeri, finansal ve lojistik her türlü desteği vermiştir. İran’ın önce danışman olarak gönderdiği askerler daha sonra protestoların önlenmesi adına bizzat sahada görev almıştır. 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ile birlikte sınır güvenliği tehlikeye düşen İran, bölgede güç arayışlarına girmiştir. Bu bağlamda savaştan sonra Şii grupları desteklemek amacıyla İran'ın Irak hükümeti üzerinde büyük etkisi olmuş ve kendi gücünü Orta Doğu’da inşa etmeye başlanmıştır. Özellikle Suriye, Irak ve Yemen'deki kritik durum; küresel güçler ve birtakım hükümetlerin eylemleri ile söz konusu olan vekâlet savaşları bağlamında değerlendirildiğinde bölgedeki vahim tabloyu yansıtmaktadır. Batı ve bölgesel müttefiklerinin yıllardır bölgede kullandıkları karşıt dini, siyasi ve etnik gruplar arasında iç savaş yaratmaktadır. Öyle ki bahsi geçen vekâlet savaşları, çeşitli devletlerden milis kuvvetlerin Suriye'deki savaş alanına sürülmesiyle bir üst boyuta geçmiştir. Taşkent’e göre; “Vekâlet savaşının kapsamı; bu savaşların inkâr, meşruiyet, gereklilik, maliyet ve kabiliyetleri ile alakalıdır. Buradaki faktörlerden en önemlisi, ihtiyaç ve maliyetler arasındaki ilişkidir. İran halkının Orta Doğu sahnesindeki "Büyük Savaş"a olan olumsuz bakış açısı göz önüne alındığında, bölgedeki herhangi bir doğrudan askeri müdahale, müdahil olan hükümetler için ağır siyasi maliyetler doğuracaktır.[8] Nitekim İran’ın 1980 Irak-İran Savaşı’nın rejime oluşturduğu tehditten sonra kendi toprakları içerisinde konvansiyonel bir savaşa girmeyeceği düşünüldüğünde vekalet savaşı stratejisinin nedeni açık olarak ortaya çıkmaktadır. Tüm bu faktörler “düşmanı dışarıda karşılama” ilkesi ile birleştiğinde İran’ın kendine özgü vekalet savaşı konsepti daha iyi anlaşılmaktadır.

Sonuç Yerine;

