08 Ağustos 2026

“ Yurtta Sulh, Cihanda Savaş”

6 Dakika
OKUNMA SÜRESİ

Dün 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü sitesinde çağın modası, adı ve iddiası büyük ama içi kof Stratejik Ortaklık anlaşmalarını kaleme almışken yeni bir gelişmeyle karşılaştık. Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin, ön çalışmaları yaklaşık 10 aydır süren taslağın nihai şeklini aldığı için imzalandığı haberi geldi. Adının başında o sihirli “stratejik” sıfatı yok, süslü ifadelerle bezenmiş değil. Ama Türkiye için stratejik öneme sahip NATO anlaşmasını ve özellikle 5. maddesini hatırlatan bir anlaşma bu. İmza sahibi üç ülkenin birine yapılacak bir saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağını öngörülüyor. Özellikle Hindistan ve İran’a gözdağı niteliğinde. Ama hipotetik olarak Türkiye’ye Yunanistan veya bir başka ülke saldırırsa Pakistan’ın ve özellikle Suudi Arabistan’ın ne yapacağının bir garantisi yok. Ayrıca zamanlaması oldukça ilginç[1]. Hürmüz Boğazında ABD ve İsrail işbirliğiyle patlayan  “Efsanevi Fırtına” şiddeti değişerek devam ederken, İran’ı dize getirmek için aba altından gösterilen bir sopa. Ne tesadüf ki anlaşma “Terörsüz Türkiye” için 12 maddelik çerçeve yasa taslağı TBMM komisyonuna sunulmuşken gündeme düştü. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ilkelerinden çoktan kopuldu. Ama öyle anlaşılıyor ki “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesine yeni bir yorum getirilmiş ve “Yurtta Sulh, Cihanda Savaş” olarak esnetilmiş. Hoş, çerçeve yasasının Türkiye’ye ne kadar “yurda barış”, herkese demokrasi ve özgürlük getireceği zaten belli değil. Kesin bir döküm olmadığından kimlerin, kaç kişinin, hangi dağdan inip, nereye gideceği, hangi silahları, nereye bırakacağı hala gizemini koruyor. Şehit ve gazilere sus payı gibi zam verilirken, onları tekerlekli sandalyelere mahkûm edene, ne ayrıcalıklar vaat edildiği de bilinmiyor. Ama anlaşmanın Türkiye’yi nasıl bir riskle karşı karşıya bıraktığı belli. 

Mekke Ortak Savunma Anlaşması”  ve “İltifat-ı Ümera” 

Mekke Ortak Savunma Antlaşması, Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasındaki toplantıda duyuruldu. ABD ile İran arasındaki gerilimin Suudi Arabistan'a sıçramaması ve petrol sevkiyatını daha da durdurmaması için tasarlanmış olmalı. Ama aradaki güvenlik bağlarını güçlendirme söz konusu olunca Pakistan’la ezeli husumeti olan Hindistan da bu anlaşmadan kendine hisse çıkaracak olmalı. Uzun süren bir sessizlikten sonra Suudi Arabistan’a ve İsrail’e karşı yeniden saldırıya geçen Yemenli Husiler de bu anlaşmadan kendilerine bir tehdit payı çıkarabilir. Zaten bir amaç da herhalde bu. Ama şimdi “PKK yı bitirdik, sıra Husilerde” mi diyeceğiz?  Anlaşmanın "herhangi bir saldırganlık eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığı ve üç devletten herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının hepsine yapılmış olarak kabul edileceğini öngördüğü" belirtilmiş. Tabii ilk akla gelen soru, Hindistan, Keşmir’de Pakistan’a karşı bir harekât başlatırsa, Türkiye’nin ne yapacağı? Hindistan’la savaşa mı gireceğiz? Ya Suudi Arabistan’a saldıran Husilere karşı Yemen’e asker mi göndereceğiz? Yeni Yemen türküleri mi yakmaya başlayacağız? Cumhuriyetin birçok ilkesini elimizin tersiyle kenara ittik. Bari Osmanlı’nın hatasına düşmeyelim.  Anlaşmanın "üç devlet arasındaki savunma iş birliğinin her yönüyle geliştirilmesini" de kapsadığı açıklanmış. Demek ki Türkiye gelişen savaş sanayinin yüksek teknoloji ürünlerini, insansız ve silahlı hava araçlarını Pakistan ve Suudi Arabistan’a rahatlıkla pazarlayacak[2].  Henüz anlaşma metninde yer alan destek taahhüdünden öte, mütekabiliyete dayanması gereken ayrıntılar şekillenmiş değil. Zaten herhalde meclisler onamadan yürürlüğe giremez. Ama iyi düşünülüp, değerlendirilmeden, kamuoyuyla ayrıntısı paylaşılmadan böyle bir anlaşmaya imza atmak, vatan sorumluluğu ile ne kadar bağdaşır diye sormak hakkımız. Şimdilik “Stratejik” veya “Yüksek Düzeyde Stratejik” sıfatından yoksun bırakılan “Mekke Ortak Savunma Antlaşması” taktik bir adımsa onu da bilmek gerek. Bir de tabii Başkan Trump’ın bu işte ne kadar parmağı olduğunun da öğrenilmesi önemli. Türkiye’ye övgüleri boşuna olmamalı Bir Osmanlı ikazını anımsamakta yarar var: “İltifat-ı ümeraya itimat caiz değildir”. 

Öncüsü ve Artçısıyla Bilinenin Ötesindeki Tehlike 

Geçen Temmuz ayının 22’ sinde ABD ve Suudi Arabistan 30 yıllık ve milyarlarca dolarlık bir sivil nükleer iş birliği anlaşması ve buna ilaveten ikili bir denetim (güvence önlemleri) anlaşması imzaladığı hatırlanacak olursa, bölgedeki silahlanma yarışının yeni anlaşma ötesinde taşıdığı tehlike daha iyi anlaşılabilir. Üstelik bu tehlike Hindistan ve İran üzerindeki caydırıcılık etkisini de aşan bir boyuta sahip. Amerikan savunma sanayiine Trump’ın bahşettiği fırsat, ona Kasım seçimlerinde oy olarak geri dönebilir. Ama Uluslararası Atom Enerjisi (IAA) denetimini de dışlama eğilimi, uluslararası düzene bir başka darbe. Orta Doğu’da Çin ve Rusya’yı da devre dışı bırakmayı amaçlayan anlaşmanın Amerikan Kongresine iletilmiş olması, anlaşma, 90 gün içinde reddedilmediği takdirde otomatik olarak yürürlüğe girecek olduğuna işaret ediyor. Suudi Arabistan’ın ABD, Pakistan ve Türkiye ile imzaladığı farklı ittifak anlaşmalarının halkaları birbirine eklendikçe tehlikenin boyutları daha belirginlik kazanıyor. Ancak Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının henüz hazırlayamadığı alt yapı ve ABD’deki Kasım seçimleri şimdi önemli iki yavaşlatıcı olabilir. Yapılan ortak açıklamada karşılıklı olarak vaat edilen askeri yükümlülüklerin boyutları belli değil. Anlaşmanın komuta yapısının mevcut olup olmadığı, merkezi ve karar alma süreçleri de belli değil. Türkiye’de olması ihtimali tabii yüksek. Ama ulusal meclislerin devrede olmadığı veya çıkarıldığı bir dönemde bu özellikle Türkiye için şeffaf olmayan ve halkın katılımından uzak bir süreçle tek kişinin kararı demek olacağı için büyük tehlike. Kervan’ın yolda düzüleceği en iyi coğrafya Suudi Arabistan olduğuna göre, taraflardan birinin saldırıya uğraması halinde diğerlerinin ne yapacağının ayrıntısı da sonra ve yine yürütme yetkisi taşıyan tek kişinin kararı ile olacağa benzer. Ama yukarıda belirttiğim gibi, Türkiye’ye bir saldırı olması halinde Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ne yapacağı, nasıl tepki vereceği, birinin Taliban güçlerini mi Türkiye’ye göndereceği, diğerinin ise sadece parasal destek sağlamakla mı yetineceği herhalde sonra düşünülecek iş. 

[1] Anlaşma, Kızıldeniz, Bab-ül-Mendep Boğazı ve Aden Körfezi'ndeki Husi tehditlerinin artması üzerine Suudi Arabistan'ın ticari gemilerini ve petrol tankerlerini korumak için içinde Türkiye’nin de bulunduğu 14 üyeli bir deniz savunma koalisyonu oluşturduğunu açıklamasından bir hafta sonra imzalanmış durumda.

[2] Pakistan'ın halen Suudi Arabistan’da yaklaşık 8.000 askerinin, savaş uçakları, insansız hava araçları ve bir hava savunma sisteminin konuşlu olduğu,  Türkiye’nin de Suudi Arabistan’a, 2023 de bugüne kadarki en büyük Türk insansız hava aracı ihracatı anlaşması imzaladığı biliniyor

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *