Türkiye Adalar Denizi ve Kıta Sahanlı'nda Savaş Değil Bilim ve Adalet İstiyor

Yazan  08 Eylül 2014

               3 Şubat 1830 tarihinde İngiltere-Fransa-Rusya arasında imzalanan Londra Protokolü ile Yunanistan Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılarak bağımsız bir devlet olma hakkını masa başında alıyordu. İşte bu tarihten itibaren yeniden büyük Helen İmparatorluğu’nu kurmayı ve bunun için de Ege Denizi-Adalar Denizi, Batı Anadolu, İstanbul’u topraklarına katmak için megalo-idea fikrini nesilden nesile aktaran Yunanistan, çatışmacı politikalarını yaklaşık ikiyüz yıldır sürdürmektedir. Özellikle Lozan Konferansı’ndan sonra Batılı dostlarının hemen her konuda desteklediği Yunanistan’ın, Adalar Denizi, Kıbrıs, Batı Trakya ve kıta sahanlığı konusundaki şımarık, küstah ve bilimsellikten uzak tutumu bu ülkeleri bile, zaman zaman da olsa daha dikkatli davranmaya mecbur bırakmıştır (onları daha dikkatli olmaya sevk eden husus ise da kıta sahanlığı konusunda onların da meselelerinin bulunmasıdır). Ege Kıta sahanlığı konusunda birçok uluslararası toplantı, binlerce makale, yüzlerce kitap yazılmış ancak gelinen nokta da kaosun bitmediği ve de bitmeyeceği açıkça görülmektedir. Şimdi kıta sahanlığı ve Adalar Denizi’nde Türk haklarını bilimsel tezlerle ve gelecekte çözümün neler olabileceğini anlaşılır bir şekilde açıklamaya çalışalım.

            Üzerinde 23.000 km2’lik yaklaşık 3000 adaya ve 500-3000 m. derinliğe sahip olan ve tabanında kuzeyden güneye S şeklinde bir yarık bulunan, kuzeyde Saroz Körfezi’nden başlayarak güneyde Akdeniz’den ayrıldığı Kitira, Girit Adası, Karpatos ve Rodos üzerinden Dalaman Körfezi’ne kadar uzanan bölgede yer alan ve 214.000 km2’lik bir denizdir Adalar Denizi. Bu deniz jeolojik olarak Miyosen devrinde (23-5 milyon yıl önce) Anadolu’nun devamı olan bir kara parçası olarak kabul edilmektedir. Pliyosen devrinin (5-1.8 milyon yıl önce) başlarında şimdilerde Ege Denizi adı verilen yer, bir kara parçası halindeydi. Edremit-Bodrum arasındaki tektonik faaliyetler sonrası çökmüş ve sonuçta bir göl meydana gelmiştir. Kara parçalarının tamamının çökmesi sonrasında da çöküntü havzaları kuzeyden Marmara ve güneyden Akdeniz’in sularının hücumuna uğramış ve Adalar Denizi meydana gelmiştir. Jeolojik değerlendirmeler dikkate alındığında; Ege Denizi’nin doğu ve orta bölümleri Anadolu Kıtası’nın birimleriyle temsil edilmektedir. Yapılan jeolojik ve jeofizik çalışmalar Anadolu’nun Ege Denizi’ndeki adalarla birlikte bir levha oluşturduğu ve GB’ ya doğru hareket ettiğini göstermektedir. Ege Denizi batimetrik (derinlik) haritaları incelendiğinde de Boğazönü Adaları (Taşoz, Semadirek, Gökçeada, Bozcaada, Limni, vd.), Saruhan Adaları (İkarya, Hurşid, Sakız, Midilli, Sisam, Ayvalık ve Koyun Adaları, vd.) ve Menteşe Adaları’nın (Rodos, İstanbulya, Kilimli, Sömbeki, Kerpe, İstanköy, Meis vd.) Anadolu’nun doğal uzantısı oldukları görülmüştür. (Ş.1) MTA jeologlarının yaptıkları bir çalışmada Batı Anadolu, Ege Adaları ve Yunanistan’daki Trias ve Jura yaşlı volkanik kayaçların Ankara, Şuhut, Yalvaç, Akhisar, Edremit, Kemalpaşa, Karaburun, Sakız, Midilli, Naxos, Mikanos, Andros Adaları ile Melidoni, Eratini, Megalopolis, Litia, Plakemion ve daha birçok yerde bazaltik, spilitik, andezitik, riyolitik ve aglomeratik karakterde olduklarını belirlemişlerdir. Yine yapılan bir çalışmada,  Kazdağ Masifi’nde görülen metamorfik çekirdek kompleksinin Adalar Denizi’ndeki adalardan Naksos’ta da görüldüğü ve Kuzey Anadolu Fay’ının Adalar Denizi’nin kuzeyinden gelerek Kuzey Ege Çukurluğu’nu oluşturduğu açık seçik bir şekilde anlatılmıştır (Ş.2. Haritalardaki renkler jeolojik ve tektonik yapıyı göstermektedir.). Netice itibariyle, Batı Anadolu ve Adalar Denizi’ndeki jeolojik, jeofizik ve morfolojik bilgiler bugün için Anadolu ile Adaların birlikte bir levha (plaka) oluşturduğu ve güney batıya doğru hareket ettiğini göstermektedir. Adalar Denizi’nin bu özellikleri ile ilgili olarak Türk ve yabancı bilim adamlarının yukarıdaki neticeler doğrultusunda yapmış oldukları yüzlerce jeolojik, jeofizik ve morfolojik arazi çalışması ve bu çalışmalara dayanılarak yazılmış binlerce makale bulunmaktadır. Yunanistan ya da Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) önüne bunlar mutlaka konulmaktadır. Ancak veriler yeterli görülmediği için değil, Helen Medeniyeti’ne karşı gelmemek için Adalar Denizi ve kıta sahanlığı meselesi sürüncemede kalmaktadır.

