Ukrayna ve İran’daki savaş çevremizde Türkiye’yi de içine alacak genişleme tehlikeleri taşırken, İsrail ile yaşanılan suni gerginlik yıllardır coğrafyamız ile ilgili gerçek niyetleri saklıyor. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı İsrail’in güvenliği için bölgedeki güç merkezlerinin ufalanması idi. 2011 yılında Arap Hareketleri başlarken Ankara, Türk-Arap-Kürt Konfederasyonu masalına inandırılmıştı. Ankara, İran Savaşı sonrasında bu masalın gerçekleşeceğini umuyor ve “Terörsüz Türkiye” mottosu ile ülke dinamiklerinin temellerini sarsmayı göze alıyor. ABD’nin desteğinin sürmesi ve kurgulamaya çalıştığı karşı devrimin yaşaması için Ankara, sürekli kriz ve savaş ortamında yaşamak zorunda. On yıllardır ülke içinde “Türk” kimliği geri plana çekilmeye çalışılırken, Irak ve Suriye’de Türkmenlerin buharlaşması Osmanlı ve ümmet anlayışı ile kurgulanan bölgesel liderlik planın İslamcı ideolojisini maskeliyor. Batı’nın planı İran Savaşı sonrası vereceği rollerle Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına tamamen gömerken, ülkenin parçalanmasının (Sevr) önünü açmak. İran’dan sonra sıra Türkiye’ye geliyor. İsrail eski başbakanı Naftali Bennett’in itiraf ettiği gibi: “Yeni İran, Türkiye”. Bu makalede, son 25 yılda yaşanan Terörsüz Türkiye ile bağlantılı olarak bölgesel gelişmeleri analiz edeceğiz.
Küresel Resim, Ortadoğu ve Türkiye
Dünyada işler iyi gitmiyor hatta gittikçe daha kaotik ve endişe verici gelişmelere açık bir geleceğe gidiyoruz. Savaşlar bitmiyor, teknolojiler insanlara hizmetten çok savaşların emrinde insanları ve sivil alt yapıyı hedef alıyor. Kimin öleceğine yapay zekâ algoritmaları karar verdiği için sivillerin korunması daha da zorlaştı. Ukrayna Savaşı’nı Gazze’den sonra İran Savaşı izledi ve savaşların Asya coğrafyasına ve çok geçmeden Çin’e yani Üçüncü Dünya Savaşı’na ulaşmasını bekliyoruz. Arada küreselcilerin nüfus azaltma projesi yani yeni bir küresel pandemi dalgası da olabilir. Eğer nükleer silah kullanımı ile sonu gelmezse yani dünya yaşanmaz hale gelmezse, yeni bir dünya düzeni kurulacak. Bu tekno-diktatörlük düzeninde bugünkü aile, toplum, ulus-devlet, kişisel özgürlükler büyük ölçüde tarihe karışmış olacak. Yeni bir insan yaşamı hatta insan-modeli kurgulanıyor. İnsanların robotlar ile iç içe yaşadığı bu kitlesel izleme dünyasında kişisel mahremiyet ya da özgür düşünce diye bir şey de kalmayacak çünkü düşünceleriniz de beyinlerinize yerleştirilecek çip vasıtası ile kontrol edilecek.
Şimdilere gelecek olursak, Donald Trump öncesi ABD, demokrasi ve özgürlüklerin yuvası olarak kendini lanse ederdi ama şimdi açıkça bunlara meydan okuyor. Almanya bile dünyada işlerin demokrasi ve insan hakları savunuculuğu ile yürümediğini düşünmeye başladı. Demokrasi ve özgürlükler ütopyası tüm dünyada otokratlara yani kişisel hırs ve aç gözlülüğe yenik düşüyor. Dünyanın alıştığı düzeni ters-yüz eden Trump, bakın nelere karşı?
- Liberal ve demokratik değerlere,
- Batı’nın 75 yıl önce kurduğu kurumlara (BM, NATO vd.) ve küresel ekonomik düzene,
- Liberal küreselciliğe ve kozmopolit elitlere,
- ABD çıkarlarını açıkça korumayan uluslararası hukuk düzenlemeleri ve anlaşmalara.
Dünyanın genel resmi içinde; küresel olarak aşırı sağ veya sağ yükseliyor. Elit/aydın kesimlerin modası geçti, yeni dünyaya adapte olmak bir yana, yok oluyorlar.
Trump, küreselcilerin ABD hegemonyası yerine Amerika üstünlüğünde dünyayı çok kutuplu hale getirmek, tek taraflı, milliyetçi ve koşullara göre dayatılan bir düzen istiyor (Harita 1). Bunun için;
- Zorlama, savaş, siyasi şiddet, otoriter baskı ve uluslararası çatışma ile ABD emperyal üstünlüğünü geliştirmek,
- Rakip güçlere alan bırakarak, yükselmesine izin vermek ve
- Ülkesinde yönetici elitleri yok ederek otoritesini korumak istiyor.
Bu anlayışta birleşen ülkeleri kendine yakın hissediyor (Orban’ın Macaristan’ı, Türkiye, Hindistan vd.). Onlarla BM yerine oluşturduğu Barış Kurulu ile dünya sorunlarına kendince, sözde Amerikan çıkarlarına göre, çözüm bulmak istiyor.
Harita 1: Trump’ın Dünya Düzeni (Emperyal Amerikan Üstünlüğü)

Trumpizm ile gelinen aşama; aşırı sağ’ın küresel düzeyde giderek yükselmesi, elitlerin çürümesi, uluslararası hukukun yok olması, sosyal kırılmalar, jeopolitik çekişme ve siyasi zorlamaların eş zamanlı yaşanmasıdır. Bu sürecin yarattığı anarşi, tarihte de görüldüğü gibi mutlaka bir dünya savaşına yol açacaktır çünkü yeni bir dünya düzeni ancak böyle bir savaş ile kurulabilir yoksa anarşi ve kaos devam eder.
Buradan Ortadoğu ve Türkiye’ye geçiş yapacak olursak, özellikle 11 Eylül 2001 terör saldırıları sonrası küresel sistemde yaşanan değişimler bölgemize de yansıdı;
- ABD dış politikasının terörle mücadele bahanesi ile tekrar askerileşmesi,
- Büyük Ortadoğu Projesi ve Ortadoğu’da artan bölgesel liderlik çekişmesi,
- Siyasal İslamcılığın yükselişi ve 2011 yılında başlayan Arap Hareketleri,
- Afrika’dan Ortadoğu ve Afganistan’a uzanan terörle mücadele bahanesi arkasına gizlenmiş işgaller, iç savaşlar ve askeri müdahaleler, devlet hâkimiyeti olmayan gri bölgeler,
- Ukrayna Savaşı ile birlikte Batı ve Rusya düşmanlığının yeniden canlanması,
- Çin yükselişi ile birlikte küresel jeopolitik çekişmenin üç boyutlu gelmesi,
- Gazze saldırıları ile birlikte ise Ortadoğu’nun çatırdaması ve İran Savaşı.
