Yazan: Emk. Deniz Astsubayı İbrahim GÜLBAHÇE
Vatan Nedir?
Vatan ulusça egemen olarak üzerinde yaşadığımız topraktır, toprağın üzerinde yaşayan canlılardır, sudur. Havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz, bize sunduğu kaynakları kullandığımız, sahip olmak için canımızı verdiğimiz, bünyesinde barındırdığı insanıyla, hayvanıyla, bitkisiyle, doğal kaynaklarıyla, kültürüyle, tarihiyle birlikte düşünmemiz gereken bir kavramdır.
Vatan kavramı sadece kara sınırları ile sınırlanmamıştır. Vatanın toprağı vardır, hava sahası vardır, denizleri vardır.
“Mavi Vatan” kavramı denizleri içermektedir ve vatan kavramının içinde yer almaktadır. Kara sınırları ile belirlenmiş vatan kavramının önemi Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren milletimizin hemen hemen tümü tarafından anlaşılmış ve önemsenmektedir. Bu belki de tüm ülkelerde böyledir. “Mavi Vatan” bilinci ise sadece gelişmiş ülkelerde önemsenmiştir. [1]
Mavi Vatan Nedir?
E. Amiral Cem Gürdeniz’in ifadesine göre Mavi Vatan; değişen ve dönüşen dünya şartlarında kara parçasına yakın olan su varlığının bir ihtiyaç olarak kullanılması gerekliliğini gösterir. Nitekim toprakların yanı başında bulunan deniz de anavatan gibi Mavi Vatan’ı ifade eder. Geçmiş dönemlerde Türkiye karasularında görülen hukuki aykırılıkların bu kavramın kullanılması gerekliliğini kanıtlar. Türkiye’nin karasal yüzölçümü yaklaşık 780 bin km² iken, çevre denizlerimizdeki -Ege ve Akdeniz’de ilan edilmiş olmamasına rağmen- münhasır ekonomik bölgemizin büyüklüğü (Mavi Vatan) 462 bin km²’dir. [2]
Mavi Vatan kavramını üreten bununla ilgili çalışmalar yapan E. Amiral Cem Gürdeniz’e ve Müs. Amiral Cihat Yaycı’ya Türk denizcilik bilincinin gelişmesine yaptığı bu önemli katkı için teşekkür etmeliyiz.
Mavi Vatan Denizdeki Sevr’i Reddeder. Mavi Vatan, Türkiye’de hangi iktidar yönetimde olursa olsun uygulanması gereken bir paradigmadır. Gerçekte Mustafa Kemal Atatürk ile başlayan bir sürecin de tanımıdır. Atatürk’ün Montreux Sözleşmesi ile Türk Boğazlarının tam egemenliğini geri alması bu sürecin ilk adımıdır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, Ege Kıta Sahanlığı, Karasuları ve Kardak krizlerinin yönetimi bugüne kadar uygulanan başarılı aşamalardır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz temel tehditler güneyimizde denize çıkışı olan ABD, AB ve İsrail desteğinde kukla bir Kürt devleti; KKTC’nin ve adadaki askeri varlığımızın sonlandırılmasına yönelik gayretler ile Ege ve Doğu Akdeniz’de, Yunanistan ve GKRY üzerinden yaklaşık 200 bin km²’lik bir deniz alanını Türkiye’nin egemenliğinden koparmaya çalışan Seville haritasının yürürlükte kalmaya devam etmesidir. AB ve ABD güdümünde hazırlanan ve 21. Yüzyıl başında piyasaya sürülen habis Seville Üniversitesi haritası Ege ve Doğu Akdeniz’den soyutlanmış, adeta Türkiye’nin karasuları dışına çıkmasına izin vermeyen, Türkiye’nin güneyden ve batıdan boğazını sıkan bir haritadır. Bu haritada ABD, İngiltere ve AB’nin desteğini arkasına alan Yunanistan ve GKRY ikilisine artık İsrail de eklenmiştir. Bu durum, tarihteki Sevr dayatmasının bir benzeri olarak “İkinci Sevr” nitelemesini hak etmektedir. Bu nedenle jeopolitik farkındalık ve toplumsal bilinç oluşturmak bir zorunluluktur. Türkiye’nin yaklaşık 462 bin km²’lik deniz yetki alanı yalnızca mavi ekonomi ve kaynaklar açısından değil, aynı zamanda savunma ve stratejik derinlik bakımından da vazgeçilmezdir. Mavi Vatan, Atatürk’ün 1 Eylül 1922’de Türk ordularına verdiği “İlk hedefiniz Akdeniz’dir” emrinin 21. yüzyıldaki yansımasıdır. Bugün Mavi Vatan bir doktrin olarak hazırdır, ancak kalıcı başarı için askeri, diplomatik ve ekonomik stratejilerle desteklenmesi ve uzun vadeli bir devlet politikası haline getirilmesi gerekir. [3]
100 yıl sonra Türkiye, bu kez denizde karşısına çıkan denizdeki Sevr haritasına meydan okumak ve kazanmak zorundadır. Bu sürecin silahlı bir çatışmaya varmadan diplomasi yolu ile çözülmesini beklemek her uygar insanın düşüncesidir.
Ancak Türkiye’ye dayatılan haritada sadece Yunan ve Kıbrıslı Rumların hâkim olduğu iddiasının oluşturduğu bir konjönktürde, Türkiye’nin güçlü bir donanma, KKTC’de askeri varlığı ile sismik-sondaj gemileri filosuna sahip olması hayati öneme sahiptir. Doğu Akdeniz’deki barışın da en güçlü teminatıdır.
Mavi Vatan bir sembol, bir tarif ve aynı zamanda doktrindir.
Sembol olarak 21’inci yüzyılda yüksek stratejik hedefi ile olması gereken devleti ve halkı ile denizcileşmesinin sembolüdür. Türkiye’de yüzyıllardır hâkim karacı devlet anlayışını denize ve denizciliğe sağlamayı sembolize etmektedir. Tarif olarak; Türkiye’nin ilan edilmiş veya edilmemiş tüm deniz yetki alanları (iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge) ile akarsu ve göllerini kapsamına alır. Deniz yetki ve ilgi alanlarında deniz dipleri ve ilan edildiği takdirde MEB sınırları içinde tüm canlı kaynakların üzerinde egemenlik yetkisi vardır. Türkiye’nin izni olmadan ne deniz ne canlı kaynakları kullanılamaz. Bu yönü ile vatanımızın devamıdır.
Doktrin olarak; Anadolu’yu çevreleyen denizlerle diğer okyanus ve denizlerdeki hak ve çıkarları korumaya ve geliştirmeye yönelik jeopolitik bir yol haritasıdır. Böylece kendine özgü özellikler taşıyan denize ve denizciliğe ait ilke ve düşünceler, jeopolitik bir bütünlük içinde yol gösterici öğretiye dönüşerek, geleceğimizi jeopolitik etki alanları ve savunma eksenleri perspektifinden tarif edebilecektir. Tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu düzene; Atlantik Çağından Asya Çağına geri dönülmez geçiş döneminin yaşandığı bugünkü küresel süreç içinde, Doğu Akdeniz, Ege, Karadeniz ve Boğazlar üzerinde Türkiye’nin jeopolitik kontrolünü güçlendiren yeni fırsatlar sunabilecektir.