 

    (Ş.1. Kaynak:earthdynamics.org)

            İşte Yunanistan’ın bu tutumu ve UAD’nın kararları da bu çerçevede Türk toplumuna anlatılmalıdır. Türk toplumu kendini yönetenlere güven duyduğu sürece verilen kararlara pek tepki göstermeyen bir toplumdur. Ne var ki, AB, ekonomik kriz, azınlıklara özgürlük, suni bir devlet inşası ve Ortadoğu politikaları konularındaki pazarlıklarda demokratikleşme ipine sarılmanın Ege Denizi ve kıta sahanlığını da içine almamasına çok dikkat edilmelidir. T.C. Dışişleri Bakanlığı ’’Başlıca Ege Denizi Sorunları’nı’’ sıralarken ileri sürdüğü şu fikirlere katılmamak mümkün değildir.’’Şu anda, hem Türkiye hem de Yunanistan karasularının Ege Denizi’ndeki genişliği 6 deniz milidir. Türkiye’nin ve Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki sahillerinin coğrafi konumu birbirine yan yana ve aynı zamanda karşı karşıyadır, bu da bir sınırlandırmayı gerekli kılmaktadır. Deniz alanlarının kesiştiği ya da bir noktada birleştiği yerlerdeki yakın ya da karşıt konumlar arasında bulunan deniz alanları sınırlarının anlaşmayla belirlenmesi gerekliliği uluslararası hukukun temel kuralıdır… Ege’deki deniz yetki alanları ile ilgili bir başka temel sorun Türkiye ve Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı sınırının belirlenmesi konusudur. Ege’de Türkiye ve Yunanistan’a ait kıta sahanlığı sınırları henüz belirlenmemiştir.’’

   

    (Ş.2. Tektonik Harita. Kaynak: http://web.itu.edu.tr)

            Üzerinde fırtınalar kopartılan ve birçok ülkeyi karşı karşıya getiren kıta sahanlığı (continental shelf) nedir? Ülkeler için önemi nedir? Kara parçaları ya da kıtalardeniz ya da okyanuslarla birleştikleriyer olan kıyı kenarlarında son bulmazlar. Kara parçaları denizlerin altında da belirli bir eğimle devam ederler. İşte jeolojik olarak bir kara parçasının derin denizlerde uzanan ve kıtasal yamacın başladığı yerde sona eren doğal uzantısına kıta sahanlığı denir (Ş.3,4).

     (Ş.3.Kaynak: www.istanbul.edu.tr)

     (Ş.4.Kaynak: www.istanbul.edu.tr)

