Türk Devletleri Teşkilatı ve Doğal Üyelik Muamması

Yazan  02 Aralık 2021

Sovyetler Birliği'nin dağılması ile 1992'de oluşturulan "Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi", nihayet "Türk Devletleri Teşkilatı" (TDT) adıyla uluslararası örgüt haline geldi. Geçen sürede Türksoy, Türk Konseyi, Türk Keneşi gibi aşamalarında birçok alt birimler oluşturuldu.

Hemen her uluslararası örgütün zirveler, konferanslar gibi toplantılarla olgunlaşan, on yılları bulabilen kuruluş süreci vardır. Önemli olan ise ne derece fonksiyonel olduğu, hedeflerinin ne derece gerçekçi olduğu, bu istikamette ne kadar başarılı faaliyetler yürüttüğüdür. Bu anlamda bir kısmı huzur evinde veya hastanede unutulmuş, pek de etkinliği olmayan birçok uluslararası örgüt bulunmaktadır. Birçok örgütler ise özürlü doğup bir şekilde hayatiyetini devam ettirebilmektedir. Bununla beraber bölge veya ortak kimlikler vb. temellerle kurulan örgütlerin bir kısmı, ne kadar işlevsiz olsa da belirli aralıklarla üye ülke temsilcilerinin aynı zeminde bir araya gelebilmeleri dahi anlamlı veya faydalıdır.

Belirtmek gerekir ki herhangi bir örgüt zemini olmadan da ilgili ülke yöneticileri, temsilcileri bir araya gelip işbirliği ve sorun çözüm platformu oluşturabilirler. Bununla beraber teşkilat bünyesinde bir araya gelmek, kurumsallaşmak, işbirliğini şahısların veya liderlerin ötesine taşımak, işbirliği alanında toplumların, şirketlerin, kuruluşların entegrasyon sürecine girmesi demektir. Eğer örgütleşme bünyesinde toplumların, birimlerin, fertlerin entegrasyonu yoksa bu teşkilat sadece prestij veya politik duruş ifade etmektedir. Batılıların "Diktatörler Kulübü" olarak adlandırdığı "Şanghay İşbirliği Örgütü" üyeleri arasında herhangi bir entegrasyon söz konusu değildir. Üye ülkelerin üyelik öncesi ve sonrası ticari ilişkileri veya toplumsal mobilizasyonları açısından pek bir fark bilinmemektedir. Mevcut ilişkilerin örgüt zemini söz konusu olmayıp mesela üyeler arasındaki ticaret daha çok ikili sözleşmeler veya genel uluslararası mutabakatlar çerçevesinde yürümektedir.

1992'den günümüze Türk devletleri arasında nice zirveler toplandığı halde ciddi işbirliği olduğu söylenemez. Esasen gerek Sovyet sonrası yönetim kadroları gerekse her ülkenin jeopolitik gerçekleri ile maruz kalınan baskılar ve provokasyonlar, teşkilatlanma ve faaliyet alanının genişletilmesi sürecini olumsuz etkilemiştir. TDT'nın üyeleri Türkiye ile birlikte Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'dır. Türkmenistan, sürekli tarafsızlık stratejisi nedeniyle gözlemci ülke statüsünü tercih etmiştir. Diğer gözlemci üye Macaristan hakkında ise yazılacak çok şey var. Ancak bu aşamada özellikle belirtilmesi gereken husus, TDT'nın 2009 Nahçıvan Anlaşması'nda kuruluşu kabul edilmesine karşın bu belgenin altında o dönem Özbekistan devlet başkanı İslam Kerimov'un imzası yoktu. Halbuki yeni bağımsız Türk cumhuriyetlerinin ekonomik, coğrafi, nüfus gibi yönleriyle omurgası durumundaki Özbekistan, bölge devletleri içinde demirperde adası durumundaydı. Mirziyoyev ile başlayan dönemde Özbekistan'ın diğer komşularla sorunlarının çözüm sürecine girmesi, işbirliğinin gelişmesi, nihayet TDT'ında yer alması önemli bir gelişmedir.Çin'den Avrupa'ya TDT'nın kaygıyla karşılanmasında, Özbekistan gerçeği de bulunmaktadır.