Mavi Vatan, Büyük Stratejiyi (Grand Strategy) ilgilendirir. Bağımsız dış güvenlik politikasını savunur. AB ve ABD’nin saldırgan realist siyasetine karşı, savunmacı realist bir çerçeve sunar. Kalıcı ittifak ve bloklaşmalara uzaktır. Ancak, ‘devletlerin sürekli düşmanı ve dostu yok, çıkarları vardır’ prensibinden hareketle deniz hak ve çıkarlarımızın korunmasına yönelik konjektürel geçici geçici ittifaklar ve işbirliğine açıktır. Atatürk çizgisindeki iç ve dış barışın tesis ve idamesini esas alır. Çevrecidir. Bu nedenle deniz-okyanus ekolojisinin gezegendeki doğal döngünün ana belirleyicisi olduğu hakikatine sadıktır. Tartışmalı alanlarda gücünü uluslararası hukuk, hak ve nisfetten alan adil ve hakça paylaşımı savunur. Ancak karşısına çıkarılan Seville Haritası gibi maksimalist haritaları tüm gücüyle reddeder. Haklılığını güç ve her an harbe hazır olma üzerinden yüksek caydırıcılık içinde ispat edebilecek yetenek ve kararlılığa sahip olmayı hedefler. [4]
Mavi Vatan kavramını “masal” gibi önemsizleştirecek ifadelerle nitelendirmek doğru değildir. Ülkemizin tıpkı kara ve havada olduğu gibi, denizlerdeki çıkar ve menfaatlerini de korumamız gerekir.
Müs. Amiral Cihat Yaycı, Mavi Vatan’ın Türkiye’nin geleceği için vazgeçilmez bir miras olduğunu vurgulamak suretiyle, bu mirasın korunması ve geliştirilmesi için herkesin üzerine düşen görevleri yerine getirmesi gerektiğini belirtmiştir. Mavi Vatan’ın Türkiye’nin bağımsızlığı, egemenliği ve bölgesel güç olma hedefinin bir sembolü olduğunu ifade etmiştir. Cihat Yaycı’nın ifadesiyle “Mavi Vatan Denizlerdeki Misak-i Milli’mizdir”
Mavi Vatan çıkışı/hamlesi bir maraton koşusudur. Bu uzun soluklu mücadelede en yüksek devlet görevlisinden sıradan vatandaşımıza kadar göz önünde bulundurulması gereken gerçek şudur:
“Ege ve Akdeniz’deki mücadelemiz sadece güvenlik, savunma ve refah kaynağı deniz yetki alanlarımızdaki yani Mavi Vatanımızdaki hak ve çıkarlarımızın mücadelesi değildir. Türkiye’nin Akdeniz uygarlığının ve siyasetinin ayrılmaz parçası ve devamı olarak kabul edilmesinin mücadelesidir.”
Denizlerin Önemi
Deniz, toplumların çağlar süren gelişim süreci içinde refah, savunma ve güvenlik alanlarında vazgeçilmez önemde ve öncelikte rol oynamış, güç mücadelesinde en önemli çıkar çatışma alanı olmuştur. Bir başka deyişle, denizlerdeki mücadele dünya tarihini şekillendirmiştir.
Denizleri güvenlikleri için derinliğine savunma alanı, emperyal emelleri için güç intikal alanı, hizmet ve mal mübadelesi için ulaştırma ortamı alanı ve bilimsel/teknolojik ilerlemeler için meydan okuma alanı olarak kullanabilen uluslar hegemonya sahibi olarak öne çıkmışlardır. Denizci devletler önce sanayi toplumu, sonra bilgi toplumu aşamalarını başarı ile gerçekleştirerek günümüzün refah toplumlarını oluşturmuşlardır.
Actium Savaşı’ndan, Normandiya Çıkarması’na kadar deniz savaşları ispat etmiştir ki, güç mücadelesinde nihai zaferlerin hepsi, denizden gelir. [5] Diğer taraftan küresel ve kıtasal egemenler, tarih boyunca denizde kurdukları düzene, yani mavi uygarlık sistemine kendi iradeleri dışında aktör sokmamaya gayret sarf etmişlerdir. Zira küresel hegemonyanın anahtarı deniz hegemonyasıdır. Tarih boyunca böyle olmuştur.
Küresel çapta deniz gücü kurmanın anahtarı da okyanus aşırı bir donanmayı tesis ve idame edebilmektir. Bugün için söz konusu donanmanın uçak gemisi ve nükleer denizaltılara sahip olması şarttır. Deniz hegemonları bölgesel hegemonların yükselişini bazen savaşla, bazen kapitülasyonlarla, çoğu zaman da ülke içi dinamikleri kullanarak önlemeye çabalamışlardır.
Türkiye için de durum farklı değildir. Gerek Osmanlı İmparatorluğu gerekse Türkiye Cumhuriyeti, iç ve dış dinamiklerin işbirliği ve eşgüdümü ile deniz uygarlığından daima uzak tutulmuştur. Gerek denizcilik gücü gerekse deniz gücü geliştirmesi değişik şekiller ile daima engellenmiştir.
Deniz, zenginlik demektir. Bugün dünyanın tüm zengin ülkeleri denizlerinden halkları için katma değer üretmektedirler. Ekonomik büyüklük olarak dünyanın ilk onu (ABD, Çin, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, Hindistan, İtalya, Brezilya, Güney Kore) denizlerden anlamlı miktarda katma değer üreten ülkelerdir. Denizlere sırtını çevirmiş ve denizlerden katma değer üretmeyen ama zengin olmuş tek bir ülke yoktur.
Denizler; yüzeyi, su kütlesi ve su altında kalan kıta uzantısı ile kullanılabildiği takdirde zenginlik ve refahtır. Deniz ticareti, deniz ulaştırması, denizlerden intikal ettirilen petrol ve doğal gaz boru hatları, deniz madenciliği, balıkçılık, deniz turizmi, deniz sporları ile istihdam, katma değer yaratır ve sonuçları itibariyle refah ve mutluluk verir.
Dünyada karasal kaynakların azalmaya ve bazı kalemlerde tükenmeye yüz tuttuğu düşünülürse, deniz ülkesinin ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılabilir. Geçmişte mümkün değilken, bugün gelişen teknoloji sayesinde denizlerdeki hammadde kaynaklarının neredeyse tümüne ulaşmak mümkün hale gelmiştir. Bu yüzden tüm ülkeler denizlerden daha fazla pay alabilmenin peşine düşmüştür. Bu bağlamda şu ana kadar elde edilen verilere göre; Kıbrıs’ın etrafında Türkiye’nin en az 100 yıllık ihtiyacını karşılayacak kadar doğal gaz ve petrol bulunmaktadır. Ayrıca; dünya yüzeyinin dörtte üçünün denizlerle kaplı olduğu düşünürsek, artık kaynaklar ve zenginlik denizlerdedir.
Ayrıca dünya ticaretinin yaklaşık olarak yüzde 85’i deniz yolu ile yapılmaktadır. Deniz yolu taşımacılığı demir yolu ile yapılan taşımacılığa 3, kara yolu ile yapılan taşımacılığa göre 7, hava yolu ile yapılana göre ise 21 kat daha ucuzdur. Bu verilerin bir anlamı da deniz taşımacılığının birim mala isabet eden navlun miktarını düşürmesi ve tüketiciye daha ucuz mal arzını sağlayabilmesi imkanıdır.
Mavi Vatan Kavramının Ortaya Çıkışı ve Tarihsel Süreci
Mavi Vatan kavramının ortaya çıkışına zemin hazırlayan süreci 1947 yılına kadar götürmek mümkündür. 1947 yılında ABD Başkanı Truman tarafından bahsedilen ‘Kıta Sahanlığı’ meselesi ülkelerin denizler üzerindeki hâkimiyetini yeniden tanımlayan ve deniz/okyanusun da ülkenin bir parçası olduğunu kabul eden bir anlayışı ortaya koymuştur. Dönemin ABD Başkanı Truman elbette bu aksiyonu denize olan sevdasından değil ABD’nin batısında yapılacak petrol arama ve çıkarma işlemleri için talep etmiştir.
