Suriyeli sığınmacılar Suriye’ye dönmeliler

Yazan  22 Ekim 2018

Türkiye,  çok ağır bir kriz sürecinden geçmektedir. Yaşanan kriz, Türk Milleti’nin Anadolu’da egemenliğini tesis ettiği 1071 sonrasında yaşadığı üç büyük tehdit ile kıyaslanabilecek ölçüde büyük  bir tehdit  ortaya çıkarabilecek kadar büyüktür.

Türk Milleti’nin Anadolu’ya gelmesinden sonra karşılaştığı bir çok ağır tehdit vardır. Ancak bunlardan üç tanesi Türk Milleti’nin Anadolu üzerindeki egemenliğini sona  erdirecek kadar ağır tehditler ortaya çıkarmıştır.

Birinci büyük tehdit,  Malazgirt Meydan Muharebesinden 24 yıl sonra başlayan ve amacı, Türklerin Anadolu’dan atılması ve Kudüs’te Hristiyan egemenliğini tesis olan Haçlı seferleridir.  1095’de ilk Haçlı Seferi gerçekleşmiş ve 1270’e kadar yedi Haçlı Seferi yapılmıştır. İlk Haçlı seferinin Anadolu’ya ulaşmasını takiben Sultan I. Kızılarslan’ın Haçlı Ordusuna karşı uyguladığı vur-kaç savaşları ile bu ordunun beşte dördünü imha etmesine yol açmıştır. Buna rağmen Haçlı Ordusu 1096’da Kudüs’ü feth etmiştir. Bu seferin sonucunda Bizans Batı Anadolu’ya tekrar dönmüş, Antalya’da bir Latin kontluğu kurulmuştur. Bunu izleyen diğer seferler de Türkleri geriletseler dahi Anadolu’dan atmayı başaramamıştır.

Türklüğün Anadolu’da tutunması 1116-1155 arasında 40 yıl hüküm süren Sultan I. Mesud döneminde gerçekleşmiş ve oğlu Sultan II. Kılıçarslan’ın 1176’da 100 bin kişilik Bizans Ordusunu Miriyokefalon savaşında ezmesi ile kesinleşmiştir. Bir tarihçi : “26 Ağustos 1071 Malazgirt zaferi yeni yurt arayan Türk milletine bir müjde idi. 17 Eylül 1176 Miriyokefalon savaşı ise Anadolu’yu ilelebet Türklere yurt yapan bir zaferdir” demektedir.  Özetle, Haçlı Seferleri, Türk varlığına ve devletine ağır zararlar  verse dahi Anadolu üzerindeki egemenliğini sona erdirememiştir.

Anadolu’da Türk devletinin ikinci  kez ağır bir krize girmesi, dağılma eşiğine gelmesi Timur’un 1402’de Ankara Meydan Savaşı’nda Yıldırım Beyazıt komutasındaki Osmanlı Ordusunu yenmesi sonrasında başlayan Fetret devrinde olmuştur. Eğer Fetret Devri döneminde güçlü bir birleşik Avrupa Ordusu tarafından  bir Haçlı seferi düzenlenseydi, Türklüğün Anadolu’nun derinliklerinde olmasa da Rumeli  ve Batı Anadolu’dan çıkarılması söz konusu olabilirdi.

 Türk millet ve devletinin karşılaştığı en büyük üçüncü tehdit Mondros Mütarekesi ile ortaya çıkan durumdur. Artık son sığınak olarak düşünülen Anadolu’nun da, Türkler için güvenli bir yer olduğunu söylemek mümkün değildir. 1919 yılında, dünya Müslümanlarının ancak %2,5’i, 300 milyonun 10 milyonu, yani Sakarya ile Aras nehirleri arasında yaşayan Türkler özgürdür. Onlar da, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde bir ölüm kalım mücadelesi vermektedirler. İngiliz Başbakanı ise bu sırada “Türkler Asya’nın Kızılderilileridir ve akibetleri de öyle olacaktır“ diyerek, Türk milleti için bir yok oluş önermektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verdiği İstiklal Harbi ile Anadolu’da hem devletini hem millet olarak varlığını muhafaza etmiştir.

