Kovid-19 sonrası sosyo-politik düzeni düşünmeye giriş (1)

Yazan  19 Nisan 2020

Dünyadaki hemen hemen bütün analistler Kovid-19 sonrası dünyanın eskisi gibi olmayacağı noktasında hemfikirler. Ne var ki insanlığın uyanacağı “yeni” düzenin ne olacağına dair hâlâ birçok tez rekabet ediyor. Mutabık kalınan noktalar pek az.

Kimi analistler ülkelerin daha içe kapalı ve adeta modern bir distopyayı andıran bir düzleme evirileceği görüşünü savunurken kimileri de mevcut uluslararası kapitalist sistemin onarılarak ihya edileceği ve bir şekilde yola devam edileceği kanaatini paylaşıyorlar.

Objektif bir temelde ele alındığında “analistler galaksisine” dair kabaca da olsa yapılabilecek ilk gözlem şudur: Bir taraf karamsar bir “korku” pompalamak, öteki taraf da beyhude bir “umut” aşılamak üzere programlanmışa benziyor.

Bir nevî propaganda savaşlarının tam merkezinde konumlanmış durumdayız ve bu minvalde tarihin akışını dikte eden diyalektiğin doğal bağlamda nasıl seyrettiğini gözden kaçırıyoruz.

Elbette dünya tarihi özelinde salgınların hususî bir yeri vardır, bu yadsınamaz. Her büyük, şiddetli ve kırıcı salgın beraberinde çeşitli sosyal, ekonomik, siyasî ve kültürel yankılanmalar getirmiştir. Antik Yunan’dan Roma İmparatorluğu’na, Orta Çağ Avrupa’sından Sanayi Devrimi’ne ve günümüze değin her bulaşıcı hastalık krizinin somut izdüşümleri olagelmiştir.

Ancak tarihsel bir perspektiften okunduğunda görülür ki, söz konusu salgınların birçoğu “var olanın” yani statükonun kendi fay hatlarını açığa çıkarmak ve pekiştirmekten başka bir vazife ifa etmemiştir. Başka bir deyişle, her salgın yalnızca hâlihazırda idrâk edilen çöküşleri işaretlemiş ve tescillemiştir. Elle tutulur tek “ilave” işlevi ise bunların kısık ateşte sayılabilecek erimelerine ivme kazandırması, buharlaşma süreçlerini hızlandırması olmuştur.

Bu tespitten hareketle, denilebilir ki aslında bugün belirleyici olan meselenin bizzat Kovid-19 salgını boyutu değildir. Mesele, bilâkis onun kristalize ettiği nesnel gerçekliğin tortularının çıplak gözle saptanabilmesidir.

Açalım.

Uzunca bir süredir küresel kapitalist paradigmanın ve onun yan ürünü hüviyetindeki küreselleşmenin tel tel döküldüğü zaten muhtelif çevreler tarafından sıklıkla dillendiriliyordu. Dillendirilmenin ötesinde, tanıklık ettiğimiz gelişmeler zaten yaşanan bu tıkanıklığı her geçen gün biraz daha açıkça ifşa ediyordu.

Ne var ki zaman içinde adeta sorgulanamaz bir “put” hâlini alan söz konusu ikili, makro ve mikro düzeydeki farklı dikta mekanizmalarının eliyle yenileniyor ve her an yeniden yapılandırılıyordu. Bu vesileyle “sağlamlık” ve “yıkılmazlık” algısı da yerleşebiliyordu.

Makro diktayı darphaneyi ve “kapital” unsurunu tekelinde bulunduran ve benim adına “merkez demokrasiler” dediğim devletler tesis etti ve yaşattı.

1945 yılını müteakip çift-kutuplu dünya mantığından doğan çelişkiyle varlığını meşrulaştıran bu devletler yığını 1991 yılına değin yani Sovyetler Birliği’nin çözülüşüne kadar mahir bir profil çizdi. Oysa merkez demokrasilerin varlığını meşrulaştıran ana etken yani çelişkinin kaynağı pozisyonundaki zıt kutup bir anda dağılınca, ortaya derin bir vakum çıktı.

Mevzubahis bu vakum yani mutlak boşluk hâli “Tarihin Sonu” savıyla süslenen zafer nidaları doğurdu. 1945-1991 aralığında diğer kutba geçmeye gönülsüz olan ancak darphane-kapital parametrelerine de doğrudan hükmedemeyen ülkeler istikrarsız “periferik demokrasiler” peleriniyle kuşanmıştı. Nitekim Türkiye de bu kategoride tasnif edilebilir.

1991 yılından itibaren ise bu “periferik” karakterli devletlerin sayısı alabildiğine katlandı. Bazıları bir diğer “makro” dikta aracı olarak değerlendirebileceğimiz “uluslar üstü” kümelerde bir yer edinebilirken bazıları da bu doğrultuda ölümüne denemelerde bulunarak kendilerini tüketti, hâlâ da tüketiyor.