1958 yılında Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmesi ile birlikte resmen tanımlanan ‘Kıta Sahanlığı’ kavramı Mavi Vatan’ın temellerini atmıştır. Burada en önemli faktör, deniz kaynaklarından yararlanarak zenginliklerin vatan gelirlerine katılması olmuştur. Kıta Sahanlığı meselesi özellikle Türkiye gibi her yanı sularla çevrili ülkeler için önemli bir konu olurken 1982 yılında çıkarılan ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ kavramı belki de anlaşmazlığın temelini teşkil etmiştir. [6]
Denizlerle çevrili Anadolu’da yurt edinmiş atalarımız, gelecek nesilleri böyle vatan seçmekle ödüllendirmiştir. Osmanlı üç kıtada bir imparatorluk kurmuş olmasına ve siyasi coğrafyasının ihtiyaçlarına rağmen, yaşamsal önem taşıyan deniz gücünü 16’ncı yüzyıl dışında kuramsal anlamda bile kavrayamadı. Böylece sadece jeopolitik olarak denizlerden uzaklaşmadı, aynı zamanda denizcileşemedi. Denizde ve denizcilikte geri kalmışlığımızda; bilim ve teknolojide geri kalma kadar, en güçlü dönemde denizci ülkelere verilen kapitülasyonlar da önemli rol oynadı. Kapitülasyonları dayatanlar, okyanuslara yayılıp yeni sömürgelerle zenginleşirken bu yeni rekabet ortamına başka oyuncuların çıkmasını engellediler. Türklerin denizcileşmesi ve denizde güçlenmesini önlemek için herşeyi yaptılar. Deniz tarihimiz denizci Batılı devletlerin Navarin, Sinop gibi kalleşçe baskınlarıyla doludur. Maalesef bu baskını yapanların çoğunluğu, bugün müttefikimiz durumundadır. Benzer bir baskını, bir kez daha Türk Silahlı Kuvvetleri’ne 2008-2016 arasında FETÖ üzerinden uyguladılar.
Denizlerdeki gerileme ve donanmasızlık imparatorluğun duraksaması ve çökmesi ile ardı ardına toprak ve can kayıplarına ve sonunda Anadolu’nun işgali ile neredeyse Türklerin tarihte ilk kez vatansız kalması aşamasına gelmesine sebep olmuştur. Sevr gerçekleşseydi kızgın çöllerde çobanlığa kadar düşecek olan Türk Milleti’ni, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Kurtuluş Savaşı kurtardı. Aslında bugün, 101’inci yılını idrak ettiğimiz Lozan Antlaşması ile yırtılıp çöpe atılan Sevr Haritası, emperyalizmin 18’inci yüzyıldan itibaren Türklere biçtiği vizyonun bir yansımasıydı. Sevr haritası; açık deniz ve okyanuslardan koparılmış, her tarafı kuşatılmış, bir daha Avrupa’ya asla tehdit olamayacak şekilde Türkleri karaya gömen bir haritaydı. Bu haritaya Türkiye önce Kurtuluş Savaşı ve Lozan Antlaşması daha sonra Montreaux Sözleşmesi ve Hatay’ın Anadolu’ya katılmasıyla gereken cevabı verdi. Ancak emperyalizmin asla vazgeçmediğini Atatürk’ün vefatından sonra hatırlattı. Bugün de emperyalizmin inatçı tutarlılığını Suriye’den Libya’ya, Irak’tan Azerbaycan’a, Karadeniz’den Ege ve Doğu Akdeniz’e her türlü kışkırtma ve tehdit ile yaşıyoruz.
Türkiye’nin 1946 sonrası Avrupa-Atlantik blokta yer alması ve 1952 sonrası NATO üyeliği Anadolu coğrafyasını, liderliğini Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) yaptığı Batılı devletler ile işbirliği kapsamında emrine sundu. Türkiye, kara cephesinde Sovyetler Birliği birliklerini durduracak; havada da gerekirse nükleer silahlar başta olmak üzere Washington planlarına göre verilen görevleri yerine getirecekti. Denizde Türkiye’nin görevi Karadeniz ile sınırlandırılmıştı. Batılı devletler, denizlerde ve okyanuslarda ileride kendine rakip olabilecek yeni oyunculara tahammül edemez. Türk deniz gücü kıyılarda kalmalıydı. Bu durum o dönemlerin üst düzey karacı komuta heyetleri tarafından kabul gördü. Örneğin, çevre denizlerde NATO sorumluluk sahaları tahsis edilirken, Ege ve Doğu Akdeniz’i Yunanistan’a bırakacak kadar gerçekler fark edilemedi ya da tam olarak görülemedi. 1963 Kıbrıs Krizi ortaya çıkmasaydı; NATO’nun ışıltısıyla büyülenmiş Türk yöneticiler Akdeniz ve Ege Denizi’nde deniz tatbikatı yapmayı dahi düşünemeyecek duruma gelmişlerdi. Deniz Kuvvetleri’nin uyanışı Kıbrıs’ta 1963 Kanlı Noeli ile başladı ve 11 yıl sonra Türkiye, 20 Temmuz 1974 tarihinde emperyalizm karşısında Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ikinci zaferini elde etti. Bu tarihte emperyalizmin Türkiye’yi güneyden kuşatmasına son verildi. Artık Deniz Kuvvetleri için Ege ve Akdeniz’de hayati çıkarlar ve öncelikli değerler haline geldi.
Akan yıllar içinde ve özellikle Soğuk Savaş sonrasında Türkiye, sadece donanma alanında pek çok yönden deniz uygarlığına sahip ülkeler arasına girebilecek gelişme ve kazanımlar elde etti. Bu dönem 1994 sonrası “Açık Denizlere Doğru Doktrini” ile donanmanın gelişimini her yönden tetikledi. Bu başarı grafiği Cumhuriyet Donanması’nın gerek Ege ve Akdeniz’de ganbot diplomasisini gerekse Karadeniz’de donanma diplomasisini etkin kullanımı ile kuantum sıçraması düzeyinde yükseldi. 2009 yılından itibaren donanmanın Hint Okyanus’unda sürekli varlık göstermesi bu süreci hızlandırdı. 2011 yılında kendi dizaynımız olan Heybeliada Korveti’ni yüzde 70 ulusal katkı ile Pendik Tersanesi’nde gerçekleştirmesi başarı grafiğine son noktayı koydu.
15 Temmuz 2016 hain FETÖ darbesi sonrası Türkiye’nin jeopolitik ve dolayısıyla ulusal çıkarlarını savunma refleksinde önemli değişim yaşandı. Bu değişimde zengin hidrokarbon kaynaklarına sahip Doğu Akdeniz’in deniz yetki alanları paylaşım mücadelesi en önemli rolü oynadı. Bu sürecin adı 2006 yılında tanımlanan Mavi Vatan sembolü olarak ortaya çıktı. Türk halkı bu kavramı sevdi. Donanmaya olan ilgisi katlanarak arttı. Kumpas davalarda Deniz Kuvvetleri’nin hedef alınması ve çok büyük yaralar almasına rağmen Ege ve Akdeniz’de üstün başarılar sağlaması, ulusal savunma sanayinin gelişiminde lokomotif rol oynaması bu süreci ivmelendirdi. Bu ivme, jeopolitik bir deniz çıkar kavgasının zamanın ruhuna sunduğu bir ortamda, sosyal medya başta olmak üzere bilginin çok hızla yayılmasının oluşturduğu koşullarda yükseldi. Mavi Vatan somut bir sembolü oldu. [7]
Günümüzde Türkiye’nin temel güvenlik sorunları güneyinde yoğunlaşmaktadır. Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan ve KKTC’ye yönelik girişimler, Ege’deki askerî yığınak, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör yapılanmaları, ABD’nin bölgedeki varlığı ve İsrail merkezli yeni jeopolitik denklem Türkiye’nin öncelikli güvenlik meseleleridir.
1952’nin iki kutuplu dünyası artık geride kalmıştır. O dönemde savunma sanayii sınırlı, deniz jeopolitiği bugünkü ağırlığından uzaktı. Bugün ise Türkiye gelişmiş savunma sanayii, millî füze ve İHA/SİHA sistemleri, güçlü donanması, Mavi Vatan doktrini, enerji koridorları ve çok kutuplu dünyanın sunduğu yeni fırsatlar sayesinde Soğuk Savaş döneminden çok farklı bir stratejik konuma sahiptir. Türkiye artık yalnızca NATO’nun güneydoğu kanadını koruyan bir cephe ülkesi değil, Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Türk Dünyası, Afrika ve Kızıldeniz’i birbirine bağlayan bir jeopolitik merkezdir.