Türk Milleti Haçlı Seferleri, Timur yenilgisi ve Mondros Mütarekesi sonunda karşılaştığı tehditleri aşarak bugünlere gelmiştir. Bugün ise Türk Milleti farklı bir tehdit olmakla beraber Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığına yönelik sonuçları itibarı ile en az bu üç büyük tehdit kadar büyük bir tehdit ile karşı karşıyadır. Bu tehdit, Suriye iç savaşı sırasında  ülkelerini terk ederek Türkiye’ye kaçan ve resmi rakamlara göre sayıları 3.5 milyon, ancak gayri-resmi 4 milyon olan Suriyeli sığınmacıların Türkiye için oluşturdukları çok boyutlu tehdittir.

Yaşanan Suriyeli sığınmacı tehdidi ülkemizin ağır bir devlet krizi ve ekonomik çöküş yaşadığı döneme denk gelmektedir. Cumhurbaşkanlığı rejimi adı altında tesis edilen otoriter tek adam rejimi ile Türkiye’de kuvvetler ayrılığı tasfiye edilmiştir. Hukuk devleti ortadan kalkmıştır. Akla, bilgiye ve liyakata dayalı bürokratik yapıdan tek adama biata dayalı bürokrasiye geçilmektedir. En çok uzmanlık gerektiren konularda bile uzmanlık değil, yandaşlık tercih edilmektedir.  Ekonominin başına sadece damat olduğu için Berat Albayrak’ın geçirilmesi, liyakatin yerine sadakatin aldığının en somut göstergesidir. Bu gerçekleşirken devletin kurumsal kimliği ve gelenekleri yok edilmektedir.

Ohal  KHK’sı sözde kaldırılıp, bir sivil sıkıyönetim yasası çıkarılmıştır. Muhalefete adeta iç düşman gözü ile bakan bir anlayış hakim olmuştur.  Baskıcı devlet mekanizması içeride güçlü bir rejim imajı olursa dahi aslında devlet kurumu hiç olmadığı kadar zayıflamıştır. 

Ağır devlet krizine çok ağır bir ekonomik kriz, hatta çöküş refakat etmektedir. 2002 sonundan itibaren devam eden dış  borca dayalı, tüketim, rant ve şatafat ekonomisi çökmektedir. Türk ekonomisi dünyadaki en kırılgan ikinci ekonomidir. İşsizlik artmaktadır. Enflasyon artmaktadır. Döviz kurları 2004’den buyana en yüksek noktasına ulaşmasına ve Türkiye dünyada Arjantin’den sonra en yüksek faizi veren ülke olmasına rağmen düşmemektedir. İşyerleri kapanmakta, iflaslar peşi sıra gelmektedir. Büyüme rakamları düşmüştür. Bütün bunların oluş nedeni bir papazın tutuklanması değil, yanlış ekonomik politikalardır. Ve Erdoğan üretime dayalı yeni bir ekonomik modeli önerebilecek durumda değildir.

Bu iki ağır krize eşlik eden diğer  yaşamsal kriz ise Suriyeli sığınmacılar krizidir. Türkiye halen Erdoğan’ın izlemiş olduğu yanlış Suriye politikası sonucunda dünyada en fazla sığınmacının olduğu ve bütçesine göre sığınmacılar için dünyada en fazla para harcayan ülkedir. Suriye iç savaşından Suriye’den sonra en zararlı çıkan ülke Türkiye olmuştur. Erdoğan’ın erişilmesi mümkün olmayan Beşar Esad’ı yıkma politikası tamamen çökmüştür. Ancak bu arada Türkiye’ye 4 milyon Suriyeli yerleşmiştir. Bunlar görünürde Türk vergi mükelleflerine 35 milyar Dolara mal olmuşlardır. Ve maliyet her geçen gün biraz  daha artmaktadır.    

       Suriyeli sığınmacıların Türkiye için oluşturduğu tehdit  sadece  bugün ile ilgili ekonomik bir yükten kaynaklanan tehdit değildir. Suriyeliler, orta ve uzun vadede Türkiye’nin milli, kültürel, politik ve jeopolitik yapısını değiştirecek kadar büyük bir tehdit oluşturmaktadırlar. Suriyeli sığınmacılar Türkiye’nin kültürel ve etnik dokusunu değiştirecek bir hızla artmaktadırlar. Suriyeli sığınmacıların Türkiye’ye gelişi tarihin en büyük göçlerinden birisi olarak modern bir kavimler göçü niteliği taşımaktadır. Suriyeli sayısı 4 milyona yaklaşmaktadır. Bugün Türkiye’de yaşayan 20 kişiden birisi Suriyelidir. 2040 yılında her 13 kişiden birisi Suriyeli olacaktır.

        Suriyeli sığınmacıların başını çektiği ve Afgan göçü ile desteklenen bu kitlesel göçler modern kavimler göçü olarak Türkiye’nin demografik yapısını,  Türk kimliğini orta ve uzun vadede ağır tahribata uğratacak niteliktedir. Suriye ulus devletinin sert Suriyeli kimliği ile yetiştirdiği kitleler hiç bir zaman Türk toplumuna entegre olmayacaklardır. Sosyolojik  bir milli bütünleşme sağlanamayacaktır. PKK’lı bir Kürt, politik olarak “Kürtçü” olsa/kendisini öyle tanımlasa bile  sosyolojik olarak Türktür. Oysa, Suriyeliler içimizde büyüyen ayrı bir millet olarak varlıklarını sürdüreceklerdir. Bir  süre sonra Arap azınlık hakları talepleri yükselecek, Arap milliyetçiliğine dayanan partiler ortaya çıkacaktır.    

        Türkiye’nin belirli kentlerinde Suriyeliler, ya tam nüfus üstünlüğünü ele geçirmiş durumdalar, ya da %25 veya yüzde 30’luk dilimine ulaşmışlar. Türkiye’de yaşayan her 20 kişiden birisi artık Suriyeli. 2040 yılında 8 milyona yakın Suriyeli Arap, Türkiye’de yaşıyor olacak. Böyle bir demografik istila ile Türkiye’de milli devleti ayakta tutmanız mümkün olmaz. 2040 yılında Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis ve Hatay Türk kenti olmaktan çıkarlar. Adana ve Mersin illerimiz yarı yarıya Türk kimliğini yitirir.

        Suriyeli sığınmacıların bir an evvel ülkelerine dönmelerinin zemini hazırlanmazsa, Ortadoğu’da sık sık rastladığımız jeopolitik sarsıntılardan bir tanesinin gerçekleşmesi durumunda bu coğrafyayı Türkiye’nin parçası olarak tutmanız mümkün olmaktan çıkar. Esasen “mültecilerin çoğunun geldikleri ülkeye geri dönmedikleri” üzerine kurulu Batı kaynaklı söylemin arkasında da Batı emperyalizminin Türkiye’nin içine gelecekte istismar edebileceği bir demografik yapının oluşmasını hedeflemesi yatmaktadır.

      Suriyeli göçünün Türkiye dşında da jeopolitik sonuçları olacaktır. Suriyelilerin Suriye dışına milyonlarca sayıda göç  etmesi, Suriye’nin boşalması sonucunu doğuruyor. Bu da Ortadoğu’da güç dengesinin özellikle İsrail lehine değişmesi sonucunu verecektir. Nüfus yoğunluğu azalmış bir Suriye, İsrail karşısında daha güçsüz bir Suriye olacaktır.

Kitlesel göçlerin bir silah olduğunun Batı Dünyası uzun  zamandan buyana farkındadır. Bundan dolayı sosyal bilimlerde “Weapons of Mass Destruction” (Kitlesel İmha Silahları) kavramından hareket edilerek “Weapons of Mass Migration” kavramını  üretmişlerdir.[1] AKP’li siyasetçilerin ve entelijensiyasının çok büyük bir bölümü Suriye politikasını Türkiye’ye ağır zarar verdiğini görmektedir. Ve  bir kısmı çekingen bir şekilde de olsa bunu ifade etmektedir.