Bu genel bölgesel resim içinde 2000’li yıllarla birlikte Türkiye; öngörülemez, tutarsız ve irrasyonel hesapsız politikalar ile savruldu, kaynaklarını ve enerjisini boşa harcadı. Daha da kötüsü dış politikanın olumsuz etkileri Türkiye’yi bir yandan ülke dışında sonu gelmeyen yükümlülüklere angaje ederken, ülke içinde de sığınmacı göçü ülkenin demografisi ve ekonomisini tehlikeli boyutlara taşıdı. Sonunda bölgesel liderlik ideolojisi ile gidilen her yerde başarısız oldu, ülke sadece Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de değil, Batılı kurumlar karşısında da izole oldu, örtülü ambargolara maruz kalmaya devam ediyor. Ankara’nın tutunduğu tek dal, Trump ile kurulan kişisel dostluğa dayanan beklentiler ve uzatılan havuçlar.
Son 25 yılda Türk Dış Politikası
2000’li yıllarda özellikle Batılı siyasi analizcilerin en çok zorlandıkları konulardan biri Türk dış politikasını anlamaya çalışmak oldu. Ya hiç anlayamadılar ya da anladıklarında çok geç oldu. Ankara’nın dış politikası genellikle iç politika beklentilerine malzeme oldu ve hâlâ Realist anlayıştan uzak olmaya devam ediyor. Türk dış politikasının son 24 yılda üç genel boyutta yürüdüğü söylenebilir;
(1) İdeoloji (Ankara, bugün de sübjektif kendi İslamcı bakış açısı ile hareket ediyor).
(2) Pragmatizm (Konjonktürel çıkarlarına uygun olarak, herkesle işbirliği yapabilir).
(3) Angajman (İdeolojisi için seçtiği Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan etki bölgesi içinde sert ve yumuşak güç ile sahada varlık bulundurmaya çalışıyor).
Geleneksel ayırımın aksine Türkiye’de dış politika genellikle iç politika ihtiyaçları için kullanıldı. Ülke içinde Atatürk’ün Türk kimliğine dayalı ulus-devlet projesi olan modern Türkiye Cumhuriyeti rejimini değiştirmek için Osmanlıcı ümmet anlayışı ile iç dinamikleri dönüştürürken, ülke dışında ise Türkiye’yi tarafsız konumundan çıkararak sözde İsrail düşmanlığı ile Ortadoğu bataklığına yol alındı. Kısaca, ülke içindeki İslamcı karşı-devrimin ülke dışındaki maskesi Osmanlıcı bölgesel hevesleri oldu. ABD, bugün gelinen aşamada bu hevesi Türk-Arap-Kürt ittifakı pompalaması ile İran Savaşı sonrası Ortadoğu’da yeni maceralara sokmak, gerçekte ülkeyi bölmek için kullanmak istiyor.
Ankara’nın dış politikası bazı kırılma noktalarından geçti;
- 2006 yılında Avrupa Birliği ile tam üyelik konusunda yaşadığı hayal kırıklığından sonra Batı’dan uzaklaşmaya başladı ve daha çok yeni ekonomik pazarlar arayışı ile farklı coğrafyalara (Afrika, Latin Amerika vd.) yöneldi. Bu dönemde (Yunanistan ve Ermenistan’ı önceliğe alan) komşularla sıfır sorun politikası da hayal olmaktan öteye gidemedi.
- ABD, Türkiye’ye Büyük Ortadoğu Projesi içinde İslam ülkeleri için “model ülke” rolü vermek istiyordu ve Ankara’nın artık asıl ilgisi Ortadoğu liderliği idi. 2011’den başlayan Arap Hareketleri başladığında, aradığı fırsatı uygulama imkânı bulduğunu düşündü. Büyük Ortadoğu’da Müslüman Kardeşler’i kendine vasal yapan ve bölge liderliğini hedefleyen ihtiraslı bir oyuna girdi. Bu oyun, Müslüman kardeşler ile bağlantılı rejimleri ve hükümetleri desteklemek üzerine kuruluydu. Mısır’daki rejim çekişmesinin, Libya ve Suriye’de ise iç savaşın tarafı oldu ve Müslüman Kardeşler kaybedince o da kaybetti.
- 2014 yılında ABD, ne (Batı ile düşman olmayan) Ilımlı İslam’ın ne de Türkiye’nin model olmadığını anlayınca Suriye’nin içi oyulmaya başlandı ve kendilerine YPG/PKK’yı müttefik olarak seçti. Türkiye-ABD ilişkileri gittikçe kötüye götürecek bu dönüm noktasında Ankara, Suriye’ye müdahil olan Ruslar ile işbirliğine giderek pragmatizmini gösterdi. Bu işbirliği S-400 hava savunma sistemlerinin satın alınması ile birlikte Batının devam eden savunma sanayii ambargolarına yol açtı. Türkiye’nin pragmatizmi Libya’da da görüldü. İç savaşın başında Tripoli’deki Ulusal Anlaşma (Serac) Hükümeti ile işbirliği yapan Türkiye, son yıllarda Tobruk’taki rakibi Hafter yönetimini de desteklemeye başladı.
- Ankara’nın dış politikasının en sorunlu alanlarından biri de İsrail ile artan gerilim ve Doğu Akdeniz gelişmeleri oldu. İsrail’in Gazze ablukası ve 2010 yılında Mavi Marmara gemisine saldırısı ile başlayan gerilim sürekli arttı. Doğu Akdeniz’deki potansiyel enerji rezervlerinin doğurduğu deniz yetki alanları tartışmasında Yunanistan ve GKRY’ye Mısır ve İsrail’in kendi aralarında ortak hareket etmesi ile bölgesel hale geldi.
2020 yılından itibaren Türkiye, Ortadoğu ve Avrupa’dan önemli ölçüde izole edildi. ABD’nin CAATSA yaptırımları nedeni ile başta F-35 ve hava savunma sistemleri olmak üzere askeri kabiliyetlerini yenilemede ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı. 2022’de Ukrayna’da başlayan savaşta pragmatizmini göstererek iki tarafa yakın davranması ve yaptırımlara katılmaması özellikle NATO’nun Avrupalı ülkelerini rahatsız etti. Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği sürecinde bu soğuma devam etti.
Türkiye’nin Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan ideolojik politikaları ve angajmanları sadece Batılılar değil özellikle Suudi Arabistan ve BAE gibi bölgesel rakipleri tarafından da yakından izlenmeye başlandı. Ankara; Katar, Libya, Somali’de askeri üsler kurdu. Sudan ve Afrika Boynuzu’nda da kurmaya çalışıyor (Harita 2).