Arap Baharı sürecinde Suriye’de başlayan iç karışıklıklarda Suriye’deki otoriter rejim anlayışının temel bir neden olduğu görülmüş; muhalif kesimlerin büyük bir kısmı demokratik yöntemlerle bu otokrat rejimin değişmeyeceği değerlendirmesini yapmış ve silahlı mücadele süreci başlamıştır. Kısa sürede bu karışıklıktan faydalanmak isteyen bölgesel ve küresel güçlerin sürece müdahil olmasıyla çatışma büyümüş bir vekâlet savaşına (proxy war) dönüşmüştür. Taraflar temel olarak Sünni-Selefi Batı yanlısı eksen ve Şii-Batı karşıtı eksen olarak ikiye ayrılmıştır. İran ve Suriye, İsrail karşıtlığı konusunda ortak tavır sergileyen iki ülke olarak genellikle iyi ilişkiler içinde olmuştur. İran ile Esad rejimi arasında stratejik ve mezhepsel yakınlık nedeniyle bir ittifak yıllardır mevcut olmuş; bu ittifaktan ötürü İran ve Hizbullah rejimin destekçisi olmuştur. Arap Baharı sürecinde İran devrim yanlısı bir tutum takınmış; bunu İslami bir devrimin ayak sesleri olarak yorumlamıştır. Fakat protestolar Suriye’ye sıçrayınca bu tutumunu terk etmiş ve Esad rejimine askeri, finansal ve lojistik her türlü desteği vermiştir. İran’ın önce danışman olarak gönderdiği askerler daha sonra protestoların önlenmesi adına bizzat sahada görev almıştır. Suriye’de karışıklığın devam ettiği her geçen gün İran nüfuz kazanmaktadır. İran’ın Suriye’de muhaliflerle savaşması aynı zamanda Esad ile mücadelede merkez konum kazanması Batı ve İsrail’i rahatsız etmektedir. İran tarafından Suriye’deki savaş sahasına sürülen Şii milis gruplar, Esad’ın çıkarlarını gözetmekten daha çok, İran’ın menfaati ile denetimi altında faaliyet göstermektedir. Bu menfaat ve gayelerden İran için en mühim olanı İran-Lübnan hattında emniyetli bir alan yaratmaktır. Nitekim Suriye’nin güneyinde mevzilenen İran destekli Şii milis grupları elde ettikleri bölgeleri Suriye’deki yönetime bırakmayıp kendi denetimleri altında tutmaktadırlar. Lübnan’a yakın olan ve Sünni nüfusun yoğun yaşadığı bu bölge boşaltılarak nüfusu İdlib’e aktarılmıştır. Burada mevzilenen İran destekli örgütlerin tıpkı Hizbullah’ın Lübnan’da bir milis kuvvetten toplumsal, politik ve iktisadi ayakları olan bir hakim siyasi partiye dönüşmeye çalışmaları, bahsi geçen grupların bölgeden kısa vadede ayrılmayacağına ve kalıcı olmak istediğine işaret etmektedir. Öte taraftan İran hükümeti de Esad yönetimiyle uzun süreli etkin iktisadi bağ kurulması mazeretiyle Suriye’de önemli yatırımlara imza atmış, büyük araziler satın aldığı ortaya atılmıştır. Bu iddiaların gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ancak sular  durulunca görülecektir.[9] Analizler doğrultusunda görünen bir gerçek olarak Esad rejimi düşer veSuriye’deBatıyanlısıbiryönetimoluşursaİranbölgedegüçvenüfuzkaybıyaşayacaktır.“Direniş ekseni” dağılacak, Suriye üzerinden Hizbullah’a silah ve lojistik destek veren İran, bu kanalı kullanamayacak, hareket serbestisini yitirecektir. Bazı kesimlerce Rusya ve ABD'nin gizli bir anlaşma dâhilinde Suriye'ye girdiği düşünülmektedir. Bu teoriye göre Rusya Suriye'de "yıkıcı barış"ı sağlayacak ve sonuçta harabeye dönmüş güçsüz bir Suriye İsrail için bir tehdit yaratmayacaktır. Aynı zamanda Netenyahu ve Putin'in 2015'ten yana görüşmeleri sıklaştırması ve Pompeo ile Putin özel görüşmesi teoriyi pekiştiren önemli unsurlardandır. İran, Suriye'de nüfuzunu arttırdıkça Rusya ile çıkarları çatışmaktadır. İran Suriye'de egemen güç gibi algılandıkça Rusya buna karşı çıkacaktır. Rusya ve İran arasında örtülü bir güç mücadelesi mevcut olmakla birlikte karşılıklı bağımlılık ilişkileri de bulunmaktadır. İttifakın devam etmesinin asıl nedeni budur. İran kontrolündeki milis güçlerin ateşkes karşıtı tavrı ve Astana Süreci'nde kararlaştırılan güvenli bölge konusu iki ülke arasındaki tansiyonu yükseltmiştir. Rusya'nın İran Hamadan'daki askeri havaalanını kullandığını basına servis etmesi de krizi tırmandıran diğer faktörlerdendir.