 

Suriyeli Sığınmacıların Ortaya Çıkardığı Kısa ve Orta Vadeli Diğer Tehditler 

 

Suriyeli sığınmacılar sadece Türkiye’nin demografik yapısını değiştirerek milli devletin demografik alt yapısını ortadan kaldırmak veya güney ve güneydoğu illerimizde jeopolitik kırılmalara yol açmak dışında da kısa ve orta vadeli  sorunları oluşturmaktadırlar. Bu sorunları şu başlıklar altında toplamak mümkündür.

  • Suriyeliler Türk iş gücü piyasasını olumsuz etkiliyorlar. Türklerin işsiz kalmasına yol açacak şekilde düşük ücretler ile çalışmayı kabul ederek, iş piyasasının dengelerini bozuyorlar. Bir çok Türk işsiz kalıyor, işini kaybediyor.
  • Suriyeliler açtıkları ticarethanelerde vergi ödemiyorlar. Türk esnaf vergi öderken, Suriyeli esnaf hem vergi ödemiyor hem kaçak mal satıyor. Böylece hem Türk esnafa zarar veriyor hem Türk ekonomisine.
  • Türkiye’de İstanbul başta olmak üzere etkin bir Suriye mafyası oluşmaya başladı. Bu mafyanın Suriyeli çoğu iç savaş travmasını yaşamış, klinik depresyonda olan ve eğitimsiz çocuk/gençlerden oluşan büyük bir insan kaynağı var. Önümüzdeki yıllarda bu mafya çok daha güçlenecek. Kendi aralarında Arapça’nın değişik lehçelerini konuşarak polisin teknik istihbaratından büyük ölçüde kaçabilecek bir Arap mafyası Türkiye’yi Ortadoğu ile Avrupa arasında geçiş yolu yapacaktır.
  • Suriye iç savaşının radikal selefi unsurları Türkiye’de örgütleneceklerdir. Bir süre sonra bu unsurlar Türkiye’de selefi cihatçı şiddet eylemlerine imza atacaklardır. Türkiye’de selefi cihatçı örgütlenmeler güç kazanacaktır. Türkiye, yeni bir selefi-cihatçı terör dalgasının hedefi olmanın ötesinde merkezi de olacaktır. 
  • Türk-İslam kültürü büyük bir aşınma ile karşı karşıya kalacaktır. Hanefi-Maturidi çizginin yerine selefi cihatçı çizgi zaman içinde almaya başlayacaktır. Nitekim, son yıllarda bu konuda olumsuz gelişmeler görülmektedir. İlahiyat Fakültelerine bile  Suriyeli ilahiyatçılar aracılığı ile sefefi cihatçı çizgi sızmaya başlamıştır.
  • Suriyelilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde Türkiye’de kaybolmuş hastalıkların tekrar ortaya çıktığını görüyoruz. Özellikle çocuk hastalıklarında bu durum tedirgin edici olmaya başlamıştır.
  • Ensar-muhacir edebiyatı yapanlar, fuhşun Suriyeliler ile birlikte nasıl yayıldığını gözden kaçırmaya çalışmaktadırlar. Bu Suriyelilerin 1ahlaki sorunu” değildir. Açlığı aşmak için satacak bir şeyi kalmayanların vücutlarını satmalarıdır. Suriyelilerin yoğun olduğu illerde erkek çocuklarının fuhuşa gitmeleri 14 yaşına kadar düşmüştür. Cinsel hastalıklar korkutucu ölçüde artmıştır.
  • Suriyeli sığınmacılar için harcanan para görünürde 35 milyar Dolardır. Bu miktar Türkiye için kaldırılamayacak ölçüde büyüktür. Yaşanan ekonomik krizin nedenlerinden birisi de sorumsuzca hiç şüphesiz harcanan bu paradır.

        Sonuç olarak Türkiye’nin ve  Suriyeli sığınmacıların iyiliği için Suriyelilerin ülkelerin dönmelerinin sağlanması tek çözümdür.