Harita 2: Türkiye’nin Askeri Angajmanları (2025)

Askeri üslerin yanında özellikle aşağıdaki Tablo 1’de yer alan saha oyuncuları ile 70 kadar ülkeye nüfuz etti;
Tablo 1: İdeolojik Boyutun Sahadaki Oyuncuları

Türkiye’nin İslamcı NGO’ları Ortadoğu ve Afrika’da, Osmanlı mirası kabul edilen yerlerde insani yardım yapıyor. Bu NGO’lar Suudilerin Dünya Müslüman Zirvesi ve NGO’ları ile rekabet ediyor.
Afrika’da Türkiye, S. Arabistan ve BAE, kıtada altyapı projeleri inşa ederek işe başladılar ama sonra kendi aralarında İslamcı etki bölgesi geliştirme peşinde rekabete girdiler. Bu rekabet en çok Libya, Somali ve Sudan’da yaşanıyor.
Türkiye, Suriye ve Doğu Akdeniz’de ABD, Rusya ve AB ile karışık ilişkiler içinde olsa da Ortadoğu’da kendi İslamcı gündemi uyguluyor, ona daha geniş bir perspektifte Afrika boynuzu katılıyor. Bunların hepsi iç politikada Yeni Osmanlıcı bir bohça ile örtülüyor.
Ankara, kendisini hâlâ İslam dünyasının moral lideri gibi görüyor. Türkiye’yi demokratik bir ülkenin İslami değerlerle iç içe yaşayabileceği bir model olarak sunuyor. Ancak, beraber yürüyebileceği tek bir komşusu dahi yok, Katar hariç Ortadoğu’da müttefiki yok. Aralık 2024’de Esat’ın düşmesinden sonra Suriye’de ABD ve İsrail’in insafına kaldı.
Son yıllarda Ankara’ya nefes aldıran iki gelişme oldu. İlki ABD’de yeniden başkan seçilen Donald Trump ile kişisel seviyede kurulan ilişkilerden beklenen faydalar. İkincisi ise İran Savaşı’nda ABD güvenlik garantisinin işe yaramadığını gören ve ona güvenmeyen S.Arabistan, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerin pragmatik beklentiler içinde Türkiye ile yakınlaşmaları. Bu konuya Ortadoğu ile ilgili bölümde daha detaylı olarak değineceğiz.
Bugün gelinen aşamada Türkiye’nin çıkmazlarını şu şekilde sıralayabiliriz;
- Büyük Ortadoğu’da Siyasal İslam çöktüğü halde devam ettirmeye çalıştığı ideolojik politikası manevra alanını daraltıyor, güvenilmez hale getiriyor.
- Trump ile kişisel ilişki pragmatizm yanında ABD derin devletinin Kürt Projesi, İsrail’in güvenliğini önceliğe alan Yeni Ortadoğu planı ile yürüyor.
- Avrupa, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konularında baskısını artırıyor. NATO gittikçe Avrupalı hale gelirken, ittifak üyeliğimiz pragmatizme bağımlı.
- Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da durum hiç iyi değil, ümitsiz manevralarla durum saklanmaya çalışılıyor.
- Başta savaş uçağı ve hava savunma sistemleri olmak üzere savunma sanayi ihtiyaçları alarm veriyor, devam eden milli projelerde ABD’ye bağımlılık var.
Siyasal İslam’ın Çöküşü ve Türkiye
Siyasal İslam, Batılılar tarafından 1970’lerde Ortadoğu’daki ulusalcı laik rejimlere karşı kurgulandı. 1979’da İran’daki Molla Devrimi ile Ortadoğu’yu tetikledi. Artan İslamcı yayınlar, siyasi partiler yanında FETÖ gibi cemaatler ile yükselen Siyasal İslam’ın stratejisi demokrasi yolu ile bir kere iktidara gelince, devleti ele geçirmek ve bir daha bırakmamaktı. Siyasal İslamcılara göre “çözüm İslam’dadır” ve devleti ele geçirmek için din onlara meşruiyet vermektedir. Mısır’da hızlı bir yükselişe geçen Müslüman Kardeşler’in Gazze’deki askeri kanadı HAMAS idi. Uluslararası bir operasyon örgütü olan HAMAS, Şii İran’ın ideolojik dış eksenine katıldı. İran, Direniş Ekseni’ni Lübnan’da Hizbullah, zamanla Irak (Haşdi Şabi) ve Yemen’de (Husiler) ile genişletti.
2011 yılında başlayan Arap Hareketleri ile Mısır’da iktidara gelen Müslüman Kardeşler kısa sürede tehlikenin farkına varan askerler tarafından bertaraf edildi. Tunus’taki Müslüman Kardeşler’in kolu Ennahda da tutmadı. Suriye’de ise köprünün altından çok sular aktı. Müslüman Kardeşleri iktidara getirecek iç savaş planı 2014 yılında Halep yenilgisi ile başarısız oldu. Ardından sahneyi radikal İslamcılar aldı, IŞİD ve El Kaide uzantısı El Nusra aldı. Sonunda uzun zamandır kötü çocuğu oynayan IŞİD ve Esat rejim güçleri bertaraf edildi ve sürekli isim değiştiren El Nusra’nın son versiyonu olan Hayat Tahrir El-Şam (HTŞ) iktidarı ele geçirmesinin önü açıldı.
Ortadoğu’da bölgesel liderlik çekişmesi devam ediyor. 2010’lu yıllara girildiğinde üç ayrı Siyasal İslam’ın farklı eksenleri vardı;
(1) İran’ın Şii anlayışının Direniş Ekseni,
(2) Suudi Arabistan ve BAE’nin başını çektiği Körfez Ülkeleri’nin Selefi/Vahabi Ekseni,
(3) Türkiye ve Katar’ın başını çektiği Müslüman Kardeşler odaklı Sünni İslam.
Ancak, 2020’lerden sonra bu eksenlerde bazı önemli kırılmalar yaşandı;
(1) İran’ın Şii Ekseni devam eden ABD-İsrail ile savaşında çok yıprandı ama hâlâ nüvesini koruyor.
(2) S.Arabistan başta olmak üzere Körfez Ülkeleri ABD’nin baskısı ile İsrail ile normalleşme sürecine girince bu eksen İbrahim Anlaşması ülkelerine dönüştü. Ancak, İran Savaşı devam ederken S.Arabistan, İsrail ile normalleşmeyi askıya alma işareti verdi. Normalleşme için Filistin’in tanınması konusunda ilerleme istiyor.
(3) Mısır’dan sonra Libya, Somali, Sudan ve Suriye’de etkisini kaybeden Türkiye’nin başını çektiği diğer Sünni-pragmatik eksen; Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Ortadoğu’da yaşadığı yalnızlık nedeni ile S.Arabistan ve Mısır’a yanaştı.
Türkiye hâlâ bölgenin lideri olma hevesinden vazgeçmiş değil. Kendi ideolojik projeksiyonunu Afrika’dan Ortadoğu ve hatta Güneydoğu Asya’ya kadar yaymak peşinde. Ancak, bunu başarabilecek ne siyasi ne ekonomik kapasitesi var ve her yerde şüphe ile karşılanıyor.
