Bir sözleşmenin en tehlikeli kısmı büyük punto ile yazılan başlıkta değil, küçük punto ile yazılı olandır.
Terörsüz Türkiye süreci de tam olarak böyle okunmalı. Ana başlıkta "silah bırakma" yazıyor; küçük puntoda ise anayasadan yerel yönetime, ders kitabından nüfus kaydına uzanan, hiçbiri tek başına halkoyuna sunulmamış bir dizi madde var. Sürecin savunucuları başlığı okuyor, itiraz edenler ısrarla küçük puntoyu. Ve küçük puntoyu okuyanın gördüğü tablo, "barış" kelimesinin vaat ettiğinden çok daha kalabalık.
En görünür yalandan başlayalım: yasanın adı "Milli Dayanışma ve Toplumsal
Bütünleşme," işi ise af. Binlerce dava ve infaz askıya alınırken devlet ısrarla "af çıkarmadık" diyor — siyasi maliyeti üstlenmeden aynı sonucu almanın hukuki kamuflajı bu. Komisyonun beşte üç nitelikli çoğunluk kuralı da benzer bir incelik taşıyor: küçük partilerin toplamı, büyük bir değişikliğe geniş mutabakat görüntüsü kazandırabiliyor.
"Elebaşı" tanımı bilerek muğlak bırakılmış durumda; kapsam, ihtiyaca göre esneyebilsin diye. Ve "örgüt gerçekten bitti mi" sorusuna karar veren makam yargı değil, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki idari bir kurul. Hakim değil, doğrudan siyaset karar veriyor.
Değişikliğin geri kalanı da halkoyuna hiç sunulmadı, sunulmayacak gibi görünüyor. Anayasa değişikliği için gereken 360 ya da 400 milletvekili çoğunluğu, bugünkü mecliste ancak sürecin ortaklarının oylarıyla mümkün — yani eleştirilen değişim, tam da eleştirilenin ortaklarının imzasıyla geçecek. Yirmi farklı aktörün ortak imzaladığı bir süreçte, işler ters giderse kimin siyasi sorumluluk taşıyacağı da hiç netleşmiş değil.
Toplumsal güven ise kurumlara değil, tek bir kişinin — İmralı'daki o isim — tutumuna bağlanmış durumda; o kişi ya da tutumu değişirse, süreç de aynı anda çöker.
Ama asıl mesele kelimelerde değil, kelimelerin arkasındaki mimaride saklı. Şubat'taki komisyon raporuna yakın hukukçu ve sivil toplum çevreleri, yerel yönetimlerde anadil ve kültürel kimliğin anayasal güvenceye kavuşturulmasını şimdiden yazılı talep haline getirdi — resmi ağızdan değil, ama tam da resmi ağzın henüz söyleyemediğini söyleyen bir "yakın çevre"den. "Demokratik ulus" kavramı doğrudan İmralı'nın kendi ideolojik literatüründen ödünç alınmış; anayasanın tekil "Türk milleti" tanımına fark ettirmeden alternatif bir çerçeve öneriyor. Anadilde eğitim tek başına, yerel yönetim yetkisi tek başına — ikisi de ayrı ayrı savunulabilir, hatta masum görünür. Ama dil, toprak ve yönetim üçlüsü bir araya geldiğinde, hiçbir resmi belgede adı geçmeyen bir bölgesel çekirdeğe yaklaşır. Soru artık "olur mu" değil, "ne zaman, kim tarafından fark edilir" sorusudur.
Bu kuşkuyu büyüten, sızan İmralı tutanakları oldu. Son on gündür sosyal medyada dolaşan bu tutanaklara DEM tarafından ekleme çıkarma yapıldığı iddia ediliyor ve tutanaklar güvenlik kaynaklarınca "düzmece" ilan ediliyor. İçeriğinde, iddiaya göre, Kemalist tarih tezinin değişebileceğinden, Barzani-Talabani-PJAK'ı kapsayan bölgesel bir yeniden dizayn, Şam yönetimini "demokrasiye hazırlamak"tan, Tahran'daki rejimin de "gidici" olduğundan söz ediliyor. Belgede ekleme çıkarma yapılmış olabilir — ama DEM'in ilk tepkisinin "ekleme çıkarma yapılmış" itirafıyla başlayıp birkaç gün içinde tam bir yalanlamaya dönüşmesi, resmi anlatının kendi içinde bile tutarsız kaldığını gösteriyor. Sahte bir belgenin bu kadar rahat, bu kadar inandırıcı dolaşabilmesi, zaten zeminin buna müsait olduğunun dolaylı kanıtı. Kerkük sonrası Halep'e bir Türkmen vali atanması teklifinin bile gündeme geldiği iddiası, bölgesel etki alanlarının sessizce yeniden paylaşıldığı izlenimini güçlendiriyor. Ve gerçekten de Suriye'deki SDG/YPG’nin sözde silahsızlanması, Türkiye’dekiyle şaşırtıcı bir senkronizasyonla ilerliyor; iki ayrı ülkenin iki ayrı süreci, tek bir bölgesel saat işlemiyorsa bu kadar örtüşmez.