Bu süreçte “mikro” diktalar ise en az “makro” niteliği haiz olanlar kadar ağırlık arz etti. Ben bu tip küçük, dar ve yerel ölçekli dikta araç-gereçlerin hep daha sakıncalı olduğunu düşündüm, bugün de aynı noktadayım.

“Mikro” diktalar zihinlere toplu ve örgütlü bir tarzda sirayet eden etkilerdir. Bir diğer ifadeyle, bunların makro egemenliğin kılcal damarları olduğu iddia edilebilir. Makro diktanın egemenliğini sürdürülebilir kılmak işte bu mikro yöntemlerden geçti, geçiyor.

Bunlar zihinsel ileri karakollardır. Kademeli olarak “kültür” vasfına kavuşurlar. Düşünceyi ve dolayısıyla da eylemi bir nevî felce uğratmak, tek-tipleştirmek ve makronun ölçütleriyle/hedefleriyle uyumlandırmak amaçları hâsıldır. Medya, edebiyat ve bilumum sanat dallarının bu sahadaki rolleri cüsselidir.

Bu manzaraya ilişkin kendi zamanlarında Karl Marx’ın “altyapı-üstyapı”, Antonio Gramsci’nin “hegemonya” ve dahi Pierre Bourdieu’nün “sembolik güç” kavramlarıyla sol menşeili önemli açılımlar yaptıkları not edilmelidir.

Özetlemek gerekirse, liberal medeniyetin “imperium” anatomisi işte bu iki sac ayağına (makro ve mikro dikta) dayandırıldı. Hâl böyle olunca, sistemin kendi bünyesindeki çelişkiler büyüdü de büyüdü. Kapitalist anlayış özü itibariyle fevkalade oportünist ve pragmatist olduğundan, her şeye rağmen, değişen koşullara hızla ayak uydurdu ve çözümler üretebildi. Ancak üretilen çözümlerin kahir ekseriyeti palyatif ve konjonktürel oldu.

Başarı sağlandı mı? Dönemsel olarak evet, sağlandı. Ancak dönemselin yapısalı örtebilme gücü ve imkânı yoktur. Dolayısıyla “sistemik” bir hücre parçalanması kaydeden bir bedenin c vitaminiyle kurtarılabileceğini düşünmek en hafif tabirle hayalperestlik olurdu ki, öyle de oldu.

Makro ile mikro diktaların ağız birliği etmişçesine uydurdukları ve yaydıkları masallar bir aşamadan sonra karın doyurmamaya başladı.

Halklar ile devletler arasında aşılması oldukça zor bir uçurum belirdi. Dahası, bu iki kütle birbirinden koptu.

“Demokrasi” kavramının akademyada hâlâ kabul gören biricik ve en kapsamlı açıklaması, Abraham Lincoln’a aittir. Ne diyordu Lincoln? “Demokrasi, halkın halk tarafından ve halk için yönetimidir”.

Bu denli sade ve berrak bir tarife sahip olmasına karşın, demokrasi yönetimi liberal medeniyetin uhdesinde yıllar içinde alabildiğine tahrif edildi ve yozlaştı.

“Merkez demokrasiler” olarak değindiğim devletler halk yönetimini değil meydana gelen bir “siyasetçi sınıfının” yönetimini önceledi. Yönetim, halk tarafından yapılmak şöyle dursun, halkın tamamıyla tecrit edildiği karar alma mekanizmaları inisiyatifiyle kullanılmaya başlandı. Halk iradesinin toplamının vücut bulmuş hâli olması gereken devlet, çok-uluslu şirketlerin, tekellerin, lobilerin, velhâsıl başlangıçta vurguladığım darphane-kapital ittifakının iradesine endekslendi.

“Makro” düzeyde bunlar yaşanırken, söz konusu modelleme çalışmasını aşağıya yani tabana doğru örgütlemekle mükellef mikro diktanın uzuvları da boş durmayıp propagandayı hiç duraksamaksızın tekrarladılar ve nihayetinde dünyanın her köşesinde üç aşağı beş yukarı aynı yüz hatlarıyla bezeli bir büyük “kültür(süzlük)” ortamı inşa ettiler.

Her yerde aynı pespaye edebiyat, aynı pespaye sanat ve aynı pespaye düşünce fukaralığı eşzamanlı ve eşgüdümlü olarak şaha kalktı. Liberal medeniyetin sınırlarını çizdiği dairede kalan her düşünce ve eylem – her ne kadar sıradan ve çürümüş olursa olsun – yüceltilirken, bu dairenin azıcık dışına çıkmaya yeltenen, “aykırılık” ihtiva eden her düşünce ve eylem ise hem “vicdanlarda” hem de mahkemelerde mahkûm edildi.