Bugünlerde Avrupa Parlamentosu, Türkiye üzerinde yeni bir Kıbrıs baskısı yarattı. Avrupa Parlamentosu (AP), BM ve AB’nin hızlandırmaya çalıştığı “Birleşik Kıbrıs” süreci için Türkiye ve KKTC üzerinde baskı kurmak istiyor. Talepleri;
- BM liderliğinde Ada'nın yeniden birleşmesi için görüşmelerin acilen başlatılması,
- Tüm Türk kuvvetlerinin Kıbrıs'tan çekilmesi,
- Siyasi eşitlikte iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyon çözümü.
Önce tarafları 3’lü (BM, KKTC, GKRY) daha sonra da 5+1 (Türkiye, Yunanistan, İngiltere, KKTC, GKRY) olarak gayrı resmi yemeklerde bir araya getirmeyi başaran Guterres’in atadığı özel temsilcisinin adada görüşmelere başlaması söz konusu.
Özetle, Türkiye ve KKTC’ye “Birleşik Kıbrıs” modelini kabul etmesi için çok taraflı bir baskı uygulanmakta. Türkiye ve KKTC, gerçekleri görmeyen, saptıran ve baskı yaratma amacı taşıyan, AP kararlarını ve AB’nin temsilci atamasını kabul etmediğini, kınadığını ve yok hükmünde saydığını açıkladı. Türkiye ve KKTC, egemen, eşit, iki devletli çözüm politikasını kararlı bir şekilde devam ettirmelidir. Hatta ilk fırsatta federasyonu çağrıştırması için KKTC’nin adının da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KTC) olarak değiştirilmesi yararlı olacaktır.
ABD güvenlik garantisinin İran’a karşı işe yaramaması üzerine Körfez ülkeleri yeni ittifak arayışlarına girdiler. İran sonrası için bu arayışlarından biri de ne işe yarayacağı belli olmayan Türkiye-Pakistan-S.Arabistan arasında imzalanan Mekke Müşterek Savunma Anlaşması oldu. Bu anlaşmanın arkasında bizzat Trump’ın olduğu ortaya çıktı. Gelişmeler ABD’nin İran Savaşı’ndan çekilmesi sonrası ile ilgili işaret etse de, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim gittikçe artıyor gözükmektedir. Önce İran Savaşı ve sonrasında Suriye’den Lübnan ve Filistin’e inen hat üzerindeki gelişmeleri inceleyelim sonra İsrail ile ilgili yeni söylemlere döneceğiz.
İran Savaşı’nın Yansımaları
ABD/İsrail-İran Savaşı, dört aya yakın bir süredir devam etmekte. Konuş-Savaş diplomasisi içinde bir yandan görüşmelerde sonuç alınmaya çalışılıyor, diğer yandan karşı tarafı zorlamak için saldırılar da devam ediyor. ABD, İran’ın canını daha çok yakacak hedefler peşinde kritik altyapısını, özellikle petrol üretim tesislerini hedef alırken, İran ise ABD müttefiki Körfez ülkelerinden sonra Ürdün’ü de hedef listesine ekledi. Yemen’deki Husilerin S.Arabistan’a saldırıları ve Bab El-Mandab’da uygulamaya çalıştığı deniz ablukası (kuşatma içinde kuşatma), savaşta Hürmüz Boğazı’ndan sonra ikinci bir cephe oluşturuyor. Dünya petrolünün %22’si Hürmüz, %7’si Bab El-Mandab Boğazı üzerinden gidiyor.
Savaş, ABD için büyük bir hata idi. Avrupalı müttefiklerine danışmadan İsrail ile giriştiği bu macerada çabuk sonuç alınacağı beklentisi vardı. Bu beklenti, üç önemli istihbarat yanılgısı ile sonucu geldi;
(1) Üst düzey yöneticilerin (ilk gün suikasta uğrayan 28 kişi) öldürülmesi ile rejimin birkaç gün içinde çökeceği.
(2) İranlı siyasi ve askeri elitlerin ülkeden kaçacağı,
(3) Dini liderin ölmesinin ülkenin yenilgiyi kabul etmesine yol açacağı.
ABD ve İsrail için savaşın ana amacı İran’ın nükleer silah edinmesini ve ülkesi dışındaki güç projeksiyonunu (Direniş Ekseni) tamamen çökertmekti; başarılamadı. Sadece İran’ın var ile yok arasındaki hava ve deniz kuvvetleri yok edildi. Taktik başarılarına rağmen, ABD yine stratejik kaybeden oldu. Savaş, ABD’nin füze stoklarını tüketirken, İran hâlâ füze saklıyor. İran, uzun süre daha dayanabileceğini gösterdi. ABD bir zafer hikâyesi yazmaktan vazgeçti; Çin ile asıl savaşa hazırlanmak için savaştan bir an önce çekilmek istiyor.
Gelinen aşamada ABD barış görüşmelerini Hürmüz ile ilgili alacağı tavizlere odaklamış durumda. İran ise tek kozunun bu olduğunu bildiği için alabileceği her şeyi şimdi almak istiyor. İran’ın istekleri şu şekilde sıralanabilir;
- Batı yaptırımlarının kalkması,
- Nükleer program konusunda kesin ifadeler kullanılmaması,
- Hürmüz Boğazı’nı etkili bir şekilde kontrol etmek ve
- 300 milyar dolarlık ekonomik gelişme planı.
İran, ABD ile görüşmelerde öncelik ekonomi ve para üzerinden yürüyor. Direniş ekseni sadece bir araç. Nitekim Hizbullah üzerinde hâlâ etkisi olsa da aslında ihanet etti. İsrail ile savaşa soktu ama yardım için hemen hiç bir şey yapmadı.
ABD, Şubat ayından beri savaşa 37.5 milyar dolar harcadı, iki hafta önce 21 milyar dolar daha eklendi. Bölgeye ilave 100 kadar F-16 ve F-35 yanında havadan yakıt ikmali uçağı gönderildi. Ayrıca Ortadoğu genelinde kuvvet düzenlemeleri yapılıyor. Suriye’de El Şadi ve El Tanf üssündeki kuvvetler, daha dost görülen Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesine taşındı. Kuveyt’teki kuvvetler daha küçük parçalar halinde dağıtıldı. Bahreyn ve Ürdün’de ise gerekli görülmeyen personel ülkeden çekildi.
İran, askeri alanda ABD’nin sabrını ölçüyor ve hesapsız bir askeri müdahale için tahrik ediyor. ABD Genelkurmay Başkanı Dan Caine, “hava gücünün sınırları var” diyerek, çok sayıda seçenek üzerinde çalıştıklarını duyurdu. ABD, kara harekâtı olasılıkları arasında Harq adası gibi bazı stratejik adaların işgalini de değerlendiriyor. Bölgeye daha fazla asker, özel kuvvet gönderiyor. Hürmüz etrafında kapsamlı bir işgal için en az 100 bin askere ihtiyaç olduğu değerlendiriliyor.
