Osmanlı Neden Bir Okyanus Devleti Olamadı?

Yazan  08 Şubat 2014
Kuruluşundan itibaren yaklaşık yüz yıl içinde aşiretten imparatorluğa yükselen Osmanlılar ekonomik, teknolojik ve idari açıdan çağın ruhunu yakalayamadılar. İlk yüzyıl içindeki askeri üstünlükleri, ordularını çağın en gelişmiş savaş makinesi haline getirmişti. Tüm idari ve mali yapı askeri gücün en iyi şekilde idamesi üzerine yapılandırılmıştı. Asker temini için tımar sistemi, lojistik gereksinimi için menzil sistemi geliştirilmişti. Ayrıca Hassa Ordusu tabir edilen devşirme sistemi ile yetiştirilen yeniçeriler vardı. Bu bağlamda doğal olarak Osmanlı mali ve ekonomik sistemi, savaş ekonomisi ve ganimet üzerine kurulmuştu. Sabit devlet gelirleri ise toprak sahiplerinden alınan vergiler, ticaretten alınan gümrük vergileri ve liman vergileri vardı. 
Deniz ve Osmanlı
Selçuklu sonrası Anadolu birliğini sağlayan Osmanlılar üç tarafı denizle çevrili bir coğrafyada ne yapacaklarını tam olarak bilemiyorlardı. Çünkü deniz kültürüne çok yabancı bir kültürden geliyorlardı. Ticaret denince akıllarında yalnız kervanlar vardı. Ancak askeri açıdan denize mutlak gereksinim vardı.  Deniz kuvveti bir güvenlik gereksinimi olarak ortaya çıktı. Ancak 18. Yüzyıl sonlarına kadar deniz kuvveti kurumsal bir yapıya kavuşturulamadı. Donanma en güçlü döneminde bile resmi korsanlık stratejisi ile görev yaptı. Hızır Hayreddin Paşa (Barbaros) ölünceye kadar derya kaptanları hep eski korsan reislerinden atandı. Sonrası eşe dosta gelişi güzel verilen bir makam haline geldi. Osmanlılar 1500 yılında Portekizliler Kızıldeniz’e girerek kutsal toprakları tehdit ettiğinde ve baharat gelirleri azaldığında Okyanus’un ne olduğunu anladı. Çaresizlik içinde önce 17 yıl bekleyip 1517’de Mısır’ı aldılar. Bu çaresizliğin bir göstergesi olarak Akdeniz’den Kızıldeniz’e kanal açmayı bile düşündüler. Osmanlılar daha sonra bir 17 yıl daha bekleyip 1534’te Arap yarımadasını fethettiler. Portekizlileri ancak 1538 yılında Kızıldeniz’den çıkarabildiler. 1517 seferi sırasında Osmanlının Okyanus devleti olma yolunda önemli bir gelişme oldu. Sefere gemi kaptanı olarak katılan Piri Reis, yaptığı muhteşem dünya haritasını 1517’de bizzat Yavuz Sultan Selim’e sundu. Maalesef, haritanın Osmanlının denizci stratejisi ve genel politikası üzerinde hiçbir etkisi olmadı. Yavuz’un ve Sadrazamı Piri Paşa’nın da haritaya ne tepki verdiği bilinmiyor. Demek ki, bu çalışmanın ne denli önemli bir çalışma olduğu ve okyanuslara açılmak için bir rehber olabileceğinin kimse farkına varamamıştı. Kim bilir harita sarayda nereye konmuştu? Bazı kaynaklar, 1929’da Topkapı Sarayı’nda üçte birlik parçası bulunan haritanın üzerinde yemek kırıntıları olduğunu yazmaktadır. Merak etmemiz gereken bir başka husus da, Hızır Hayrettin Paşa’nın 1533’de derya kaptanı olduğunda Piri Reis’in dünya haritasını görüp görmediğidir. O dönemde 20 yaşında olan harita kim bilir nerelerdeydi? Eğer Hızır Hayrettin Paşa haritayı görmüş olsaydı mutlaka sahip çıkardı ve bugün tamamı elimizde olabilirdi? Barbaros’un İspanyolların Amerika seferlerinden de haberdar olduğu ve Türk denizcilerinin de Amerika’ya sefer düzenlemelerini önerdiği bilinmektedir. 
Okyanus ve Osmanlı
Portekiz’in Kızıldeniz ve Hindistan’daki varlığı hem Osmanlının ekonomik ve mali yükünü artırmış, hem de baharat gelirlerinin azalmasına neden olmuştu. 1538’deki Preveze Deniz Zaferi sonrası sağlanan Osmanlı deniz üstünlüğü, Akdeniz’i askeri yönden oldukça statik bir duruma sokmuştu. Ancak Avrupa’nın ekonomik, ticari, teknolojik, siyasi ve sosyal-kültürel yapısı süratle değişiyordu. Bilindiği gibi, Avrupa’nın Okyanus serüveni, Rönesans aydınlanmasının ve bilimsel ilerlemesinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Kolomb’dan çok önce batı yönündeki yeni bir kıtanın varlığı Avrupa mitolojilerinde yer alıyordu. Diğer taraftan Orta ve Doğu Akdeniz’de Venedik ve Ceneviz’in ticari pazar hâkimiyeti İspanya ve Portekiz’in bölgeye girişini engellemişti. Avrupa’yı denizden kuşatmış ve merkezi Avrupa’nın içine kadar girmiş Osmanlının bir Okyanus devleti olamaması yeterince tartışmadığımız konular arasındadır.  Aslında bu konu; sebepleri basit, açıkça görülür ve anlaşılır bir konudur. Avrupa’yı dünya hâkimiyetine götüren denizcilik faktörü, Osmanlı’yı Sevr’e boyun eğmeye mecbur bırakmıştır. Osmanlı bir Okyanus devleti olmayı başarabilseydi, bu gün Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden biri olmayı başarabilir ve otarşik yapısını devam ettirebilirdi. Bu nedenle, Osmanlının neden okyanus devleti olamadığını iyi sorgulamamız gerekmektedir. Çünkü bugün de deniz gücü, hem bölgesel hem de küresel plan ve stratejileri yakından etkilemektedir. Osmanlının bir okyanus devleti olamamasının nedenlerini birbirleri ile iç içe geçmiş dört ana başlıkta toplamak mümkündür. Bunlar;
Avrupa’da ortaya çıkan çağdaş mali ve ekonomik sistemin dışında kalması
Gemi inşa teknolojisinde geri kalması
Stratejik uzak görüşlülük eksikliği 
Otarşik yapısının verdiği rahatlık
Kurumsal bir denizcilik altyapısının olmaması
Tüm faktörler için bir şeyler söylemek ve bunları belgelemek mümkündür. Ancak temel faktörün ekonomik ve mali sistemde odaklandığı değerlendirilmektedir.
Osmanlı Devletinin Ekonomik Konsepti
Osmanlı düşünce sistemi içinde, savaşlar bir bunalım ögesi ya da etmeni olarak yer almazlar. Tam tersine savaşlar bir kazanç kaynağıdır. Savaşlardan ganimet elde edilir, fatihlere dağıtılacak ve üzerinde tarım yapılacak yeni topraklar kazanılır. Bu topraklar, ayrıca anavatandaki topraksız fazla nüfusun iskânında ustaca kullanılır. Fethedilen bölgeler halkı ise, maliye için vergilendirilebilir yeni nüfus demektir.  Osmanlı mali sistemi ayaklarını; 
Merkezi Hazine, 
Tımar Alanları  
Padişah Hazinesinin 
Oluşturduğu bir sacayağı üzerine oturtmuştu. Sistemin iyi işlediği dönemlerde, Osmanlı maliyesinde herhangi bir sıkıntı baş gösterdiğinde, bu üç ögenin sistem içindeki rol ve ağırlıklarındaki küçük oynamalarla sıkıntılar geçiştirilebiliyor ve denge tekrar kurulabiliyordu.
Osmanlı devleti denizciliğin gelişeceği uygun bir ortam yaratamadı. Çünkü Osmanlı mali ve idari sistemi, komünizm gibi insan doğasına aykırı feodal kalıntılara dayanan bir sistemdi. Bu nedenle ancak belirli koşullar altında, belirli bir süre yaşayabildi. Özellikle denizcilik sektörü ticari özgürlük, serbest sermaye hareketi ve güvence ister. Osmanlıya has devlet veya serbest ticaret odaklı bir deniz ticaret organizasyonu kurulamadı. Akdeniz’in büyük bir kısmını kontrol eden Osmanlı Devleti, güçlü askeri deniz gücünün himayesinde sürekli ve yüksek gelir sağlayacak bir deniz ticaret filosu kurabilirdi. Bunun için şartlar çok uygundu.  Ama başarılamadı. Çünkü Osmanlı mali ve ekonomik sistemi, serbest sermaye birikimi ve ticari yatırıma imkân vermiyordu. Osmanlı, adaleti ile öne çıkan bir devletti. Ancak sürdürülmesi mümkün olmayan bir mali ve ekonomik sistem zaman içinde onu da çürüttü. Rüşvet, sahtecilik ve adam kayırma zamanla bozulan ekonomik sistemin bir sonucu olarak yaygınlaştı. Sultanın mutlak iradesi, yönetim gücünün parlamento ile kısmen paylaşıldığı 1876 Birinci Meşrutiyete kadar, hiçbir alanda kurumsallaşmaya izin vermedi.  Vakıflar ve imaretler dışında bir kurumsallaşma olmadı. Sivil eğitimin temeli olan medreselerin müfredatından, fen bilimleri Kanuni zamanında çıkarıldı. Almanya’da matbaanın mucidi Gutenberg, 1455 yılında ilk kitabını bastığında İstanbul yeni fethedilmişti. Osmanlılar ise, dini mülahazalar nedeniyle matbaa için daha 170 yıl bekleyecekti. Bu son derece hayati durum, Osmanlının Avrupa’nın felsefe, teknik, fen ve coğrafya konularındaki kitaplardan da faydalanmasını engelledi. Bütün bu eksiklikler, Avrupa okyanuslara açılırken ve yeni ekonomik sistemini kurarken Osmanlı Devletinin gelişmelerin dışında kalmasına sebep oldu. 
Oysa İstanbul, 16 ve 17. Yüzyıllarda her yönüyle dünyanın merkezi konumundaydı. Ticari anlamda çok büyük bir pazardı. Kozmopolit bir nüfus yapısı vardı. Halkının % 58’i Müslüman % 42’si diğer dinlere mensuptu. Yabancı tüccar ve sermaye sahipleri vergi karşılığında her türlü ticari ve mali özgürlüğe sahipti. Oysa Müslümanların ticari ve mali özgürlüğü kâğıt üzerinde kalıyordu. Osmanlı yönetimi istediği anda bunlara el koyabilirdi. İtalyan tarihçi Camillo Manfroni’ye göre, İstanbul, Türklerin eline geçince ticaret merkezi olma özelliğini yitirmiştir ve bunun nedeni de, Türklerin savaştan başka bir şey bilmezmiş gibi boyuna savaşıp durmalarıdır.  Avrupa’da ekonomik sistem değişikliği bir anda olmadı. Uzun yıllara dayanan bir yapılanma vardı. İspanya, Fransa bir devlet haline gelmeden çok önce deniz ticaret ağı bütün Akdeniz ve kuzey Avrupa’yı kapsamıştı. İtalya’da şehir devletlerinde onlarca denizcilik şirketi ve yaygın acentelikleri vardı. Feodal şehir devletleri, deniz ticaretine sağladıkları özgürlük ve destekle ayakta kalacaklarını anlamışlardı. Floransa merkezli Medici Bankası 15. Yüzyılın en saygın bankasıydı. Büyük bölümünü deniz ticaretinin oluşturduğu uluslararası işlemler, yurtdışı şubelerinde gerçekleştiriliyordu. 