21’inci Yüzyılda Mavi Vatan
21’inci Yüzyıl bütün dünyada okyanuslar ve denizler yüzyılı olacaktır. Zira insanlık, tarihinde hiç olmadığı kadar okyanus ve denizlere bağımlı olacaktır. Bu çerçevede savunma, güvenlik ve refah yaratan denizlerimize devletin her açıdan önem verilmesi ve bu alanda durumsal farkındalığını artırılması gerekir…
Türkiye’nin deniz jeopolitiğinde 3 asli merkez vardır. Bunlar, TÜRK BOĞAZLARI, MAVİ VATAN VE KKTC’dir. Her üçü de birbirine bağımlıdır. Bu alanlar 3 ayrı jeopolitik etkileşim içindedir. Birincisi kenar kuşak jeopolitiği, diğerleri İsrail’in güvenliği ve enerji jeopolitiğidir. (8)
Dolayısıyla 21’inci Yüzyılda Türk jeopolitiğinin ağırlık merkezi Mavi Vatan’dır. Mavi Vatan, tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu düzene; Atlantik Çağından Asya Çağına geçiş döneminin yaşandığı geri dönülmez bugünkü küresel süreç içinde, Doğu Akdeniz, Ege, Karadeniz ve Boğazlar üzerinde Türkiye’nin jeopolitik kontrolünü güçlendiren sürecin adıdır. Bu süreç, deniz yetki alanlarımızda, Kıbrıs’ta ve Türk Boğazlarında kesin jeopolitik hakimiyeti savunur.
Mavi uygarlığın iki ana ekseni vardır. Bunlardan birinci eksen deniz gücünü ilgilendiren jeopolitik alana, ikinci eksen daha çok denizcilik gücünü ilgilendiren ekonomik ve psikososyal alanlara yöneliktir.
Türkiye’nin güvenlik ve refahı, vazgeçilmez bir şekilde çevrelendiği denizlerle iç içedir. Bulunduğu yarımada coğrafyası ile Türkiye deniz ülkesidir. Bu coğrafyada refah ve güven içinde yaşamak için denizlere yönelmek ve denizci devlet olmak gerekir. Bundan kaçış yoktur. Denizlere yönelmek bulunduğumuz yarımada coğrafyası için seçenek değil, bir zorunluluktur. Bu coğrafyada yaşayanlar tercihini “karasal” değil, “denizsel” devletten yana kullanmak zorundadır. Deniz gücü, kara gücünün tamamlayıcısı değil; deniz ile iç içe yaşayan Türk ulusunun vazgeçilmezi olmalıdır.
Denizlerde kuzeyini, güneyini ve batısını emniyete alamamış bir Anadolu, iç hatlar durumunun zafiyeti altında, istilalara mahkûm olur. Anadolu ve deniz bir elmanın iki yarısı gibidir. Biri olmadan diğeri olmaz.
Bu çerçevede, deniz uygarlığının jeopolitik ekseni, gerekçeleri ayrıntılı olarak aşağıda belirtildiği gibi siyaset üstü bir anlayışla takip edilmeli ve geliştirilmelidir. Zira bu alan devletin bekası ve devamlılığı ile ilgilidir. Ekonomik ve psikososyal alanlara yönelik eksen, halkın refah ve mutluluğu ile ilgilidir. Ancak bu eksenin de jeopolitik eksene, hayati ekonomik çıkarlar üzerinden dolaylı etkisi söz konusudur. Dolayısıyla refahın ve mutluluğun devamının sağlanması da, jeopolitik çıkarlar kadar önemlidir.
Mavi Vatan Vizyonu
Mavi Vatan vizyonu, 21’inci yüzyılın geri kalanında yüzünü tamamen denizlere dönmüş, deniz yetki alanlarındaki hak ve çıkarlarını garantilemiş ve Akdeniz dışına çıkmaya odaklanmış, 100 milyon nüfuslu, dünyada ilk on ekonomi içinde yerini alan, savunma sanayinde kendine tamamen yeterli demokratik, laik ve hukuk devleti Türkiye vizyonuna hizmet eder. Uzun vadelidir. Emperyalizme karşı duruşu ile Kemalist bir doktrindir. Bir nevi dünya görüşüdür. Bu doktrin günlük siyasi tartışmalara indirgenmemeli, milli güvenlik siyaset belgesi niteliğinde kurumsal bir rehberle uygulanmalıdır.
Mavi Vatan Türkiye’nin denizden kıtaya itilmesini reddeden, emperyal dayatmalara karşı bir bağımsızlık manifestosudur. Bugün güneyimizde denize açılması planlanan yapay bir Kürt devleti girişiminden, KKTC’nin güvenliğine; Seville Haritasına itirazdan, Montrö’nün ve Karadeniz’deki denge rejiminin korunmasına kadar geniş bir jeopolitik alan Mavi Vatan’ın ilgi sahasına girer. Bu alanlar, 21’inci yüzyıl Türk jeopolitiğinin temel ağırlık merkezleridir. Diğer yandan Türkiye, ancak denizcileşerek 21’inci yüzyılın meydan okumalarını karşılayabilir. Deniz gücünün kara, hava, siber ve uzay unsurlarıyla bütünleşmesi; Akdeniz’in ötesine, okyanuslara uzanması; küresel müştereklerde etkin bir aktör haline gelmesi bu doktrinin nihai hedefidir. Diğer yandan Türk devletleri Teşkilatı çerçevesinde gelişen Türk dünyasını denizlerde temsil edebilecek tek güç, Türkiye Cumhuriyeti’nin donanması olacaktır. Mavi Vatan bu nedenle 21’inci yüzyıl deniz jeopolitiğimizde, sadece kıyılarımıza ve deniz yetki alanlarımıza yönelik değil, okyanuslarda da görünür olmamızı gerekli kılmaktadır. Türk dünyası adına yaşanacak bu evrim, Türkiye'nin geleceğini belirleyecek en kritik stratejik tercih olacaktır. [9]
Mavi Vatan Siyaset Üstüdür
Mavi Vatan siyaset üstü bir kavramdır. Görüşü her ne olursa olsun vatanını seven her bir ferdin kutsal görmesi gereken; vazgeçilemez, vatan toprağından farkı olmayan milli değerdir. Mavi Vatan adı üstünde Vatan’dır! Vatan ne kadar kutsal ve siyasete malzeme yapılamayacak kadar hassas bir konuysa; Mavi Vatan’da aynı kutsallıktadır; milli hassasiyetimizdir. Vatanımızın birliği bütünlüğü gibi Mavi Vatan’ımızın bütünlüğü de tartışılamaz! [6]
Müs. Amiral Cihat Yaycı, partisi ve ideolojisi ne olursa olsun, Türk nesillerinin denizlerdeki hak ve çıkarlarına sahip çıkmayı hedefleyen haklı ve milli Mavi Vatan davasına sahip çıkılmasını ifade etmiştir.
Türkiye Neden Denizcileşmelidir?
Birinci ve ikinci binyılda Anadolu yarımadasında deniz uygarlığı kuramamış olsak bile, yeni yüzyıl ve binyıllarda sonsuza dek sürecek Türkiye Cumhuriyeti denizcileşmelidir. Bu jeopolitiğin bir sonucudur. Bir yandan zenginleşirken, diğer yandan ulus devlet ve üniter yapısını koruyup, laik demokrasisi ile birlikte halkının gerçek eğitim düzeyini geliştirebildiği zaman, oluşan bu ideal şartlar altında Türk ulusunun deniz uygarlığına yönelmesi çok kolay olacaktır. Günümüzde deniz uygarlığı kurabilmiş tüm devletlerin, seküler demokrasi ile idare edilen ulus devletler olduğu hatırlanmalıdır.
Türkiye Avrasya’da jeostratejik bir aktördür. Dünya tarihinin büyük bir bölümünün yazıldığı coğrafya Avrasya’dır. Türkiye’nin 21’inci yüzyılda Avrasya’ya yönelmesi jeopolitik ve jeoekonomik bir kader olacaktır. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 75’inin yaşadığı; dünya kara kitlesinin yüzde 37’sinin kapsandığı; dünya ekonomisinin yüzde 60 hâsılasının üretildiği; dünya enerji rezervlerinin yüzde 75’inin bulunduğu Avrasya’nın en kritik bölgesinde bulunan Anadolu, böylesine kritik bir coğrafyada yaşamanın hem ödülünü hem de bedelini yaşamış tarihi bir mirasa sahiptir.
Gerek ödülünü alırken, gerekse bedelini öderken belirleyici temel faktör daima donanma, dolayısıyla jeopolitik periferisindeki denizlere hâkimiyetinin derecesi olmuştur. Donanma olduğunda güven ve gönenç, donanma olmadığında çöküş ve işgaller yaşanmıştır.
Anadolu’daki son Türk devletinin geleceği; tarihinde yaşandığı gibi, denizlerdedir. Yaşadığımız ve sonsuza dek yaşayacağımız coğrafyada deniz gücünde değil gerilemeye, duraksamaya dahi tahammül yoktur.
Bu topraklar, Çeşme baskınından sonra, harekâta katılan Rus filolarının Baltık Denizi’nden Akdeniz’e girdiğini duyan ve “Baltık’tan Akdeniz’e yol var mı?” diye soran, III. Mustafa gibi devlet yöneticilerini de, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir!” diyerek aslında bir ulusun denize yönelişinin başlangıcını haykıran Mustafa Kemal’i de görmüştür.
Türkiye’nin coğrafi konumu nedeniyle Kuzey Kutup Bölgesinin zenginliklerinden pay almasına imkân yoktur ama kendi çevresinde bulunan denizlerin zenginliklerine sahip olma şansı bulunmaktadır. Bunun için tabii ki akıllı kararlar alırsa, uluslararası hukuktan ve hakkaniyetten kaynaklanan deniz yetki alanlarına sahip çıkarsa!
Türkiye coğrafi olarak üç tarafı denizlerle çevrili olmasına, Marmara Denizi gibi bir anlamda diğer denizlere çıkışı olan bir iç denizi olmasına, 8333 km. uzunluğunda denize kıyısı olan 28 ili ve ülke nüfusunun yüzde 70’i bu illerimizde oturuyor olmasına rağmen denizci bir ülke değildir, denizlerden arzu edilen ölçüde katma değer yaratamamaktadır. Türkiye’nin dünya denizcilik pastasından aldığı pay yüzde 1’in altındadır.
Türkiye denizcileşmek ve denizlerden halkı için katma değer üreten bir ülke olmak zorundadır. Bunun birinci şartı da hiç şüphesiz ki deniz ve denizcilik kültürüdür. Ne yazık ki denizcilik kültürü halkımızın kültürel genetik kodlarında yoktur. Bu nedenle devlet ve kurumlar eliyle uzun soluklu bir plan dahilinde deniz kültürünün küçük yaştan itibaren verilmesi adeta bir gerekliliktir. “Her Türk asker doğar” ama her Türk denizci doğmuyor. Çünkü askerlik kültürel kodlarımızda vardır ama denizcilik yoktur. Çünkü denizciliğin temeli deniz kültürüdür.
Ünlü deniz tarihçimiz Ali Haydar Emir Alpagut 1913’te şöyle yazmıştı:
“Denizler tükenmez bir servet ve kuvvet menbaıdır. Osmanlı milletinin tabiatında ise denizcilik olmayablir. Ancak öyle bir memlekette oturmaktadır ki memleket stratejik, politik ve ekonomik durumu itibariyle denizlere hakim bir milletle var olmak ihtiyacındadır. Osmanlı Asyası’sı kendisine böyle bir sahip buluncaya kadar keşmekeşten kurtulamayacaktır. İnsanlar tabiatın kanunlarına uymazlarsa yaşayamazlar. Osmanlı Türkleri ya denizci olmaya veya eski vatanlarının kızgın çöllerinde çobanlık etmeye mahkumdur.”
Bu ayırt edebilme yetisi Gazi Mustafa kemal Atatürk’te de vardı ve bu nedenle “Denizciliği Türk’ün büyük milli ülküsü olarak benimsemeli ve az zamanda başarmalıyız” demişti.
GELECEK NESİLLER MUSTAFA KEMAL GİBİ DÜŞÜNMELİDİR.
Gelecekte, deniz yetki alanlarımızın oluşturduğu “Mavi Vatan”ımızdaki hak ve çıkarlarımızın geçmişle kıyaslanmayacak düzeyde farkında olmalıyız. Bu hak ve çıkarların kıskançlıkla korunması, geliştirilmesi ve gelecek nesillere devredilmesi sorumluluğu devlete ait olmakla birlikte, halkımızın, düşünce kuruluşları ve sivil toplum örgütleri katkısı ile deniz hak ve çıkarlarımız konusunda bilinçlendirilmesi göz ardı edilmemelidir.
Artan nüfus ve ekonomik ihtiyaçlar deniz endüstrisinin henüz kullanılamayan potansiyeli ile karşılanabilecektir. Deniz diplerinin özellikle enerji potansiyeli kuvvet çarpanı yaratacak değerdedir. Bu süreçte anahtar kelime denizcileşmektir. Denizcileşmenin iki anahtarı vardır. Birincisi Devletin/Hükümetin iradesi, ikincisi halka denizin sevdirilmesi ve yaygınlaştırılmasıdır. Devletin egemen gücü, yasama ve yürütmede denizciliği gerçek anlamda partiler üstü bir ülküye dönüştürerek siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda elle tutulur projelerle somutlaştırılabilir ve hepsinden önemlisi “Toprak Gemi” Anadolu’nun iç kısımlarına deniz kültürü taşınabilirse, Türkiye’nin kaderi değişecektir. Deniz kültürü ile farkındalığı artacak Türk Milleti, denizciliğin her alanında ekonomik çıkarlarını çoğaltıp, genişletirken, denizi ve onun eşsiz kültürünü yaşam tarzının önemli bir parçasına vazgeçilmeyecek şekilde ekleyebilecektir.
Devlet denizcileştiği ve denizcileşmeyi askeri, ekonomik, siyasi, teknolojik, sosyokültürel ve çevre boyutlarında ulusal stratejik hedef haline dönüştürebildiği takdirde, halkın da kısa sürede denizcileşebileceği bir gerçektir. Anadolu insanının çok hızlı öğrenme ve yeniliklere uyum sağlama yeteneği ile doğaya yakın karakteri bu süreçte kuvvet çarpan rolündedir. Anadolu insanı eğitildiği ve yönlendirildiği takdirde, kısa sürede okyanus denizcisi olabilecek, en iyi savaş ve ticaret gemileri ile yat ve sportif tekneleri inşa edebilecek, en uzak alanlarda deniz ticareti ve balıkçılık yapabilecek ve denizcilik kültürünü kısa sürede geliştirip benimseyebilecek yetenektedir. Denize dönmek için daha fazla beklememek gerekir. O gün geldiğinde, daha bağımsız, daha uygar, daha demokratik, daha akılcı, daha bilimsel, daha üretken, daha çalışkan, daha cesur, daha çevreci ve tüm bunların sonucunda daha zengin ve daha mutlu olunacaktır. [8]
Mavi Vatan Sorunları Nasıl Çözülür?
Yunanistan’ın temel güvenlik paradigması şu varsayıma göre şekillendirilmektedir: “Türkiye; askeri kapasitesi, savunma sanayisinin gelişimi, hâlihazırda Kıbrıs’taki varlığı, Libya-Suriye-Kafkasya ve Afrika açılımları ve son olarak “Mavi Vatan” doktriniyle “bölgesel güç” olmaya çalışmaktadır.”
Bu varsayıma istinaden Yunanistan’ın temel hedefi olan “Türkiye’yi sınırlamak” kapsamındaki alt hedefleri ise, Türkiye’nin;
– Doğu Akdeniz’de ve Ege Denizi’nde harekât alanını en aza indirgemek,
– Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğinde rol almasını engellemek,
– Kıbrıs’tan çıkarılmasını sağlamaktır.