İran’daki molla yönetimi kurulduğundan beri kendi ideolojisi kapsamında bir güç projeksiyonu ile ülke dışında militan ağlar kurmuş terörist bir rejim bir ve tüm Ortadoğu’da 45 yıldır istikrarsızlık üretiyor. Ülkede 10 nükleer başlığa yetecek uranyum olduğu değerlendiriliyor. İran'ın iç durumu dış durumundan çok farklı, asıl meselesi kendi halkı ile. Ülke halkı, dini diktatörlüğün baskı, idam, yolsuzluk, nükleer şantaj ve organize suç trafiği içinde bunalmış durumda. Enflasyon oranı yaklaşık yüzde 90'a ulaştı, işsizlik yaklaşık yüzde 66. BM Kalkınma Programı (UNDP), 13 Haziran 2025’ten Haziran 2026 ortasına kadar İran'ın uğradığı zararın 400 ila 600 milyar dolar arasında olduğu tahmininde bulundu.
İran, stratejik bir çöküş içinde. Militan ağı Afganistan, Irak ve Pakistan’daki savaşçılardan devşirilmiş, başlarına Devrim Muhafızları subayları konmuştu. Suriye’de Esat kaçınca, Hizbullah’a giden kaynaklar kesildi.
İran rejiminin bu savaş ile yakın zamanda çökmesi zor olsa da, ideolojik baskı rejimi ancak bir süre daha devam edebilir. Halk bu rejimi devirirse daha özgür bir ülke olabilir. Ancak, Fars, Türk, Beluci ve Kürtler arasında da bölünme riski de var. Demokrasi artık umurunda olmayan ABD, kendisi ile işbirliği yapan yeni bir askeri-baskı rejimini de kabul edebilir.
İran Savaşı’nda Rusya ve Çin faktörüne gelince. Trump, Rusya’nın İran’a ABD üslerinin uydu görüntülerini verdiği iddiaları üzerine Putin’e konuyu soracağını söyledi. Rusya ise iddiaları reddetti. İşin aslı İran kurulduğundan beri Ruslar, tek bir silah sistemi bile satmadı. İran’ın çok istediği hava savunma sistemleri en çok Ruslara lazım.
Ukrayna’nın Karadeniz’den Hazar’a askeri malzeme taşıyan İran gemilerini vurma kararı; savaş eksenini Hazar Deniz’e taşıma olasılığını doğurdu
Çin’in Rusya ve İran’a katkısı finansal ve bunu daha ucuza almak için istismar ediyor. Çin, ABD ile ilişkilerini çok daha önemli gördüğü için Rusya ve İran’a ABD’yi kızdıracak bir destek vermiyor. Hürmüz Boğazı’nın kapalı olması Çin’in değil, Rusların işine geliyor.
S.Arabistan, BAE ve Umman; Hürmüz Boğazı olmadan da ihracat yapabilir ancak Katar, Kuveyt ve Bahreyn yapamaz. Bab El-Mandab’a Husi saldırıları durumu daha karmaşık hale getiriyor. S.Arabistan, Kızıldeniz’in güvenliği konusunda Mısır ve Katar ile görüşmeler yapıyor.
Körfez ülkeleri savaşın sona ermesini istiyor ama bunun nasıl olacağı konusunda farklı fikirler var. Umman ve Katar, diplomasi derken; BAE ise bunu askeri zorlama ile birlikte rejimin değişmesini istiyor.
Gelinen aşamada ABD ve İsrail, İran karşısında;
- HAMAS, Hizbullah ve Husileri tamamen silmek istiyor,
- Irak, ülke içinde operasyonlarla büyük ölçüde nötralize edildi,
- Suriye’nin askeri kapasitesinin %70’den fazlasını imha eden İsrail, Güney Suriye’ye yerleşmek istiyor.
- Suriye’nin kuzeyinde uzun süredir kontrol bölgeleri olan Türkiye ile güneyden sokulan İsrail’i karşı karşıya geliyor.
Türkiye-Suriye-Lübnan-İsrail Ekseni
Türkiye’nin niyeti Suriye’de İran’ın bıraktığı boşluğu doldurmak değil. Çünkü böyle bir durumda tüm Suriye içine siyasi, askeri ve ekonomik olarak yayılması gerekir. Ancak, Suriye’nin yeniden inşasını ve bütün cephelerde savunmasının maliyetini tek başına karşılayamaz. Şimdilik, etki bölgesini genişletmek, nüfuz alanı yaratmak istiyor ama Suriye çeşitli riskler altında. Türkiye, kendi eksen genişlemesi ile birlikte Suriye’yi stratejik ortak, ekonomik ve güvenlik derinliği oluşturmak ve ülkeyi Türk pazarlarına bağlama amacı güdüyor.
Suriye’nin yeniden transit ülke hâline gelmesi, Türkiye’nin Irak, Körfez ve Akdeniz bağlantılı enerji ve ticaret planlarıyla doğrudan ilişkili. Suriye-Türkiye Koridoru’nun Körfez petrolü, Irak, Hazar ve Doğu Akdeniz enerji ihracatı ile tek bir sistemde birleşmesi hedefleniyor. Ama Irak’tan Suriye’ye uzanacak boru hatları Körfez açısından riskli. Çünkü Suriye’nin geleceği belirsiz, boru hatları saldırıya açık ve finansal sorunlar var. Avrupa ülkeleri bölgedeki enerji hatları için farklı yönetişim standartları istiyor. Körfez ülkeleri ise güvenlik garantileri. Bunun yanında, Avrupa ve Körfez ülkeleri, Ankara’nın hesaplarının farkında ve istekli değiller.
Suriye’deki Ahmet El-Şaara yönetimi, ideolojik olarak S.Arabistan’a yakın, konjonktürel olarak Türkiye ile işbirliği yapmak zorunda ama izolasyonu aşmak için asıl efendisi olan ABD’nin işaret çubuğuna uymalı. Şam, İsrail güneyde beklerken aslında Arap bir müttefik istiyor çünkü olaylara Arap güvenliği açısından bakıyor. Diğer yandan, uluslararası tanınırlığı ve ilişkilerini geliştirmek, yerel ekonomiyi inşa etmek için çabalıyor. Ülke iç güvenliği hâlâ kırılgan, kurumsal kapasite eksikliği var ve dış yaptırım baskısıyla karşı karşıya. Hukuki güvence oluşmadan uluslararası yatırımcı beklemek gerçekçi olmayacaktır.
Suriye yönetimi;
- İran’a mesafeli durmak,
- İsrail’le doğrudan çatışmadan kaçınmak,
- Rusya’yla bağlarını koparmadan Batı’ya açılmak ve
- Körfez’le ekonomik ilişki kurmak peşinde.