Merkez demokrasilerdeki dağınıklık, doğal olarak periferik demokrasilerde daha da haşin bir tarzda yaşandı/yaşanıyor. “Refah” vaadiyle aldatılıp kandırılan periferik demokrasiler bir yandan hem kapital üretimine vakıf olamadığı için (hükmedemediği bir şeye nasıl vakıf olabilirlerdi ki?) merkez demokrasilere ucuz işgücü sağlamanın ötesine geçemedi hem de refahın ancak merkez demokrasilere benzemekten geçtiğini varsayıp mikro dikta araçlarını daha yoğun bir biçimde tatbik etti.

Merkez demokrasiler “demokrasi” kavramının içini boşaltırken, periferik demokrasiler içi boşalmış bu kavramın sunduğu ideale ulaşmak için cansiperane çabalara girişti.

Aslında periferik demokrasiler 2003 yılında “demokrasi havariliği” gerekçesiyle işgal edilen Irak’ın tecrübe ettiklerini görece barışçıl metotlarla tecrübe etmiştir, etmektedir. Oysa mesele hiçbir zaman “demokrasi” olmadı.

Her halk kendi kendini yönetmek ister. Her halk bu uğurda mücadele hazırdır zaten. Ancak dediğim gibi, mesele “demokrasi” değildi. Ya neydi peki? “Demokrasi” balına bulanmış arsız kapitalist yayılmaydı, emperyalizmdi. Darphane-kapital ittifakı kendi safahatını sürebilsin diye, dünyanın geri kalanının talan edilmesiydi başka bir deyişle.

Demokrasi kavramı, kapitalist üretim ilişkilerinin derinleştirilmesi ve küreselleşmenin (yani dünyanın tek bir büyük pazara dönüşmesi hamlesinin) yaygınlaştırılması adına sahte ütopyaların ucuna takılmış bir havuçtu yalnızca.

Gerçekten de böylesi bir durumun getireceği sonucun (patlamanın) ilk ve evvelâ ezilen dünyadan gelebileceği düşünülebilirdi. Ancak öyle olmadı. Titreyiş, merkez demokrasilerden başladı. Merkez demokrasilerin kolektif bünyesi, bir otoimmün hastalığın pençesine düşmüş gibi, kendi kendine saldırmaya başladı.

Demokrasinin kendisine karşı çıkmak son derece ahmakça bir davranıştır, doğru. Ancak hortumlanan bir demokrasi kavramına karşı tepki vermek, bizatihi demokratlığın bir gereğidir. Merkez demokrasilerde halk yıllar geçtikçe demokrasinin bu düzmece sürümünü terk etmeye, bu sürüme başkaldırmaya doğru yöneldi.

Ünlü Fransız düşünür ve Fransız milliyetçiliğinin önde gelen teorisyenlerinden (belki de en önde geleni) Charles Maurras’ın vaktiyle yaptığım muazzam ayrım sanki ete kemiğe bürünmüştü.

Maurras Fransız siyasetine dikotomik açıdan yaklaşıyordu. Onun için bir yanda “legal/resmî ülke” diğer yanda ise “reel/gerçek ülke” bulunuyordu.

Legal/resmî ülke bütün kurum, kol ve şubeleriyle halkın menfaatlerinden başka her şeyi düşünen siyasetçi sınıfı ile müttefiklerinin teşkil ettikleri düzeninin adıydı. Aslında ben yukarıda yaptığım makro-mikro diktalar tasviriyle bu tanımı içinde bulunduğumuz zaman ve şartlara uygun olarak bir nevî açmış oluyorum (fakat Maurras’ın arkeolojik işlemleri daha farklıdır ve katılmadığın yönleri çoktur – belki başka bir makalede irdelenebilir).

Reel/gerçek ülke ise üretenleri, işçileri, zanaatkârları, esnafı, aileyi vb. halk yığınlarını temsil eder. Bu kesimler ülkenin hakiki sahipleridirler ve siyasetin dalgalı ortamlarından bağımsız olarak her gün ve her saat ülkeyi yine ve yeniden yoğurur, şekillendirir ve ayağa kaldırırlar. Maurras bu vesileyle ülkeyi ilmek ilmek dokuyan sessiz kitlelerden övgüyle bahseder ve bir ülkenin gerçek gücünün günlük olarak bu mevzilerde kök saldığını yazar.

Günümüzde Kovid-19 öncesinden itibaren merkez demokrasilerde ilk emarelerini bizlere fısıldayan halkların farklı ve radikal yönelimlerinin bir tahlilini bu açıdan yapmak pekâlâ mümkündür.