ABD’nin Suriye’de doğrudan asker bulundurmaması beraberinde Rusya ve İran’ın bölgede hakim güç olarak kalmasını sağlayacaktır. Bu yüzden ABD bu bölgede muhalefeti destekleyerek ve Sünni-selefi milis güçleri finanse ederek etkinliğini sürdürmeye çalışmaktadır. Nitekim ABD krizin ilk günlerinde Türkiye ile birlikte Suriye rejimine muhalif grupları ÖSO çatısı altında toplayıp eğit-donat projesi kapsamında eğitip silahlandırmış ancak bu program başarıya ulaşamamıştır. Kısa sürede sonlandırılan bu program sonrasında ABD PKK’nın Suriye’de faaliyet gösteren kolu YPG’yi finanse edip desteklemeye başlamasının ardından yıllardır bu örgüte karşı mücadele veren Türkiye ile ilişkileri sekteye uğramıştır. Bu bölgedeki nihai amacı Rusya ve İran’ı ülkenin Fırat’ın batı kısmında tutmak ve enerji kaynaklarını denetim altında tutmak isteyen ABD aynı zamanda YPG’li militanları da korumaya çalışmaktadır.[10] İran ile ABD arasında İsrail konusunda dolaylı bir düşmanlık yıllardır mevcut olmuş, bu düşmanlık Suriye krizi ile doruğa çıkmıştır. Eldeki veriler Orta Doğu ve özelinde Suriye’de uzun yıllar dengelerin oturmayacağını, güç mücadelelerinin ve vekalet savaşının süreceğini göstermektedir.

Başvurular

Askeroğlu, S. (2020). Suriye İç Savaşının Onuncu Yılında Değişen Dengeler. IRAM Ağ Sitesi. https://iramcenter.org/suriye-ic-savasinin-onuncu-yilinda-degisen-dengeler/ ağ bağlantısından ulaşılmıştır.

Dağ, A, E. (2015). Suriye: Küresel ve Bölgesel Kaostan Beslenen İç Savaş. İHH İnsani ve Sosyal Araştımalar Merkezi, İstanbul, Temmuz 2015, s.14.

Duygulu, Ş.(2017) “Dönüşen Savaşların Değişen Araçları” s.16

Karabulut, B ve Oğuz Ş. (2018). Proxy Warfare in Ukraine. Savunma Bilimleri Dergisi, 17(1), s.78

Kurt, V. (2019). Arap İsyanları Sonrasında Ortadoğu’da Vekalet Savaşları: Yemen Örneği.

Sarı, İ. ve Farzam, R. Suriye’de İran’ın Şii Milisleri. Anadolu Ajansı Analiz Ağ Sitesi. 15.03.2018 https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/suriye-de-iran-in-sii-milisleri/1089525

Uluslar arası Siyaset Bilimi ve Kentsel Araştırmalar Dergisi, 7(1), s.309.

Taşkent, K. İran’ın Suriye Politikası ve Şii Milis Grupları. 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Ağ Sitesi, 09.03.2020https://21yyte.org/tr/merkezler/bolgesel-arastirma-merkezleri/orta-dogu-ve-afrika-arastirmalari-merkezi/iran-in-suriye-politikasi-ve-milis-gruplari

Yılmaz, S. Uluslarası İlişkilerde Teori ve Pratik. Ulusal Kanal Ağ Sitesi. 02.09.2015 https://www.ulusal.com.tr/uluslararasi-iliskilerde-teori-ve-pratik-makale,4653.html

 

 

 

 

 

 

[1]Dağ., “Suriye:Küresel ve Bölgesel Kaostan Beslenen İç Savaş”

[2]Duygulu, “Dönüşen Savaşların Değişen Araçları” s.16

[3]Duygulu, a.g.m., s.17

[4]Karabulut&Oğuz, “Proxy Warfare in Ukraine” s.78

[5]Kurt, “Arap İsyanları Sonrasında Ortadoğu’da Vekalet Savaşları: Yemen Örneği” s.309

[6]Yılmaz, “Uluslar arası İlişkilerde Teori ve Pratik” bkz: https://www.ulusal.com.tr/uluslararasi-iliskilerde-teori-ve-pratik-makale,4653.html

[7]Sarı, (2015), “Suriye’de Arap Baharı Kışa mı Dönüyor?” s.2

 

[8]Taşkent, “İran’ın Suriye Politikası ve Şii Milis Grupları”

 

[9]https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/suriye-de-iran-in-sii-milisleri/1089525

 

[10]Askeroğlu, (2020), “Suriye İç Savaşının Onuncu Yılında Değişen Dengeler”