1500’lerin sonunda ticaretin esas unsuru olan deniz sigortacılığı da başladı. Anadolu yarımadasının önemli liman ve iskeleleri de Avrupa deniz ticaret ağının içinde yer alıyordu. Çünkü bölgede bu ticareti kontrol edecek siyasi, ekonomik ve askeri bir otorite ve rekabet mekanizmaları yoktu. Bizans da bu ağın içindeydi. Aynı tarihlerde Osmanlının nasıl bir ekonomik yapı içinde olduğunu bir düşünün! Dolayısıyla deniz ticareti, önce Avrupa’daki feodal yapıları birleştirerek devlet haline getirdi. Daha sonra deniz üzerinden okyanuslara doğru bir genişlemeyi teşvik etti. Portekizlilerin geliştirdiği Karavel tipi tekneler Okyanuslara açılmayı sağladı. Osmanlı devleti Karavelleri Kızıldeniz’de gördüğünde, Venedikli ustalar getirerek anlık tedbirlerle Süveyş’te benzerlerini yapmaya çalıştı. Osmanlı denizciliğinin 1773’de Bahriye mektebinin kurulmasına kadar hiçbir kurumsal alt yapısı olmadı. Gemi teknolojisinde de geri kaldılar. Kürekli kadırgadan yelkenli kalyon tipi gemilere Batı’dan 150 yıl sonra Girit Savaş’ının zorlamasıyla geçilebildi. Avrupa ticaretinin okyanuslar arası genişlemesi,  savaşan devletlerin askeri güçlerini geliştirmek için servet yapmalarına olanak sağladı.  Sermaye birikimi, ticaret özgürlüğü ve şirketleşme, 16. Yüzyıl başlarında Avrupa’da Merkantilizmi doğurdu. Merkantilizm ise sömürgeciliğin yolunu açtı. 19. Yüzyıl sonlarına doğru sömürgecilik sanayi devrimini ve kapitalist sistemi yarattı. Görüldüğü üzere dünya ekonomik sistemlerinin esas çekirdeği denizcilik ve deniz ticaretidir. İşte Osmanlının anlayamadığı ve kaçırdığı süreç budur. Oysa yanı başında yarım asrı aşkın mücadele ettiği bir Venedik örneği vardı. Venedik bugünün kabul edilen kaynaklarına göre dünyanın ilk sömürgeci devletidir. Kıbrıs, Girit, Korfu ve Sakız gibi adalar başta olmak üzere Ege ve Doğu Akdeniz’deki yerleşim yerlerini yıllarca sömürmüştür. Bunu yapamadığı zamanlar Osmanlıdan sağladığı ticari ayrıcalıklarla sistemini sürdürmüştür. Şöyle ki; 1600 yılına yaklaşılırken, Venedik ticaret filosunda soylulara ait 50 ticaret gemisi vardı.  Doğma büyüme Venedik soylusu vatandaş olan Patrisyenlerin yatırım yaptığı bir başka yeni alan da deniz sigortacılığı idi. Hırvat korsanlarının tehdidi, o dönemdeki deniz taşımacılığının sigorta alanını da genişletmişti.  Avrupa’da siyasetle uğraşmak ve devlet görevlerinde bulunmak servet edinmek ve serveti elde tutmak bakımından çok elverişli bir yol değildi.   Venedik’te resmi görevliler devlet görevine tayin edilmekten kaçınıyorlardı. Osmanlılarda ise servet edinmenin en kolay yolu devlet idaresinde yer kapmaktan geçiyordu. Bir de Venedik tebaası olan Rumların işlettiği küçük ticaret gemileri vardı. Bunların sayısı büyük ticaret gemilerinden çok daha fazlaydı.  Osmanlı hala askeri gemi olarak kürekli kadırgaları kullanırken, Avrupa’da kadırgalar ortadan kalkmış, yerlerine 600-700 tonluk tam donanımlı modern gemiler getirilmişti.   İngiliz seyyah Fynes Moryson’ın bildirdiğine göre; Türkiye’nin bütün değerli ticareti, orada yaşayanların tembelliği yüzünden Yahudi ve Hristiyanların elindedir ve daha önce de çok uzun zaman yalnızca Venediklilerin elindeydi. Türkler Anadolu ve kendi imparatorluklarının diğer bölgelerine ticaret yaparlar. Ama Venedik’e gelen bir kaç istisna hariç deniz yoluyla yabancı bölgelere gitmezler. İskoç seyyah Wiliam Lithgow 1632’de şu gözlemde bulunmuştur. Türkiye’deki ticari malların tümünün ticareti Yahudiler ve Hristiyanların elindedir. Bir Venedik kaynağı da Türkler tüccar değildir der.  Mantran da Müslümanların, Müslüman olmayanlar ile ticaret yapmayı mekruh buldukları tezini savunur.   