Suriye, Rus petrolüne ciddi bir şekilde bağımlı. Dışarıya açılmak istemekte ama eski güvenlik işleri ile bağını koparamamakta. Ulaştırma ve enerji hatlarında transit ülke olmak istiyor. Ancak, Körfez sermayesi istikrar, hukuki güvence ve öngörülebilirlik aramakta. Ülke içinde kurumsal düzen sağlanmadan dışarıya güvenilir bir geçiş hattı sunmak zordur. Ekonomi toparlanmadan limanlar anlam kazanmayacaktır.
Türkiye’nin monarşi ile idare edilmesi gerektiğini söyleyen ABD büyükelçisi Tom Barrack, Irak’ın yeni stratejik güvenlik ittifakının ön cephesinde olacağını söyledi. Nitekim Batılı petrol şirketleri Irak’ta çok önemli anlaşmalar yaptılar. Chevron ile yapılan anlaşmaya göre, Hürmüz Boğazını by pass etmek için Irak’ta Batı Kurna ve Nasıriye yataklarından çıkacak petrol bir boru hattı ile Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e aktarılacak. Irak’ın kuzeyindeki dört petrol yatağında ise 1927 yılından beri BP var.
Avrupa, Ortadoğu’dan Asya’ya ulaşacak güçlü bir ticaret koridoru istiyor. Hint-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC); Hindistan’dan S.Arabistan-Ürdün ve İsrail-üzerinden Yunanistan’a ulaşacak.
Harita 3: Hint-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC)

Ocak 2026’da Avrupa-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması imzalandı. IMEC, Çin’in Yol-Kuşak Projesinin alternatifi ama Körfez ülkeleri henüz seçim yapmadılar. Körfez ülkeleri; Hindistan ve Avrupa ile ortaklık peşinde iken Çin ile de ilişkilerini derinleştirmek peşindeler. Arap-İsrail normalleşmesi ile başlayan Ürdün-İsrail demiryolu bölümü 2023’deki HAMAS saldırıları sonrası durdu. IMEC için S.Arabistan olmazsa olmaz ama İsrail ile ilişkilerinde Filistin devleti şartı ortaya çıktı.
Suriye-Lübnan ilişkilerine gelince; Trump, Haziran ayında Suriye güçlerinin Hizbullah ile savaşmasından bahsetmişti. Ahmet El-Şaraa, bunu istemiyor çünkü böyle bir çatışma hem Suriye hem Lübnan’da (Sünni, Şii, Hıristiyan, Dürzi) mezhep çatışmalarını başlatabilir. Suriye Dışişleri Bakanlığı, Hizbullah ile görüşmeye açık olduklarını söyledi.
Aralık 2024’de Esat’ın düşmesini müteakip İsrail birlikleri Suriye’nin güneyinde askerden arındırılmış bölgeleri, Şam’a bakan Hermon Dağını da işgal etti. İsrail hâlâ Suriye içinde seçtiği yerlere saldırıyor ve Güneybatı’daki Dürzileri koruma sorumluluğu olduğunu iddia ediyor. İsrail, Suriye’de işgal ettiği toprakları kuzeye doğru genişletmek; El-Şaara ise İsrail ile bir güvenlik anlaşması yapmak, savaştan kaçınmak istiyor. Diğer yandan İsrail’in 1967 yılında işgal ettiği Golan tepelerinden de ödün vermek istemiyor.
İsrail, Lübnan’ın güneyinde güvenlik bölgeleri oluşturmayı ve Hizbullah’ın tasfiyesini istiyor. İsrail ve Lübnan, Trump’ın devreye girmesi ile bir ön anlaşma imzalamıştı. Anlaşma çerçevesinde Lübnan ordusu bölgeyi kontrol için “pilot bölgeler” kuruyor, bu tampon kuşak ile Hizbullah’ın İsrail’e saldırıları önlenecek. İsrail çekilince bölge yeniden inşa edilecek. Ancak, uygulama yavaş gidiyor ve anlaşmanın iptali yüksek olasılıklı.
Harita 4: İsrail ve Filistin

İran Savaşı ile ilgili görüşmelere rağmen İsrail bildiğini okumaya devam ediyor;
- İsrail, Filistin’in devlet olarak tanınmamasını istemiyor. Mevcut boşluğu, ABD’nin desteğiyle daha da genişletmek peşinde.
- Gazze’nin tümünü işgal ve Gazzelilerden temizlemek istiyor.
- Batı Şeria’yı da adım adım işgal hazırlığında.
Gazze’de HAMAS ile yapılan anlaşma ABD arabuluculuğuyla sağlanan Gazze Ateşkes Planının ikinci aşamasını ve HAMAS'ın silah bırakmasını ve Gazze'nin yeniden inşasını öngörüyor. HAMAS, ağır silahlarını teslim etmesinin, İsrail'in saldırganlığa son vermesi ve güçlerini Gazze'den çekmesine bağlı olduğunu açıkladı. Trump ise “silah bırakma tamamlanınca, İsrail güçleri geri çekilecek ve uluslararası istikrar gücü, yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak” dedi. Ancak İsrail, bölgedeki kontrolünü daha da derinleştiriyor.
Nitekim İsrail; Gazze, Suriye ve Lübnan’da işgal ettiği topraklardan çekilmeyeceğini açıkladı. İsrail’de Ekim ayında seçimler yapılacak ve tüm siyasi yelpaze oldukça sağa kaymış durumda. Netenyahu seçimi kaybetse bile İsrail’in politikalarında çok fazla bir değişiklik beklenmiyor.
Türkiye-İsrail Savaşı’mı (Savaşı mı) yoksa İran mı?
İsrail, Türkiye’nin en azından Suriye’nin kuzeyinde kalmasını, güneye inmemesini, parçalanmış ve zayıf bir Suriye istiyor. Diğer yandan, Federasyon/Konfederasyon şeklinde bir Kürdistan ile hem Suriye’yi bölmek, hem de yayılmacı politikalarına devam etmek istiyor. Suriye’nin güneyinde yeni askeri üsler kurmak istemesi Türkiye ile yeni bir çatışma cephesi doğuruyor. Bu anlamda Kürt kozuna güveniyor. Türkiye-İsrail çatışmasının ortasında kalmak Suriye’nin de işine gelmeyecektir. Türkiye’nin İsrail’in sık sık işgal ettiği güney Lübnan’ın yeniden inşasını üstlenmek istemesi yeni krizlerin habercisi olabilir.
Harita 5: Ortadoğu’da Bölgesel Güç Rekabeti

ABD, Türkiye-İsrail çatışmasını önlemek konusunda kendi tarafını seçecektir. Burada Doğu Akdeniz’deki beklentiler öne çıkacaktır. Suriye’nin dizginlerinin ABD’nin eline geçmesiyle Doğu Akdeniz’de, Amerikan petrol şirketleri, İsrail ve GKRY ile anlaşmalar yapıyor. Yunanistan’ı da bu denklem içine alacak girişimlerde bulunuyorlar. Suriye’deki iç savaşın yükünü hâlâ çeken Türkiye bu denklemin dışında tutulmakta.
