28 Ağustos 2026
8 Dakika
OKUNMA SÜRESİ

YAZAR: Doç.Dr. Murat KÖYLÜ (Tarihçi/E.Alb.)

Türk Millî Mücadelesi, yalnızca Anadolu’nun işgalden kurtarılmasını hedefleyen askerî bir mücadele değil, aynı zamanda yeni bir siyasal düzenin kuruluşunu mümkün kılan tarihsel bir dönüşüm sürecidir. Bu süreç, genel olarak kurtuluş ve kuruluş olmak üzere birbirini tamamlayan iki temel aşama içerisinde değerlendirilebilir. Mücadelenin nihai hedefi, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk’ta ifade ettiği üzere, “millî hâkimiyete dayalı bağımsız yeni bir Türk Devleti” kurmaktı.

Bu hedef, yalnızca mevcut işgal koşullarının ortadan kaldırılmasını değil, aynı zamanda egemenliğin kaynağının millete dayandırıldığı yeni bir siyasal yapılanmanın tesis edilmesini ifade ediyordu. Dolayısıyla Millî Mücadele’nin askerî başarıları ile Cumhuriyet’in kuruluşu arasında doğrudan bir tarihsel ve siyasal süreklilik bulunmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yürütülen mücadele, bir taraftan Anadolu’nun işgalden kurtarılmasını sağlarken diğer taraftan millî egemenlik ilkesini yeni devletin temel dayanağı hâline getiren bir kuruluş sürecini başlatmıştır.

Kurulması hedeflenen yeni Türk Devleti’nin temel niteliği ise yalnızca bağımsızlıkla sınırlı değildi. Bu devletin, Türk milletinin tarihsel ve kültürel birikiminden güç alan; akıl ve bilimi esas alan; siyasal egemenliği millete dayandıran ve çağın gereklerine uygun modern bir devlet olarak şekillenmesi öngörülüyordu.

Ancak bu hedefe ulaşılabilmesi, son derece ağır tarihsel şartların aşılmasını gerektiriyordu. XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti, uzun süredir devam eden askerî, siyasal ve ekonomik sorunların yanı sıra Balkanlar ve Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ağır sonuçlarla karşı karşıya kalmıştı. Anadolu ise Birinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan işgaller sonucunda parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyordu. Yüzyıllar boyunca Türk milletinin yurdu hâline gelmiş olan Anadolu’da yaşayan halk, savaşların meydana getirdiği ekonomik ve sosyal tahribatın yanı sıra işgal kuvvetlerinin uygulamaları nedeniyle ağır şartlar altında hayatını sürdürmek zorunda kalmıştı.

Bu şartlar altında Millî Mücadele’nin temel meselesi, yalnızca askerî bir zafer kazanmak değil, aynı zamanda Türk milletinin kendi kaderi üzerinde yeniden söz sahibi olmasını sağlamaktı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’nın 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi’nde ortaya koyduğu “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ilkesi, mücadelenin siyasal karakterini açık biçimde ortaya koymaktaydı.

Bu anlayışın kurumsal karşılığı ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla ortaya çıktı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Meclis, millî egemenlik anlayışının somutlaştığı temel siyasal kurum hâline geldi. Böylece Millî Mücadele, yalnızca cephelerde yürütülen bir savaş olmaktan çıkarak, millet iradesine dayalı yeni bir siyasal meşruiyet anlayışının da taşıyıcısı hâline geldi.

Bu dönüşümün önemli dönüm noktalarından biri Birinci İnönü Zaferi’ydi.

Tarih: 13 Ocak 1921
Yer: Türkiye Büyük Millet Meclisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa kürsüdedir. Birinci İnönü Zaferi’ni anlatmaktadır. Meclis sıralarından yükselen alkışlar, salonun ortasında bulunan odun sobasının çıkardığı cızırtılara karışmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Paşa konuşmasını şu sözlerle tamamlar:

Milletimiz bugün, bütün geçmişinde olduğundan daha çok ümitlidir. Bunu ifade etmek için şunu arz ediyorum. Kendilerinin tabiriyle, cennetten vatanımıza koruyucu olan merhum (Namık) Kemal demiştir ki:

‘Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini’

İşte bu kürsüden bu meclisin başkanı sıfatıyla, meclisi oluşturan bütün üyelerin her biri adına ve bütün millet adına diyorum ki:

‘Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.’

Bu sözler, Millî Mücadele’nin yalnızca askerî bir direniş olmadığını; aynı zamanda Türk milletinin bağımsızlık iradesinin siyasal bir ifadesi olduğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır.

Nitekim mücadele ilerledikçe askerî başarı ile siyasal otorite arasındaki ilişki daha da belirginleşti. 5 Ağustos 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen Başkomutanlık Kanunu, bu sürecin önemli aşamalarından birini oluşturdu. Kanunla Mustafa Kemal Paşa’ya, ordunun maddî ve manevî gücünü artırmak amacıyla TBMM’ye ait bazı yetkileri Meclis adına fiilen kullanma yetkisi verildi. Bununla birlikte söz konusu yetkilerin üç ayla sınırlandırılması ve Meclisin gerekli görmesi hâlinde sürenin dolmasından önce bu yetkileri kaldırabilmesi, millî egemenlik anlayışının temel kurumsal çerçevesinin korunmaya devam ettiğini göstermekteydi.