Görüldüğü üzere, Osmanlının mali ve ekonomik sistemi içinde sabit, idame edilebilir ve mevcut sosyal düzeni bozmayacak gelir temini imkânsızdı. Bu nedenle Osmanlı devleti yükselme devrinin zirvesinde iken bile para sıkıntısı çekmeye başlamıştı. Amerika’dan gelen altınlar Avrupa’da enflasyonu yükseltince bundan Osmanlı devleti de önemli derecede etkilendi. Devlet hazinesi Galata’daki Hristiyan tüccarlarından borç almaya başladı. Bu konuda çok çarpıcı bir örneği zamanının kaptanıderyası yaşamıştır. Barbaros maaşını almaya gidince, hazine yetkilisi tarafından geri çevriliyor. Bunun üzerine Kanuni'ye gidiyor ve Padişahım daha yeni 130 kadırga dolusu ganimet getirdim. Boşaltması bile bir hafta sürdü. Dünyaya hâkimiz ama kaptanıderyanın maaşını ödeyemiyoruz diyor. Bu sözler üzerine biraz şaşıran Kanuni, Barbaros Hayrettin Paşa'ya gelen hazinenin Galata tüccarlarından alınan borçlara gittiği söylüyor ve senin maaşını verirler merak etme diyor.  Barbaros, Osmanlı hazinesinin istikrarsızlığını bizzat yaşamıştır. Avrupa’nın Okyanuslara açılarak zenginleştiğini, teknolojik olarak ilerlediğini görmüştür. Bu nedenle Amerika'ya gitmek istemiştir. Divanda, Osmanlı'daki para sıkıntısı ve Celali İsyanları konuşulurken Barbaros Hayrettin Paşa, Sadrazam Pargalı İbrahim'e, Ben ve donanmam Amerika'ya gidelim. Para orada. İzin verin gideyim diyor. Ancak sadrazam, Barbaros Hayrettin Paşa'ya, gemilerin Amerika'ya gidecek kadar büyük olmadığı ve donanmanın ayrılmasında Osmanlı'nın zor durumda kalabileceği gerekçesi ile izin vermiyor.   
Osmanlılar, askeri güçlerine rağmen sabit, sürekli ve güvenilir bir gelir kaynağı sistemi kuramamışlardı. Böyle bir sistemin temeli deniz ticaretinden geçiyordu. Bu alanda sağlam bir şekilde örgütlenemediler ve Osmanlı ağırlıklı bir tüccar ve toptancı ağı oluşturamadılar. Yükselme devrinde, ganimet ve vergi gelirlerinin yüksekliği nedeniyle deniz ticaretinden meydana gelen kayıpların pek farkında değildi. Aksine yabancı ülkelere ulufe dağıtır gibi deniz ticaret ayrıcalıkları verildi. İmparatorluk giderek gerilemeye ve toprakları küçülmeye başladığında deniz ticaretinden (kapitülasyonlar) kaynaklanan kayıplar,  devletin güvenlik ve bekasını bile etkilemeye başladı. Hatta gerileme devrinin sonlarına doğru İstanbul’un buğday ihtiyacının karşılanmasında taşıyıcı Avrupalı şirketlere fahiş fiyatlar ödendi. Deniz ticaret gücünden yoksunluk,  gerileme devrinde Osmanlı Devletini mali ve ekonomik açıdan büyük kayıplara yol açan ve çöküşü hızlandıran bir sürece soktu. Özetle, Osmanlı Devletinin bir okyanus devleti olamamasının temel nedeni, Akdeniz’deki 71 yıllık (1499-1570) askeri deniz üstünlüğüne rağmen Avrupa ekonomik ve ticari sisteminin dışında kalmasıdır. 
 
Dr. Nejat Tarakçı, Deniz Tarihçisi ve Stratejist, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
 
 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Ergun Mengi   - 07-04-2024

Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı Başlangıcında, Osmanlı İmparatorluğunun Siyasi ve Askeri Anatomisi

  II.Mahmut, Vakay-ı Hayriye adıyla, Aksaray-Et Meydanı’ndaki yeniçeri kışlaları top ateşine tutularak 6.000'den fazla yeniçeri öldürülmüş ve isyana katılan yobaz takımı tutuklanmıştır. Askeri kuvveti çok zayıflayan Osmanlı’nın Donanması 1827’de Navarin’de sonra Sinop Limanında yakılınca Osmanlını...

Error: No articles to display