Ortadoğu’da bölgesel güç olmak için üç şart var;
- İstisnai askeri güç kabiliyetleri,
- Gücü kullanmaya hazır ve niyetli olmak,
- Diğer bölgesel aktörler tarafından liderliğinin tanınması.
Türk Silahlı Kuvvetleri çok güçlü olsa da çevresindeki diğer riskler dikkate alındığında eş zamanlı olarak birkaç askeri seçeneği göze alamaz. Üstelik herhangi bir askeri güç kullanım isteği Suriye’de olduğu gibi başta ABD olmak üzere dış güçlerin baskıları ile frenlenebilir. Son zamanlarda, S.Arabistan ve Mısır gibi bölge liderliğine oynayan ülkeler ile konjonktürel olarak bir yakınlaşma sağlansa da arka planda devam eden şüpheler beklemektedir.
Türkiye-İsrail ilişkileri Soğuk Savaş döneminde genellikle dostluk çizgisinde gitti. 2000’li yıllarda Gazze’de başlayan İsrail saldırıları karşısında Türkiye gittikçe sert bir tutum edindi. Ankara’nın Gazze’ye yardım amacı ile gönderdiği Mavi Marmara gemisine yapılan İsrail baskını bir dönüm noktası oldu. Ankara’nın Ortadoğu’daki İslamcı politikasının temeline Müslüman Kardeşler ile birlikte onun Gazze’deki silahlı kanadı olan HAMAS’a olan destek oturdu ve bu durum hâlâ değişmedi. 6 Ekim 2023’deki HAMAS saldırıları sonrasında da Ankara’nın açıklamalarındaki sert ton giderek arttı.
Türkiye, İsrail’in bu bölgelerdeki tüm faaliyetlerini yakından izliyor. Hatta Suriye’den Lübnan’a girmemesini ve Hizbullah ile çatışmamasını istedi. Ankara yakın zamanda;
- Suriye’nin güneyine yakın askeri üsler edinme gayretine girdi,
- Lübnan’ın güneyinin inşası için anlaşma yaptı,
- Lübnan Barış Gücü’nde yeniden yer almak istiyor,
- Gazze’de Anlaşmayı İzleme Grubu’nda yer almayı talep etti.
Türkiye’nin İsrail ile olası bir savaşı tetikleyecek kırmızı çizgileri var;
- İsrail’in Suriye’nin güneyinde büyük ölçekli bir işgal harekâtına girişmesi,
- Suriye lideri El-Şaara’ya suikast,
- SDG’nin (Kürt teröristlerin), Suriye yönetiminden kopma yoluna girmesi.
Türkiye ve İsrail bu savaşa sessizce hazırlanıyor gibi gözüküyor. Esat sonrası Suriye’de İsrail’in saldırılarına devam etmesi ve ülkenin güneyine yerleşme gayreti karşısında Ankara’dan dikkati çeken iki açıklama geldi;
- “Kardeş ülkelere yapılan saldırılara kayıtsız kalmayacağız.”
- “Türkiye’nin güvenliği Hatay’dan değil, Halep, Şam ve Beyrut’tan başlar.”
Bu sözler açıkça İsrail’i hedef alıyor ve askeri harekâtı çağrıştırıyor. Üstelik ani bir gelişme veya kaza ile savaş tetiklenebilir.
Ankara, Ortadoğu’da etki sahasını genişletmek için yeni angajman bölgeleri yaratmak istiyor. Bölgesel liderlik peşindeki Türkiye ile İsrail; Suriye, Lübnan, Filistin, Doğu Akdeniz dâhil bölgesel enerji ve alt yapı projeleri ile rakip ittifaklarda karşı karşıya. Ancak, bunu yapabilecek ne askeri ne de ekonomik kapasitesi var.
Türkiye, arkasında Yahudi sermayesi ve ABD olan İsrail ile bir savaşa hazır değil. Hava savunması (Çelik Kubbe), savaş uçağı ve diğer önemli savunma projelerinin tamamlanması 2030’ları bekliyor ve projelerinin devamı önemli ölçüde ABD’ye bağımlı. Ortadoğu’da yalnız kalan Türkiye’nin yanında olabilecek bir komşu ülke olmadığı gibi Yunanistan, Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Kürt kartı da her an ortaya çıkabilir.
Türkiye, İsrail ile gerilim sürdürme konusunu genellikle iç kamuoyuna malzeme yaptı ve Arap sokaklarına oynadı. Kendisini Arap dünyasının da moral lideri olarak göstermek istedi. En gerilimli dönemlerde bile arka planda ticaret hız kesmedi ve hâlâ;
- Azerbaycan petrolü Ceyhan Limanından İsrail’e gidiyor.
- Türkiye merkezli Repkon şirketi, ABD bombalarını İsrail’e satıyor.
Türkiye ile İsrail’in bir savaşa tutuşmasının NATO ittifakı ve ABD nezdinde bazı sonuçları olacaktır. Trump, ABD çıkarlarına ve İsrail’e dokunmadıkça bugüne kadar Türkiye’nin isteklerine İran senaryosu nedeni ile göz yumdu. Bunu yaparken de hep gerektiğinde Türkiye üzerinde kullanabileceği önemli kozları olduğunu düşündü.
Geçen hafta Mekke’de imzalanan Üçlü Savunma Anlaşması’nı da S.Arabistan’ı İran’a karşı korumak için nasıl çalışacağı belli olmayan bir konjonktürel gelişme olarak okumalıyız. Bu ülkelerin hiçbiri ABD’nin onayı olmadan bağımsız politika izleyemez.
ABD’nin Kürt Projesi, Terörsüz Türkiye ve Konfederalizm
Türkiye, on yıllardır bölgesel hevesler peşinde koşturularak, Ortadoğu’dan Afrika’ya pek çok bataklığa bulaştı. Bunu yaparken, içeride Yeni Osmanlıcılık dışarıda İslamcılık pompalandı. Ülke içinde olduğu gibi Suriye ve Irak gibi ülkelerde de Türk etnik kimliği çok önemli zemin kaybetti. Atatürkçülük ve Türk milliyetçiliği marjinal hale getirildi. “Türk” adının her yerden silinmesi, milli bayramların yok sayılması on yıllardır süren bu planın bir parçası idi. Ortada ne muhalefet var ne de bilinçli bir halk. Kasıtlı olarak halkın hafızası yok edildi, ülke Osmanlı hikayelerine maruz bırakıldı. Malazgirt’te Kürtlerle ve Araplarla birlikte savaştığımız iddia edildi.
Bütün bunların arkasında 2000’li yıllarda İslamcılığın ABD liderliğinde kurgulandığı bir oyun var. ABD tarafından, Büyük Ortadoğu Projesi ile Türkiye’ye Türk-Arap-Kürt Konfederasyonu ile Ortadoğu jandarmalığı havucu uzatılmıştı. 2011 yılında başlayan Arap Hareketleri ile birlikte uygulama alanına geçtiğini sanan Türkiye’nin hevesleri Suriye’deki iç savaşın radikal İslam’ı doğurması nedeni ile sendeledi. ABD, Suriye’de Kürtlere oynamaya başlamıştı. Ancak, Trump ve İran Savaşı ile birlikte bölgenin yükü bir kez daha Türkiye’ye yüklenerek, eski havuç tekrar uzatılıyor.