Bütün bu mimarinin tam merkezinde, Türk hukukunda hiçbir karşılığı olmayan icat bir kategori duruyor: "siyasi misafir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadından ithal edilen "umut hakkı," İmralı'yı düzenli heyet kabul eden fiili bir gölge otoriteye dönüştürdü — hiçbir resmi yetkisi olmayan bir isim, sürecin tam kalbinde oturuyor. Gelecekte fiziksel olarak serbest kalma ihtimaline dair hiçbir resmi ağız şimdiye kadar net bir "hayır" demedi. Söylenmeyen bir "hayır," çoğu zaman kapalı tutulan bir "belki"den başka bir şey değildir.
Tarih bu tür formüllere hiç de yabancı değil. 1920 Sevr Antlaşması, bölgesel özerklik ve azınlık hakları paketiyle başlayıp parçalanmayla bitmişti. Yugoslavya'nın 1974 anayasasındaki "özerk bölge" maddesi on beş yıl içinde tam bağımsızlığa evrildi. Irak'ta "geçici" diye sunulan Kürt federe bölgesi, yirmi yıl sonra kendi ordusu ve dış temsilciliği olan kalıcı bir yapıya dönüştü. Bask'ta ETA silah bıraktı ama ayrılıkçı siyasi talep hiç küçülmedi; Kuzey İrlanda'da otuz yıl sonra silahlar sustu ama toplumsal bölünme hiç kapanmadı. Bu örneklerin ortak dersi tek: "geçici, sınırlı, kontrollü" diye başlayan hiçbir düzenleme, tarihte kontrolünü elinde tutamamıştır.
Bu arada faturanın büyük kısmı, sessizce belirli kesimlere kesiliyor. Şehit aileleri karar masasında değil, davetli sırasında oturuyor; itirazları "barışa engel" damgasıyla karşılanma riskiyle baş başa. Milliyetçi-üniter itiraz ana akım medyada sistematik biçimde küçültülüyor; her eleştiri, tartışılmadan önce "provokasyon" diye damgalanıyor. MİT ve Jandarma istihbaratı, süreci "provoke etmeme" kaygısıyla tam da izlemenin en kritik olduğu dönemde gevşemiş görünüyor. Silah bırakma bağımsız bir denetimden değil, örgütün kendi beyanından ibaret; yaşlı ve etkisiz kadrolar teslim olurken aktif genç savaşçıların büyük kısmı kapsam dışında kalıyor. Narko-terör ve haraç altyapısının, siyasi kanat feshedilince kendiliğinden dağılacağı varsayımı ise iyi niyetten başka hiçbir şeye dayanmıyor.
Ve asıl derin tehlike, bunların hiçbirinin tek bir günde, tek bir kararla gerçekleşmemesi. Sınır illerindeki demografik değişim, "Türkiyelilik" kavramının "Türklük"ün anayasal yerini fark ettirmeden alması ihtimali, vatandaşlığı düzenleyen 66. maddenin etnik-kültürel unsur içerecek şekilde genişleme riski, nüfus kaydında el altından açılan etnik veri tartışması — bunların her biri, tek başına ele alındığında savunulabilir, küçük, sabırlı bir adım. Özerklik ile demografik değişim birleştiğinde, hiçbir belgede o kelime geçmeden fiilen bir yumuşak bölünmeye varılabilir. Hepsi on beş, yirmi yıllık bir ufukta ilerliyor. Asıl tuzak da tam burada saklı: toplam etki, ancak yıllar sonra, geri dönüş çoktan imkânsızlaştığında fark ediliyor. Küçük puntoyu okumayana barış ucuz gelir.
Bedelini ödeyecek olansa, o puntoyu daha okumaya vakit bulamadan büyümüş olan nesildir.