Başkomutanlık Kanunu’nun kabulü sırasında Meclis’te yapılan konuşmalar da dönemin siyasal atmosferini ortaya koymaktadır. Edirne Mebusu Şeref Bey’in, “Milleti kurtaracaksın ve tarihe adın altın harflerle yazılacaktır” sözleri ile Bursa Mebusu Muhittin Baha Bey’in, “Çanakkale’de olduğu gibi Anadolu’da da bir Kemalyeri kuracaksınız” ifadesi, Meclis’in Mustafa Kemal Paşa’ya duyduğu güvenin önemli göstergeleriydi.

Mustafa Kemal Paşa ise Başkomutanlık Kanunu’nun kabulünün ardından yaptığı konuşmada, Millî Mücadele’nin sonucuna ilişkin kararlılığını şu sözlerle ifade etti:

Milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize güven ve inancım bir an olsun sarsılmamıştır. Şu dakikada bu kesin inancımı yüksek topluluğunuza karşı, bütün millete karşı, bütün dünyaya karşı ilan ederim.”

1922 yılının Ağustos ayına gelindiğinde Millî Mücadele, askerî açıdan belirleyici bir aşamaya ulaşmıştı. Samsun’dan başlayan ve Anadolu’nun farklı bölgelerinde sürdürülen mücadele, artık nihai askerî sonuca ulaşmayı hedefleyen Büyük Taarruz aşamasına girmişti. Mustafa Kemal Paşa, taarruzun bütün ayrıntılarını ve muhtemel gelişmelerini dikkatle değerlendirerek harekâtın başlangıç tarihini 26 Ağustos olarak belirledi.

26 Ağustos 1922 sabahı saat 04.30’da başlayan topçu ateşi, Büyük Taarruz’un fiilen başladığını ilan ediyordu. Türk ordusu, uzun süren savaşların meydana getirdiği bütün yorgunluk ve imkânsızlıklara rağmen taarruzunu sürdürdü. Askerlerin açlık, yorgunluk ve uykusuzluk pahasına ilerlemesi, yalnızca askerî disiplinin değil, aynı zamanda zafer inancının da göstergesiydi.

Bu tarihsel anı Nâzım Hikmet, Mustafa Kemal Paşa’nın Kocatepe’deki duruşunu merkeze alan dizelerinde sembolik bir anlatımla tasvir edecekti:

“Dağlarda tek tek
ateşler yanıyordu
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: ‘Üç’ dediler,
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.”

30 Ağustos 1922 tarihinde Dumlupınar–Çalköy mevkiinde gerçekleştirilen Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Büyük Taarruz’un belirleyici safhasını oluşturdu. Yunan Küçük Asya Ordusu’nun önemli bir bölümü kuşatılırken Türk topçusunun yoğun ateşi karşısında Yunan birliklerinin savaşma kapasitesi büyük ölçüde ortadan kalktı. O gün Ordu Komutanlığına atanan Trikupis yaşananları şöyle anlatıyordu:

“ Saat 16.00’da Türk topçusunun faaliyeti doruğa çıktı. Eriyorduk. Bataryalarımız mahvoluyor, cephane ve yaralı dolu kamyonlar havaya uçuyor, insanlar büyük bir korku içinde ormanlara, yarıklara, kuytulara kaçışıyorlardı. Sinirler boşanmıştı. Bazı komutanlar korkudan çılgına dönmüş askerlerini yatıştırmak için alay sancaklarını açtırdılar. Bir yararı olmadı. Kuzeyden, doğudan yeni yeni Türk birliklerinin yaklaştıkları görülüyordu. Saat 18.30’da bütün toplarımız susturulmuştu. Titreyerek güneşin batmasını bekliyorduk.”

Böylece 30 Ağustos, yalnızca bir askerî zaferin tarihi olmaktan çıktı. Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin askerî açıdan kesin sonuca ulaştığı bu tarih, aynı zamanda yeni Türk Devleti’nin kuruluş sürecinin önünü açan tarihsel dönüm noktalarından biri hâline geldi.

Millî Mücadele’nin başarısı, Türk milletini yalnızca işgal ve esaret tehlikesinden kurtarmakla kalmadı; aynı zamanda millî egemenlik esasına dayalı yeni bir siyasal düzenin kurulmasının da önünü açtı. Askerî zaferin ardından gerçekleştirilen siyasal ve hukuki dönüşümler, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla yeni bir aşamaya ulaştı.

Bu nedenle 30 Ağustos’u yalnızca geçmişte kazanılmış bir askerî zafer olarak değerlendirmek eksik olacaktır. 30 Ağustos, Türk milletinin bağımsızlık iradesinin, millî egemenlik anlayışının ve karşılaşılan güçlükler karşısında mücadele azminin tarihsel bir sembolüdür.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün,

“Zafer, zafer benimdir diyebilenindir. Başarı ise, başaracağım diye başlayarak sonunda başardım diyebilenindir.” sözünde ifade ettiği anlayış, Millî Mücadele’nin ruhunu özetleyen temel düşüncelerden biri olarak değerlendirilebilir.

30 Ağustos, bu yönüyle yalnızca kazanılmış bir zaferin değil; bağımsızlık iradesinin, millî egemenliğin ve bir devlet kurma idealinin tarihsel sembolüdür.

Kutlu olsun…

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *