Memurlar ve Siyaset

Yazan  24 Mayıs 2007
Kamu görevlileri ile siyaset ve siyasetçi ilişkileri eskiden beri sürekli tartışılır. Bir teoriye göre memur, devlette süreklilik arz eden iş ve işlemleri yürüten kişidir.

Tanım bu olunca ilk bakışta memurun siyasetten ve siyasetçiden bağımsız olduğu, yasalarla kendisine biçilen rolü oynadığı, dolayısıyla iktidar değişikliklerinden etkilenmemesi gerektiği öne sürülür. Ve bu temel çerçevede memurun hükümetlerin değil, devletin memuru olduğu söylenir. Nitekim bu tanımı hükümetler de zımmen kabul ederler ve siyasi irade tarafından başarılamayan, yapılamayan bir takım işlerin sorumluluğunu derhal "bürokrasiye", daha doğru bir ifadeyle memura (kamu görevlilerine) yüklerler. Gerçekte bu tanım da, bu tür iddialar da dayanaktan yoksundur.

"Memur" kelimesi Arapça "emr"den gelir. Memur, "emir almış olan kimse"dir. Emri veren makam ise, en uç noktada, "yürütme" yetkisini taşıyandır. Ülkemizde, yürütme yetkisini kimin ya da kimlerin taşıdığı da bellidir. Bu yüzden sistemdeki güçler ayrılığından söz edilirken, "yargı, yasama, yürütme" erkleri öne çıkarılır, yürütmeyi de doğrudan hükümetler temsil eder. "Müsteşarı, genel müdürü hükümetler tayin edecek veya görevden alacak ama yapılan iş ve işlemlerin tamamından memur sorumlu olacak, hükümetlerin herhangi bir sorumluluğu bulunmayacak" iddiası sadece, başarısızlıkları, beceriksizlikleri ve hatta yolsuzlukları yükleyecek bir günah keçisi icat etme çabasından ibarettir. Sonuçta, devletteki (memur seviyesinde) üst kademe yönetimi doğrudan iktidar sahibi siyasetçilerin seçimi ve tercihleriyle oluşmaktadır. Bunun en yakın ve en açık göstergesi, mevcut hükümetin atamak istediği ve Cumhurbaşkanınca kararnameleri onaylanmayan bürokratların ısrar ve inatla, atanmaları tasarlanan kadroları vekaleten işgal etmiş olmalarının hükümetçe sağlanmasıdır. Dürüstçe ve ahlaki olan tavır, genel idareye bağlı devlet kadrolarının doğrudan yürütmenin tasarrufunda olduğu iktidar sahiplerince de kabullenilmesi ve memurun "şamar oğlanı" konumuna sokulmamasıdır. Zaman zaman kendisine verilen hak ve yetkileri istismar eden kamu görevlileri de olmaktadır. Ancak bunlarla ilgili müşterek ve müteselsil sorumluluk da onların atanmalarını sağlayan siyasetçilere aittir.

Memur-Siyasetçi ilişkisinde ilgi çekici bir başka nokta, memurun konuya bakış tarzı ve sergilediği tavırdır. Memur, geleceğinin ve kariyerinin siyasetçinin (iktidar sahiplerinin) iki dudağının arasında olduğunun bilincindedir. Dolayısıyla memur kitlesinin önemli bir kesimi "devletin değil, hükümetin memuru" olmayı çıkarlarına daha yatkın bulur. Koltuğunun korunması ya da bir üst unvana tırmanması ancak siyasete ve siyasetçiye yakınlıkla mümkündür. Bu tespit, memurların bir bölümünü siyasete daha yakın ve yatkın olmaya yönlendirmektedir. Seçim döneminde, iktidar olmaları muhtemel siyasi partilerin listelerinde, görevlerinden istifa ederek aday olmaya talip memur kalabalığının asıl ve önemli gerekçelerinden birisi budur. Amaç milletvekili olmak değil, iktidar partisinin adayı ve seçilemediği için de mağduru olarak yeni ve üst görev talebine hak kazanmaktır.

Siyasete olduğu kadar kamu kadrolarına da kalite kazandırmanın yolu, yasalarda, siyasete girmek amacıyla görevinden istifa etmiş memurların yeniden memuriyete dönmesini engelleyici düzenlemeler yapılmasıdır. TSK mensupları için var olan bu sınırlandırma bütün kamu kesimi için yaygınlaştırılırsa, devlet kadrolarının politize olması kısmen engellenmiş ve gerçekten tarafsız hizmet veren bir yapılanma gerçekleştirilmiş olur. Bu uygulama aynı zamanda, seçim masrafları dolayısıyla bütçesi sarsılmış olan yandaşların, yaptıkları masrafları çıkarmaları ve zararlarını gidermeleri amacıyla sergiledikleri ahlak dışı yol ve yöntemleri de ortadan kaldıracaktır.

Dursun DAĞAŞAN

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Yönetim Kurulu Üyesi

 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 20-10-2020

Abraham Anlaşmalarının Orta Doğu’ya Vaadi

Abraham Anlaşmaları (Abraham Accords) başlangıçta İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri(BAE) tarafından yapılan bir açıklama olarak Ağustos ayında dünya gündemine düştüğünde çok taraflı bir anlaşmanın müjdecisi olmasına pek ihtimal vermek mümkün değildi.