Yunanistan’ın “dış destekli ve saldırgan” bahse konu alt hedefleri karşısında Türkiye ise, doğal olarak “hak ve çıkarları”nı korumaya yönelik, iktidarda bulunan hükûmetlerin politikalarının üzerinde bir “devlet politikası” ile, çeşitli girişimlerde bulunmaktadır. Nitekim son dönemde gündemde olan, Yunanistan’ın temel hedefinin önünde güçlü bir set oluşturan “Mavi Vatan” doktrini bahse konu girişimlerden en önemlisidir.
Bu doktrinle Türkiye; Doğu Akdeniz’de ve Ege Denizi’nde yapılmaya çalışılan oldubittiler karşısında “yalnızca itiraz eden ülke” konumundan, denizin bir egemenlik alanı ve refah yolunda en önemli araçlardan birisi olduğunun gecikmiş de olsa farkına vararak, statükoyu sorgulayan ve devamında denizde varlık göstererek, olması gereken dengeyi muhataplarına hatırlatan ülke konumuna yükselmeyi hedeflemektedir. Yunanistan ise; üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin denizi merkeze almasından ve denizdeki haklarını savunmasından daha doğal bir durum olamazken, bunu “genişleme” şeklinde ifade ederek “suçlama”ya dönüştürmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, asıl Yunanistan’ın kendi genişleme/yayılma ve bu yolda silâhlanma faaliyetlerine meşruiyet sağlamak maksadıyla, bu suçlamayı öne çıkardığı gerçeğidir.
2008 ve sonrası süreçte eş zamanlı olarak Türkiye’nin güçlenmeye, Yunanistan’ın ise zayıflamaya başlaması sebebiyle oluşan güç farkı, Yunanistan’ın Türkiye’den algıladığı tehdit seviyesini yükseltmiştir. Bahse konu tehdit algısını iç cephesiyle dengeleyemeyecek durumdaki Yunanistan, önce İsrail’le müteakiben Mısır ile yakınlaşarak dış cephede bir dengeleme yoluna gitmiştir.
Bugünlerde çok sık duyduğunuz ve Yunanistan ile aramızda gerginliğe neden olan, hatta çatışmaya bile neden olabilecek Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kavramı, 1982’de imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile ortaya çıkmıştır. Basit tanımıyla MEB; kıyı devleti için sahilden itibaren 200 deniz millik (370 km) bir alanı kapsar. Kıyı devleti, bu alanda su yüzeyinden su katmanına, deniz tabanına kadar buralarda bulunan canlı ve cansız tüm ekonomik haklara sahiptir.
Devletler, denizlerden ekonomik olarak yararlanabilmek için kara ülkelerinin önünde bulunan zenginlik kaynağı denizleri paylaşmaktadırlar. MEB ise bu paylaşımın hukukileştirilmiş adıdır. MEB’ler her ne kadar sahillerden itibaren 200 mile kadar uzanabiliyor olsalar da bulunulan coğrafya, yan ve karşı sahil komşularınızın yakınlıkları nedeniyle bu alan daralabilir. Bu durumda yapılacak olan; komşularınızla bu alanları adaletli bir biçimde paylaşmaktır. Hükümetlerin bu konudaki başlıca görevi; bu paylaşımda kendi ülkelerinin çıkarlarını arttırmak, kayıplarını ise en aza indirmektir.
Bugün Yunanistan ve GKRY kaynaklı sorunlar nedeniyle Ege ve Akdeniz’deki yetki alanları sorunu kısa dönemde çözülebilecek özelliklere sahip değildir. Her iki denizin statüleri farklıdır. Akdeniz’de Yunanistan Türkiye’nin muhatabı değildir.
Türkiye’nin resmi politikası içinde Ege’de Yunanistan ile çok sayıda sorun mevcuttur. Bu sorunlar tarih sırasıyla; 1) Hava sahası genişliği (1931), 2) Karasuları genişliği (1936 ve 1982), 3) 1923 Lozan Antlaşması, 1947 Paris Antlaşması ve konuya ilişkin diğer uluslararası belgeler çerçevesinde silahlandırılmış olması gereken Doğu Ege Adaları’nın silahlandırılması (1955), 4) FIR (1958), 5) Kıta sahanlığı (1975 ve 1987), 6) Arama kurtarma sorumluluk sahası (SAR) faaliyetlerinde yaşanan sıkıntı (1979), 7) Kardak EGAAYDAK sorunları mevcuttur.
Türkiye bu sorunları bir paket halinde müzakere etmek isterken, Yunanistan sadece kıta sahanlığı sorununun varlığını kabul etmektedir. Ege’de anlaşmazlığın siyasi budur. Ancak diğer yandan bu konularda La Haye’deki Uluslararası Adalet Divanının yetkilerini tanımadığını da 2015 yılında BM’ye bir rezervasyonla bildirmiştir. Türkiye EGAAYDAK sorunu çözülmeden hiçbir sorunun çözülemeyeceği tezine sadıktır. Diğer yandan Ege’de 3 mili esas alan karasuyu rejimine geri dönülmeli, mevcut 6mil ötesine artırma konusu gündeme bile alınmamalıdır. Bu kapsamda 8 Haziran 1995 tarihli TBMM “Casus Belli” kararına sadık kalınmalıdır.
Hukuken deniz, karaya tabi olduğundan söz konusu adaların ve kayalıkların mülkiyetleri tescil edilmeden herhangi bir deniz sınırı belirlemek olası değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin Ege’de EGAAYDAK statüsünde yaklaşık 153 ada, adacık ve 2 kayalık için önce BM Güvenlik Konseyine nota vererek hak iddiasını gündeme getirmesi gerekmektedir. Ancak bu formasyonlar için müteakip devlet uygulamalarına geçmeden Doğu Akdeniz’deki stratejik konumunu ve Mavi Vatan sınırlarını güvence altına almalıdır. Bugün Ege’deki 153 ada, adacık ve 2 kayalığın karasuyu olarak deniz yetki alanı 15 bin km2 iken, Türkiye’den Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığından gasp edilmeye çalışılan deniz alanının büyüklüğü 150 bin km2 dir. Ege’de 11 Kasım 1976 Bern Mutabakatı nedeniyle sismik ve sondaj faaliyetleri yasaktır. Bu nedenle Ege hidrokarbon rezervleri henüz bilinmemektedir. Akdeniz’de ise bilinmektedir. En azından sismik ve sondaj yapılabilmektedir. Türkiye, Yunanistan ile sürdürülen müzakerelerde Ege konularına odaklanmalıdır. Zira Yunanistan’ı Akdeniz’de muhatap almak Türkiye-Libya Mutabakat Muhtırasını yok saymak anlamını taşıyacaktır.
Doğu Akdeniz’de muhatabımız halen resmen tanımadığımız GKRY’dir. Bu devlet KKTC’yi tanımadığı gibi ağır ambargo ve yaptırımlar uygulamaktadır. Doğu Akdeniz’de 2003 yılından geçerli olmak üzere MEB ilan ederek statükoyu bozan ve ‘Pandoranın Kutusu’nu açan ülke olmuştur. Türkiye bugüne kadar GKRY’nin ilan ettiği yetki alanlarını tanımadığını çok önemli ve ciddi devlet uygulamalarıyla ispat etmiştir. Gerek KKTC gerekse Türkiye adına verilen lisans sahalarında sismik ve sondaj gemilerimiz hareket serbestisi içinde faaliyetlerine devam etmektedir. Ancak Yunanistan Doğu Akdeniz’de, Meis ve Girit-Rodos hattındaki adalar zinciri üzerinden hak talep etmektedir. Meis’in hak talep edemeyeceğini geçen zaman içinde kendileri de inanmaya başlamıştır. Ancak Girit, Kaşot, Kerpe ve Rodos zincirinde hak sahibi olduklarını iddia etmeye devam etmektedirler. 117 km. kıyısı olan bu hattı Adalar Devleti (Archipelagic State) mantığı içinde deniz alanlarını da birleştirerek ana kıta sınırı gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Sorun da burada çıkmaktadır. Türkiye 29 Kasım 2019’da BM’ye deklare ettiği kıta sahanlığı koordinatlarında, Yunanistan’a bu bölgede karasuları dışında kıta sahanlığı vermedi. Bu nedenle 26 ve 28 derece doğu boylamları arasında kalan saha, Türkiye’nin devlet uygulamaları için önem arz etmektedir. Gelecek dönemde sismik ve sondaj faaliyetlerimizin 28 derece doğu boylamının batısına doğru kaydırılması, deniz yetki alanlarının tescili bakımından en önemli devlet uygulaması olacaktır. Arama faaliyetlerinin buraya kaydırılması, Yunanistan’ın Adalar Tezi’ne karşı bir duruş olduğu gibi, 6 Ağustos 2020’de Yunanistan ve Mısır arasında imzalanan hukuksuz MEB anlaşmasının tarafımızdan tanınmadığına dair de bir geri adımdır.