İsrail’in karşısındaki güç merkezlerinin ufalanmasını öngören, ABD’nin Ortadoğu’yu bölme stratejisi 1960’larda başladı ve ana esasları şu şekilde idi;
1) Irak’ta işgali müteakip, yeni anayasayı yazarak, Kürtlere özerklik vermek.
2) Suriye’de YPG/PKK’yı ordu haline getirerek, özerk bölge oluşturmak.
3) İran’da da Irak benzeri bir senaryo uygulanması.
4) NATO üyesi Türkiye’ye iç ve dış baskılarla ikna ederek federasyona ve bölünmeye götürmek.
Türkiye’nin ikna edilmesi ise son 70 yıldır ABD tarafından devşirilen siyasetçiler ve bürokratların gerekli yerlere getirilmesiyle olmuştur. Buna medya ayağı da eklenmelidir. Bunlar sadece Türk kamuoyunun yanıltılması ve Türkiye’nin sözde Terörsüz Türkiye sürecine hazırlanması için değil, sonrasında oluşacak yapılar için de hazırlanmıştır.
1990’lı yıllarda hemen her siyasi parti, bürokrasi ve medya organları içinde olan ve toplamı 150 kişiyi geçmeyen bölücü modüllerde yer alanların sayısı şimdilerde Parlamento’da ezici çoğunluğa sahiptir.
ABD’nin Kürt Projesi’nin Türkiye için uygulama planı şu şekildedir;
1) Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi.
2) Özerk yönetim (Türk-Arap-Kürt konfederasyonu)
3) Bağımsız Kürt devletçikleri
4) Güç merkezlerinin ortadan kaldırıldığı bir Ortadoğu.
Harita 6: Kürt Devletçikleri

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 29 Haziran 2025’te “Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir” demişti. Şimdi Terörsüz Türkiye ile bu adıma geçiyoruz. Yakında İran Savaşı bitecek diyen Trump da Türkiye verilen ödevlere geçişin zamanını işaretliyor. Türkiye'nin kontrolü dışındaki krizlerle karşı karşıya kalması ve kapasitesini zorlayacak yükümlülükler üstlenmesi isteniyor.
Terörsüz Türkiye ile ilgili Komisyon çalışmaları hakkında açıklama yapan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş sürecin hedefini şu şekilde açıklıyor; “.. Türkiye'nin iç kalesini tahkim ederek bölgesinde kalıcı barış ve istikrarı sağlaması hem kendi güvenliği hem de bölgesel düzen açısından yeni imkan ve fırsatları ortaya çıkaracaktır. Türklerin, Kürtlerin, Arapların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte oluşturacağı doğal ittifak...”
Türkiye, İran’a karşı bir oluşuma yönlendiriliyor. Nitekim Ankara, “Terörsüz Türkiye” açılımının ana gerekçesini “ülkeyi iç istikrara kavuşturarak, dışarıda bölgesel operasyonların önünü açmak” olarak ifade ediyor. İç ve dış güvenliği birleştirdiği iddia edilen bu konseptin temelinde açıkça ifade edilen “Türk, Arap, Kürt” ittifakı ile tasarlanan bir projeksiyon var.
ABD tarafından Büyük Ortadoğu Projesi ile birlikte Türkiye’ye uzatılan Türk-Arap-Kürt Konfederasyonu’nun arkasında, monarşi ile idare edilen ümmet anlayışına dayalı bir Osmanlı vaadine (karşı-devrim) meşruiyet vermek var. Terörsüz Türkiye ise Sevr’e giden yolda kendi eli ile bölünmesi için gerekli siyasi düzenlemelerin yerine getirilmesini kapsıyor. İran Savaşı sonrası gireceği maceralarla enerjisi boşaltılan Türkiye, artık asla bugünkü Türkiye Cumhuriyeti olamayacak. Batının İran’dan sonraki planı diğer bir bölgesel güç olan Türkiye’nin de bölünmesi ve Ortadoğu’da İsrail’e rakip bir gücün kalmaması var.
PKK Terör Örgütü’nün başarısızlığını örtmek için 1990’lı yıllardan beri “Demokratik Konfederalizm” yalanına başvuran Öcalan’ın son mesajı ise niyetini ortaya koyuyor; “Kendilerini özgürce ifade etme ve kendilerini yönetme hakkı olmalıdır. Yerel yönetimin şartları belli… Ayrı devlet, bölge demiyorum. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın toplumsal gerçekliğimizle uyumlu ve genişletilmiş bir hali de buna güçlü bir dayanak”
“Terörsüz Türkiye” yaftası altında, Kürtler 50 yıldır alamadıklarını, askeri sahada kaybetmelerine rağmen alıyorlar. Terörist başının ifade ettiği “yerel yönetim”, bağımsız Kürt devletinin nüvesi olan özerkliktir. Arap-Türk-Kürt Konfederasyonu diye uzatılan havuçta; ümmet kurmak için çıkılan yolda Sevr tuzağına düşüp, tamamen bölüneceğiz. Ne Kıbrıs, ne Doğu Akdeniz, ne de Ege; İstanbul bile üçe bölünecek, yeni bir Vatikan halinde uluslararası bölge haline getirilecek. Sadece Batılılar ve Yunanistan değil, Ermeniler ve Kürtler de ölmüş bu ülkeden daha çok koparmak için sıraya girecekler hatta kendi aralarında savaşacaklar. Büyük İsrail, böyle kurulacak.
Sonuç
Küresel gelişmeleri anlamak ve karşılık verebilmek için yeni tür bir devlet adamlığı gerekiyor. Saltanat, bölgesel liderlik, dini projeksiyonların devri çoktan bitti. Bugün dünyanın önündeki zorluk eski düzeni korumak değil, onu yeniden kurmak. Coğrafya hâlâ önemli ama son savaşlar gösterdi ki artık sınırlar yok. Kendinize ayrı bir imparatorluk kurmak isterken başka ülkelerin yatırımlarını, iyi ilişkilerini, diyalogun kolaylaşmasını bekleyemezsiniz, izole olur, yalnız kalırsınız. Büyük hevesleriniz felakete yol açmadan önce yeniden düşünmeyi ve olası işbirlikleri için kendinizi dizginlemeyi bilmelisiniz. Tarihin tekerleği dönüyor ama göremiyorsunuz. Hüküm sürmek için küçük gördüğümüz ülkelerin hikâyesi, aslında bizim de hikâyemiz değil mi? Çare, Türk olduğumuzu hatırlamak ve Atatürk gibi Türkçü olmak, bu ülkeyi onun kodladığı değerlere kavuşturmak ve onun koyduğu çağdaş hedefler yolunda yürümek.