Uluslararası örgütlerde asıl üyeler yanında, aday ülkeler, gözlemciler, diyalog ortakları vb. statüler bulunmaktadır. Bu çerçevede Türkmenistan ve Macaristan ile KKTC de muhtemel üyeler arasında kabul edilir. Zira bu yönde başvurular, müzakereler, değerlendirmeler sürmektedir. Ukrayna muhtemel gözlemci ülke statüsünde olup Afganistan ise gözlemci ülke olmak için başvuruda bulunmuştur. Bununla beraber hiçbir uluslararası örgütte "doğal üye" statüsü bulunmamaktadır. Çünkü her uluslararası örgütün bir kuruluş belgesi, bu kapsamdaki sözleşmeler, protokoller bulunur. Herhangi bir örgüt bünyesinde tanımı ve kapsamı belirlenmiş "doğal üyelik" ihdas edilebilir, ancak bu üyelikle ilgili mevcut üyelerin mutabakat zabtı olması gerek. Dolayısıyla üyelik, adaylık ve diğer statülerde her aşama resmi belgeler üzerinden yürümektedir. Bu kapsamda birçok örgüte üyelik sürecinde mesela adaylık veya gözlemcilik için "davet edilen ülke" statüsü bulunmaktadır. Bununla beraber Çin ve Rusya'nın TDT zirvesinde ortak kararla davet edildiği bilinmemektedir. Netice itibariyle hiçbir örgüte kelime anlamıyla "doğal" üyelik söz konusu değildir.

Aynı bölgeyi paylaşma yanında soydaşlık, dindaşlık vb ortak özellikleri bulunan ülkelerin aynı çatı altında teşkilatlanmasına Uluslararası Hukuk açısından engel bulunmamaktadır. Sırf bu özellikler sebebiyle birçok örgütlenmeler, dayanışma platformları oluşturulmuştur. Öte yandan bölgesel örgütlenme olarak bilinen AB ve Avrupa Konseyi bayraklarında, Hıristiyanlıktaki 12 Havariyi temsilen 12 yıldız bulunmaktadır. Esasen AB'nin aslında bir Hıristiyan birliği olduğuna dair kurucuların açık beyanları bulunmaktadır. Türkiye'nin adaylığının sürüncemede bırakılmasına gerekçe olarak çok büyük olmasına karşın Hıristiyan olmaması, en yetkili ağızlar tarafından zaman zaman fısıldanmaktadır. Buna karşın AB'nin, Pan-Christian, tehlikeli bir örgütlenme olduğu anlamı çıkarılmamaktadır. Ortak kimlik özelliklerine dayanan bir örgütün tehlikeli olup olmaması, kuruluş amaçları arasında saldırganlık, yayılmacılık hedefleriyle ilgilidir. 1992'den günümüze son derece sınırlı kültür ve eğitim alanındaki işbirliği faaliyetlerinin dışında pek etkinliği bilinmeyen TDT konusunda, şimdiden bazıları tehlike işaretleri vermiş bulunmaktadır. Bu gerçek dahi söz konusu örgütleşmenin önemini ve gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Batılıların bilinçaltındaki Türkofobi gerçeğine dayanarak, Pan-Türkizm önyargılı suçlamasından hareketle Türkler arasındaki işbirliği peşinen mahkum edilirken dil, din, kültür, temel ekonomik ve sosyal haklar gibi alanlarda en fazla mağdur edilen, yok edilme sürecine sokulan millet, Türklerdir. Sadece Doğu Türkistan'da veya Batı Trakya'da değil aynı zamanda İran'da, Irak'ta, Suriye'de, Kırım'da Türk kimliğini yok ediş sürecinde önemli adımlar atılmış, ciddi ihlaller yaşanmıştır. Dünyanın her köşesindeki Türk varlığının başta temel insan hakları kapsamındakiler olmak üzere ekonomik, sosyal, kültürel haklarını gözetlemek, savunmak, ihlalleri önleme girişimlerini başlatmak öncelikle TDT'nın görevi olmalıdır. Bu görevin temelinde başta BM Şartı ile İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, temel haklar ve özgürlükler kapsamındaki mutabakatlar, uygulamalar, mahkeme kararları bulunmaktadır.

Mesela Irak'taki Türkmenlerin sorunlarına çözüm aramak, haklarını savunmak yerine Kerkük'ü 83. vilayet ilan etmek haklı davayı sloganlaştırmak, öldürmek, daha fazla Türkmenin hapse atılmasına gerekçe oluşturmak demektir. Bu gerçekler ışığında Çin tarafından dikkatle izlenen TDT'ından Doğu Türkistan'daki zulme son verme, gerçekleri serbestçe araştırma ve inceleme heyeti gönderme, yaptırım uygulama benzeri kararları yerine Çin'indoğal üye ilan edilmesi, toplama kamplarında çürüyen, tecavüze uğrayan soydaşlarımız ve onların Türkiye'deki akrabalarıyla dalga geçmek demektir.

Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Misafir Yazar

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 15-08-2022

“Eset” den Esat’a Savrulmanın Siyasi ve İktisadi Karşılığı

1998 yılında imzalanan Adana Mutabakatı veya daha iyi bilinen adıyla Seyhan Karakol Anlaşmasına kadar Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkiler başlıca üç nedenle sürekli olarak yüksek gerilim hatları üzerindeydi.