Bu gelişme ile beraber, Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmemiz (Türkiye, Doğu Akdeniz'deki stratejisini MEB ilanı yerine daha çok “Kıta Sahanlığı” kavramı ve ikili anlaşmalar üzerinden yürütmektedir.) son derece etkili bir durum üstünlüğü yaratır. Zaten BM’ye deklare edilen koordinatlar Kıta Sahanlığı/MEB koordinatları olarak deklare edildiğinden her an için bu inisiyatif kullanılabiliriz. KKTC ve Libya ile yapılan deniz sınırlandırma antlaşmaları da bu konuda elimizi güçlendirmektedir. MEB ilanının tek taraflı olarak yapılmasının önünde hukuki bir engel yoktur. MEB ilanı bize balık stoklarımızı koruma ve sahamızda yasa dışı avlanmanın önlenmesine de hizmet edecektir.
Bu kapsamda, Mısır ile karşılıklı deniz sınırlandırma anlaşmasının imzalanması, Mavi Vatan’a en büyük hizmet olacaktır. 6 Ağustos 2020 Yunanistan antlaşmasında Mısır, Türkiye’yi karşısına almamak adına Yunanistan ile olan antlaşmasının 28 derecede kesmiş ve Meis’i görüşmemiştir. Türkiye ile Mısır arasında bir deniz sınır sorunu da yoktur. Mısır; GKRY ve Yunanistan’ı muhatap alarak antlaşma imzaladığı için 10 bin km2’ye yakın bir alanı kaybetmiştir.
Diğer yandan Kıbrıs sorunu çözülmeden Türkiye ve GKRY aynı masada oturması mümkün değildir. Bugün Ege’de temel sorun EGAAYDAK ise, Doğu Akdeniz‘de temel sorunlar da GKRY’nin muhataplık sorunu ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’e bakan adalarının kıta sahanlığı üretmeme sorunudur. Bu sorunların çözümü kısa vadede beklenmemelidir. AB ve ABD, Türkiye’den her iki alanda taviz bekleyerek Doğu Akdeniz gazına bir an önce hegemonya adına sahip olmak istemektedir. Türkiye ise buna direnmekte olup, bu direnmeye devam etmelidir.
Ayrıca kamuoyunda “Mavi Vatan Yasası” olarak tanımlanan yasa tasarısı gündeme gelmesi geç kalmış ama stratejik açıdan son derece önemli bir adımdır. Çünkü artık mesele yalnızca deniz hukuku değildir. Bu mesele Türkiye’nin jeopolitik bağımsızlığı, enerji güvenliği, Ege’deki hareket serbestisi, KKTC’nin geleceği, Doğu Akdeniz’deki güç dengesi ve denizlerdeki egemenlik haklarının korunması meselesidir. Mavi Vatan kavramı nasıl bir zihinsel uyanışı temsil ettiyse, Deniz Yetki Alanları Kanunu da bu uyanışın hukuki ve stratejik kurumsallaşması olacaktır.
Mavi Vatan Kavramı Nasıl Değerlendirilmelidir?
Mavi Vatan haritası çizilmiştir; ancak bu deniz coğrafyasındaki haklarımızın ve çıkarlarımızın nasıl sağlanıp, korunacağına dair Mavi Vatan jeostratejisi hâlâ yazılmamıştır ve bu haritanın içi hâlâ boştur (Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların asıl nedeni de budur). “Mavi Vatan” kavramı bir stratejiye dönüştürülmelidir.
Mavi Vatan jeostratejisinin hazırlanmasında şunlar da dikkate alınmalıdır;
-Yunanistan bir din devletidir. Yunanistan’da din adamlarının asli görevi Türk düşmanlığı bilincini kuvvetlendirmektir.
-Yunanistan tarih boyunca Türkiye aleyhine genişlemiş ve bunu gelenek haline getirmiştir.
-Yunanistan Doğu Akdeniz’de de Türkiye aleyhine genişlemeye çalışmaktadır.
-Yunanistan müzakereleri zaman kazanmak ve elde ettiği antlaşmalara aykırı ve meşru olmayan kazanımları korumak için kullanmaktadır.
-Yunanistan ile müzakerelerden kazançlı çıkmak mümkün değildir.
-Yunanistan’ın elde ettiği kazançları geri almanın tek yolu askeri gücün doğrudan kullanılmasıdır.
-Yunanistan’ın gayrimeşru yeni kazanımlar elde etmesini önlemenin tek yolu caydırıcı, güçlü bir askeri yapıyı elde bulundurmaktır.
- Doğu Akdeniz ve Ege Denizi Türkiye’nin öncelikli güvenlik bölgesi haline gelmiştir. Bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri, yeni cephedeki tehditleri karşılayacak şekilde yeniden yapılandırılmalı, Doğu Akdeniz ve Ege Cephe Komutanlığı teşkil edilmelidir. [10]
Devletimizin de artık benimseyerek kullandığı bu kavramın anlamını bir belge ile açıklanmasının zamanı gelmiştir. Bu kapsamda Doğu Akdeniz, Ege ve Karadeniz'deki deniz yetki alanlarına (karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge) ilişkin devlet tezlerini hukuki ve siyasal bir zemine kavuşturmayı amaçlayan yasal düzenleme taslağı TBMM’de yasalaşmalıdır. Bu yeni düzenlemeyle birlikte Türkiye’nin deniz yetki alanlarında uygulanacak hukuki çerçeve netleştirilecek, mevcut mevzuattaki boşlukların giderilmesi sağlanacaktır. Ayrıca farklı yönetmelik ve kanunlarda yer alan denizcilik hükümleri de tek bir metin altında toplanacaktır.
Türkiye ulusal gücünün artması oranında uluslararası hukuk zemininde haklarını ve çıkarlarını korumaya gayret etmektedir.
Uluslararası hukuk ne yazık ki güçsüzlerin yanında değil, gücü olanın yanındadır. Yunanistan’ın kısa tarihi incelendiğinde bunu çok açık biçimde görmemiz mümkündür. Güçle masaya oturan toprak ya da denizdeki kazancını hukuka uydurmuştur. Bu konuda Yunanistan tek başına değildir. Her kazanımının arkasında emperyalist devletler bulunmaktadır.
Bugün de aynı emperyalist kadro Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de aynı yöntemlerle kendi ulusal kazançlarının peşindedir. Türk halkı da tarihinden aldığı derslerle günümüzde olanları dikkatle izlemeli ve geleceğe yönelik önlemlerini almalıdır.
Ege ve Akdeniz’de süregelen hukuk dışı uygulamalar, asla görmezden gelinmemeli derhal müdahale edilmelidir. Bu bağlamda gayri askeri statüdeki adaların (Adalar Denizi (Ege)’nin güneyindeki gayri askeri statüdeki 14 adadan 13’ünün) silahlandırılması Türkiye için potansiyel bir tehdittir. Bu kapsamda Türkiye, Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Birliği ve Yunanistan nezdinde girişimde bulunmalı, adaların gayri askeri hale getirilmesi sağlanmalıdır. Egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş bir adada dahi işgal varsa (Yunanistan tarafından 20’si ile 2 kayalığın işgal edildiği bilinmektedir), bu durum asla kabul edilmemeli, gereği yerine getirilmelidir.