Dedim ya, merkez demokrasilerin dünya çapındaki erkini sallayanlar yine buralardaki halklar oldu.

Nasıl mı? Ellerinin altında on yıllardır toplumun marjlarına hapsedilmiş ne kadar fikir kırıntısı varsa bunlara başvurarak!

Dünya artık küçük bir köy oldu, uluslara ihtiyacımız kalmadı” diye her an makro ve mikro seviyelerde yutmaya zorlandığımız zoraki zehri uzatan kaşığı yamultup, “hayır, ben ulusuma bağlıyım” çığlığı atarak oldu bu kimi zaman.

Kimi zaman “kapitalist çağda devlet gereksinimi artık anakronik bir ihtiyaca tekabül eder” diye kafalara çekiçle vuranların bileklerinden tutarak, “hayır, ben sosyal devlet istiyorum” itirazlarıyla çınladı kulaklar.

Nihayet, “asıl olan kalkınma ve büyümedir, doğa kendi kendini yeniler” diyerek alaycı bakışlara dalanların dikkatlerini soğuk nesnelliğin sert kayalarına odaklayarak, “hayır, toprağımı ve doğal kaynaklarımı korumak istiyorum” feryadını tetikledi kimi zaman da.

Merkez demokrasilerde oy kullanma oranlarının düşüşü, sosyal hareketlerin bolluğu, milliyetçiliğin durdurulamaz yükselişi, “Yeşiller” etiketiyle çıkış yakalayan ekolojik ve ekolojist eğilimlerin artışı, eskinin bize mirası olan “sağ-sol” eksenli görüş farklılıklarını inkâr edermişçesine melez halk platformlarının görünürlük kazanması vb. kâğıt üzerinde birbiriyle zıt düşen meyillerin mevcut seyri bu yüzdendir.

Merkez demokrasiler ve bunların kurgulayıcıları mertebesindeki ideologlar, kapitalist-liberal medeniyeti “son” ve bir “ebedî kalıp” şeklinde telakki ederlerken, neredeyse bir tarih kanunu olan diyalektiği es geçtiler. Oysa diyalektik durmadı ve işliyor.

Latincede çok sevdiğim bir deyiş, bugünkü krize ışık tutmak için fevkalade anlamlıdır: Contraria contrariis curantur yani “zıtlar birbirini tedavi eder”.

Kovid-19 dünyamızın düzeninin çelişkilerini yüzümüze çarpmaktan başka bir işlev görmemiştir. Dünya Kovid-19 öncesinde de doğum sancıları çekiyordu. Kovid-19 salgını bu sancıları sıklaştırmış ve daha “rahatsız edici” kılmıştır, o kadar.

Bu anlamda içinde yaşadığımız tarihsel süreci pek çok özellikleriyle 19.yüzyıl dünyasına benzetiyorum. Etrafımızda ve içimizde bir “yeni” doğurmak için içsel ıstıraplara maruz kalan kim bilir kaç düşünür vardır?

Kaçımız “mülk hırsızlıktır” diye bağırıp aynı zamanda tavizsiz bir Fransız milliyetçiliği uğruna Papa’nın yanında saf tutan bir Proudhon gibi, Slav milliyetçiliği ile sınırsız özgürlüğü uzlaştırmaya çalışan bir Bakunin gibi, varlıklı bir endüstriyel ailede doğmasına karşın hayatını proletaryanın kurtuluşuna adayan bir Engels gibi ve siyasete Meclis’in en solundan dâhil olup hayata gözlerini kudretli bir milliyetçi yazar olarak yuman bir Maurice Barrès gibi zamanın ruhunun aşılmaz çelişkileri arasında kıvranarak bir çıkış aramaktadır acaba?

Bildiğim tek şey, her tezin bağrında bir antitez taşıdığıdır. Bu ikisinin çarpışmasından elbet antiteze daha yakın duran bir sentez devşirilecektir. Şimdilik esas olan, tezin miadını doldurduğunu tespit edip, kendimizi çelişkiler bulutunun elektriğine teslim etmektir.

Kendi payıma, yazı dizimin diğer makalelerinde olası senaryoları tartışmakla birlikte “ne olmalı?” sorusuna dair mütevazı cevaplar aramaya çalışacağım.

Sinan Baykent

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Avrupa Birliği Araştırmaları Uzmanı

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Aziz Ergen   - 11-07-2020

Avrupa Birliği Ortaklık mı, Tehdit mi ?

Mustafa Kemal Atatürk, özdeğerlerden ödün vermeden kalkınıp güçlenmek ve ileri bir uygarlık düzeyine ulaşmak ile “ Avrupa’yı taklit etmek “ , “Avrupalılaşmak “ ya da “ Avrupalı olmak “ gibi teslimiyetçi davranışlar arasına, net ve ayırıcı bir çizgi çizmiştir. ...