 

Suriyeli Sığınmacıların Gitmesini İstemek Suriyeli düşmanlığı değildir

       Suriyelilere Türkiye’de vatandaşlık değil, Suriye’de  bir vatan verilmesi gerektiğini söylediğimiz  zaman iktidarın bazı mensupları tarafından ırkçılıkla, Suriyeli düşmanı olmakla suçlanıyoruz. Oysa, gerçek Suriyeli düşmanları önce Suriye iç savaşında söz sahibi olmak amacı ile iç savaşı kışkırtıp mümkün olduğunca Suriyelinin Türkiye’ye kaçmasını teşvik edenlerdir. Allah kimsenin başına Suriyelilerin başına gelen felaketleri vermesin. Suriyelilere acımalı ve şefkat göstermeliyiz. Ancak bunu söylerken, şunu da bilmek zorundayız. Kendi vatanları için savaşmayıp, vatanlarını terk edenlerle Türk vatanını paylaşmayız. Ancak Suriye’de kendi vatanlarını kazanmaları için yardımcı oluruz.

Erdoğan Türkiye’yi felakete sürüklüyor

       İYİ Parti olarak bizim eleştirdiğimiz Erdoğan’ın Suriye politikasıdır. Bu politika Türkiye’yi felakete sürüklüyor. Sadece bugün için değil, Türk milletinin geleceğini elinden alma anlamında, Türk Devleti’nin uzun vadeli çıkarlarını tahrip etme anlamında yanlış bir politikayla karşı karşıyayız. İstanbul’da Suriye mafyası uyuşturucu satışını kontrol altına almış durumda. Türk askeri Suriye’yi kurtarmak için savaşır, şehit olurken, aynı yaştaki Suriyeliler nargile kafelerde keyif çatıyor. Eğer bütün bunlar Türk Milleti için problem değilse bizim için neyi problem olarak göstereceğiz?
        Türk Milletine, milli devletimize yönelik en büyük tehdidin, AKP’nin Suriye’de iç savaşı tahrik eden yanlış Suriye politikasının sonucu olarak, Suriyeli sığınmacılar olduğunu görüyoruz.  Suriyelilere düşman değiliz ama Erdoğan’ın Suriye politikasının Türk milletinin aleyhine bir politika olduğunu aynı zamanda bu politikanın Suriyelilerin de aleyhine olduğunu görüyoruz.
Yapılması gereken şey, Türk ekonomisi üzerinde bir yük, Türk sosyal sistemi üzerinde bir yük, Türk eğitim sistemi üzerinde bir yük ve bunlar kadar zihniyet sistemi üzerinde bir yük olan bu kavimler göçünün sona erdirilerek, Türkiye’deki Suriyelilerin Suriye’ye geri gönderilmesinin önü açılmalıdır.

Türk Milleti Suriyelilerin Vatanlarına Dönmelerini istemektedir 

Türk Milletinin çok büyük bir bölümü, sağduyusuyla, bütün medya kaynaklarından yanıltıcı bilgi aktarılmasına rağmen Suriyeli sığınmacıların oluşturduğu tehdidin büyüklüğünü hissetmişlerdir. Bilgi Üniversitesi tarafından yapılan  “Kutuplaşan Türkiye” adlı araştırmada seçmenlerin %84-85’inin Suriyelilerin ülkelerine dönmesini istediğini görüyoruz. Bu oran, İyi Parti seçmeninde %97, MHP seçmeninde %95 CHP seçmeninde %94 ve AKP seçmeninde %84 civarındadır. Türk Milletinin üzerinde uzlaştığı tek şey Suriyelilerin Türkiye’den gitmesidir. Başka hiçbir konu üzerinde bu kadar büyük bir uzlaşma yoktur.  Suriyelilerin Suriye’ye dönmesinin vakti gelmiştir.

 

 

[1] Kelly M. Greenhill,  Weapons of Mass Migration,  Forced Displacement, Coercion, and Foreign Policy, Cornell  University Press, 2010

Son Düzenlenme Pazar, 21 Ekim 2018 05:32
Prof. Dr. Ümit Özdağ

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Yönetim Kurulu Başkanı

 

Yorum yapmak için oturum açın

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Ümit Yalım   - 12-11-2018

Ege Adalarının Hukuki Statüsü

Ege Adalarının hukuki statüsü, 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması, 13 Şubat 1914’de Yunan Hükümetine tebliğ edilen Altı Büyük Devlet Kararı,  24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması, 04 Ocak 1932 Türk İtalyan Sözleşmesi, 1936 Montrö Sözleşmesi ve 19...