Ayrıca, Kuzey Ege bölgesinde 9 adanın hepsini silahlandıran ve Taşoz Adası Türk Karasuları’ndaki petrolümüzü çalan Yunanistan, uluslararası antlaşma ve sözleşmeleri ihlal etmiş ve adaları kullanma hakkını kaybetmiştir. Türkiye, başta Altı Büyük Devlet (Almanya, Avusturya-Macaristan, İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya) olmak üzere Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Birliği ve Yunanistan nezdinde girişimde bulunmalı, Yunanistan’ın adaları kullanma hakkına son verilmeli, adalardaki Türk egemenliğini yeniden tesis etmeli ve 2015’ten beri çalınan petrolümüzün ücreti Yunanistan’dan tahsil edilmelidir.
Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de, hatta ilgi alanımızdaki Dünya denizlerinde Türkiye’yi görmezden gelen uygulamalara karşı en kararlı biçimde hak ve çıkarlarımızı savunacağımız ilan edilmelidir.
“Mavi Vatan” kavramının “masal” olmaktan çıkarılması için pasif politikaların yerine proaktif politikalar üretilmelidir. Örneğin, diğer ülkelerle de MEB anlaşmaları imzalanmalıdır. MEB konusunda, “birilerinin” AB ve Yunanistan’ın ağzıyla “akıl vermeye çalıştığı” gibi, edilgen ve teslimiyetçi bir politika uygulanırsa, Mavi Vatan’daki varlıklarımız, olanaklarımız ve potansiyel zenginlikler kendi elimizle teslim edilmiş olunacaktır.
Kamuoyunda üzerinde halen üzerinde çalışmaların yapıldığı bilinen ve “Mavi Vatan Yasası” olarak anılan düzenleme ile, Doğu Akdeniz MEB’i ilan edilmeli; Ege’de gelecekte deniz yetki alanı paylaşımına esas teşkil edecek EGAYDAAK statüsündeki 153 ada, adacık ve 2 kayalık ismen deklare edilmeli; Ege’de bu ada, adacık ve kayalıkları içeren özel balıkçılık bölgeleri ilan edilmelidir. Ayrıca bu yasanın onaylanması ile aynı zamanda Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığımıza tecavüz eden haydut devlet GKRY’nin 2007’de ilan ettiği 1, 4, 5, 6 ve 7 nolu lisans sahalarının bizim bölgemize bakan alanlarında sismik ve sondaj faaliyetleri başlatılmalıdır.
Türkiye’nin Türk Devletler Teşkilatı’nda da elinin güçlenmesi için “Mavi Vatan Doktrini”ni acilen pratiğe dökmesi elzemdir.
“Mavi Vatan” kavramı bu açılardan değerlendirilmelidir.
“Mavi Vatan” hukuk dışı toprak ya da deniz sahası talebi değildir ve olmamalıdır. “Mavi Vatan” kavramı Türk milletinin hakkının ve hukukunun korunması için gerekli politik bir prensiptir. Bu prensibin gereğini yapmak için de Mustafa Kemal Atatürk’ün deyimiyle asıl olan iç cephede ulusal birliğimizi sağlamak ve güçlü olmak gereklidir.
Türkiye’nin denizcileşmeye, yüzünü denizlere dönmeye, denizlerden katma değer üretir hale gelmeye ihtiyacı vardır. Denizlerin giderek artan siyasi ve ekonomik değeri bize bunu dikte ettirmektedir. Denizciliği Türk Milletinin milli ülküsü haline getirmek, siyasetten ekonomiye, tüm dünya denizlerindeki hak ve menfaatlerimizden güvenliğe, denizcilik eğitiminden deniz hukukuna kadar tüm alanlarda eşgüdüm sağlayabilmek için Denizcilik Bakanlığı’nın kurulmasına ihtiyaç vardır.
Denizlerde güçlü olmak için iyi yetişmiş denizcilere ve güçlü denizcilik kurumlarına sahip olmak esastır.
Kastedilen denizciler ve kurumlar sadece Türk Deniz Kuvvetleri değildir. Ticaret bahriyesi kurumları ve denizcileridir, balıkçılık sektörü kurumları ve balıkçılardır, üniversitelerdir, deniz sporu ile uğraşanlardır, yatçılık sektörünün emekçileridir, enerji sektörünün kurumları ve çalışanlarıdır. Yani, denizlerden elde edilecek ulusal faydanın üreticileri ve aktörleridir. Bu aktörlerin dünyanın en bilgili ve en başarılı aktörleri olmaları için çok emek verilmelidir. Verilmelidir ki sağlanacak katma değer tüm Türk Milleti’ni mutlu etsin ve gönencine katkı sağlasın.
Yunanistan’ın ve onu arka planda destekleyen emperyalist devletlerin 1770’lerden bugüne 250 yıldır süren kararlı politikalarını örnek göstererek belirtmeliyiz ki Mavi Vatan kavramının sürekliliği ve güçlülüğü için yurttaşlarımızda “Mavi Vatan” bilinci mutlaka geliştirilmelidir. Yurttaşlarımızda “Mavi Vatan” bilincinin gelişmesi için de partiler üstü bir devlet politikası izlenmeli ve mavi vatan kavramı okul müfredatlarında yer almalıdır. [11]
Sonsöz
Kurtuluş Savaşı sonrası zayıflayan Britanya İmparatorluğu’nun ve müttefiklerinin hegemonyasına Anadolu isyan etmiş, muhteşem bir Kurtuluş Savaşı ve devrim sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuşsa, bu kez de zayıflayan Amerikan hegemonyasına denizdeki Anadolu isyan etmeli ve Mavi Vatan’ın bir damla suyunu emperyalizmin vekilleri Yunanistan ve GKRY’ye bırakmamalıdır.
Mavi Vatan sadece deniz yetki alanı mücadelesi değildir. Türkiye’nin, Akdeniz ve Ege’den koparılmasına karşı çıkmanın adıdır.
Bugünün Misakı millisi Mavi Vatan; Kuvayı Milliyesi de Cumhuriyet donanmasıdır. Kavga, gelecek 100 yılın kavgasıdır.
Kaynakça :
1) https://www.veryansintv.com/yazar/turgay-erdag/kose-yazisi/mavi-vatan-rahatsizligi
(2) Hedefteki Donanma (Cem Gürdeniz, Kırmızıkedi Yayınevi 2013, sf.48)
(3) Çok Kutuplu Dünya Sancılı Geçiş Süreci ve Türkiye (Cem Gürdeniz, Kırmızıkedi Yayınevi 2025, sf.269)
(4) Doğu Akdeniz Mavi Vatan’ın Güney Cephesi (Cem Gürdeniz, Pankuş Yayınları 2020, sf.159-161)
(5) Mordal, Jacques, 25 Centuries of Sea Warfare, Abbey Library, 1970, Londra, Sayfa 17
(6) https://mavivatan.net/mavi-vatan-kavrami-ve-onemi/
(7) Doğu Akdeniz Mavi Vatan’ın Güney Cephesi (Cem Gürdeniz, Pankuş Yayınları 2020, sf.157-158)
(8) Türkiye İçin Ne Yapmalı Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan (Sözcü Kitabevi, 2021, sf.57)
(9) Mavi Vatan’dan Açık Denizlere (Cem Gürdeniz, 25 Ağustos 2025)
(https://mavivatan.substack.com/p/mavi-vatandan-ack-denizlere)
(10) https://www.odatv.com/analiz/ataturkun-yillar-once-soyledigi-sozle-mavi-vatanin-ilgisi-ne-189612
(11) https://www.veryansintv.com/yazar/turgay-erdag/kose-yazisi/mavi-vatan-rahatsizligi
İbrahim GÜLBAHÇE