Prof. Dr. İ.Enver Altınlı’nın Yer Bilimleri Sözlüğü’nde (MTA 1986. S.579) kıta sahanlığı için şu tanımlar yapılmıştır: ’’1.Kıta şelfi adı deniz kenarından 100 kulaç çizgisine kadar uzanan ve dereceli eğimli zemine uygulanır; buradan ötede abisal derinliğe iniş hızlıdır. 5. Sürekli su altında kalma çizgisinden genellikle 120 metreye kadar olan derinlik arasında olan kuşaktır.120 metre derinden sonra büyük derinliklere doğru belirli doğru belirli veya oldukça dik inişler başlar.’’ Kıta sahanlığının BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre tanımı ise şöyledir;“Kıta sahanlığı kıyı çizgisinden 200 deniz mili açığa kadar, ancak doğal kıta sahanlığı daha da ileriye gidiyorsa deniz derinliğinin 2500 m olduğu izobet çizgisinin 100 mil ilerisini geçmemek ve kıta çizgisi nasıl olursa olsun toplamda 350 mili geçmemek kaydıyla gittiği yere kadardır."  1958 Cenevre Sözleşmesi’nde kıta sahanlığına ilk kez hukuki bir çerçeve çizilmiştir. Buna göre kıta sahanlığı; ’’Kıyıya bitişik fakat karasuları sahasının dışında 200 m. derinliğe kadar olan deniz altı alanlarının deniz yatağını, toprak altını veya o derinliğin ötesinde, anılan bölgelerin doğal kaynaklarının işletilebilirliğini mümkün kılan bir derinliğe kadar uzanan yerleri ve adaların kıyılarına bitişik benzer deniz altı bölgelerin deniz yatağı ve toprak altını ifade eder.’’ şeklinde tanımlanmaktadır. 1982 yılında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre kıta sahanlığı tanımı da şöyledir:  “Bir kıyı devletinin kıta sahanlığı, kara ülkesinin doğal uzantısı boyunca karasularının ötesinde kıta kenarının dış sınırına kadar uzanan deniz yatağı ve toprak altını kapsar, kara ülkesinin, kıta kenarının dış sınırının 200 mile kadar uzanmadığı hallerde, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 mil açığa kadar olan alanın deniz yatağı ve toprak altını kapsar. Kıyı devleti, kara ülkesi doğal uzantısının, kıta kenarı dış sınırının, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 milin ötesine geçtiği hallerde, kıta sahanlığının dış sınırı 350 mili aşmayacaktır. Karasuları genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz milinin ötesindeki kıta sahanlığı sınırları hakkındaki bilgi, kıyı devleti tarafından bu sözleşme ile oluşturulan ‘Kıta Sahanlığı Sınırları Komisyonu’na sunulacaktır.’’ Görüldüğü gibi devletlerin deniz ve okyanuslardaki kaynakları kullanma alanları genişledikçe kıta sahanlığı meselesi ülkeleri karşı karşıya getirmekte ve araya mecburen uluslararası hukuk girmektedir.

            Deniz ve okyanuslarda bulunan petrol, doğalgaz, madenler ile balıkçılık faaliyetleri kıyı devletlerin ekonomik çıkarları için önem arz etmeye başladığı andan itibaren devletlerin kendilerine kıyı olan bu açık su alanlarına sahip olma arzusu giderek önem kazanmıştır. İşte jeolojik anlamda bilinen kıta sahanlığı kavramı bundan sonra hukuk diline girmiş ve ülkeler arasında çıkan sorunlarda çözüm önerileri hukuki manada aranmaya başlamıştır. Hukukun bu konuda ne kadar başarılı olduğu bir tartışma konusudur. 1910’da Portekiz deniz dibinin taranarak balık avlanmasına karşı 3 milden uzaklıkta avlanmayı yasaklayarak denizlerin dikkatli kullanılmasını gündeme getiren ilk ülke olmuştur. 1925’de Arjantin’de aynı şekilde bir girişimde bulunmuş, 1939’da ise Amerika Kıtası’ndaki devletler İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldıkları gerekçesiyle Amerika Kıtası’nı güvenliğini ileri sürerek 300 millik bir alanı tarafsız bölge olarak ilan etmişlerdir. 1942’de İngiltere ve Venezuela arasındaki Paria Körfezi antlaşması kıta sahanlığı ile ilgili ilk düzenleme olarak kabul edilmektedir. Nihayet 28 Eylül 1945’de ABD Başkanı Truman kıta sahanlığı ile ilgili bir bildiri yayınlayarak açık denizlerdeki hukuki meseleyi ciddi olarak gündeme getirmiştir. Bildiride vurgulanan noktalar şunlardır: ’’Devletlerin kendilerini korumaları için kıyıdan açıktaki alanları da korumalıdırlar, kıta sahanlığı kıyı devletin karasının bir uzantısıdır ve o devlete aittir. Kıta sahanlığında bulunan kaynaklar ilgili devletin karadaki uzantılarıdır.’’ Daha sonraları 1958 Cenevre (Türkiye bu sözleşmeyi imzalamamıştır) ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)  ile deniz ve okyanuslardaki meseleler çözülmeye çalışılmaktadır (o tarihte Türkiye, ABD, Venezuela, İsrail bu sözleşmeyi imzalamamıştır).

            Türkiye ile Yunanistan arasındaki karasuları deniz hukuku ilkeleri dikkate alınarak 3 mil olarak belirlenmiş ve bu Lozan Antlaşması’nın 6. Maddesinde yer almıştır. Ancak Yunanistan 1936 yılında tek taraflı olarak karasularını 6 mile çıkararak Lozan Antlaşması’nı hiçe saymıştır. Türkiye ancak 1964 yılında karasularını 6 mile çıkarabilmiştir. Şimdilerde ise Yunanistan bu sınırı 12 mile çıkarmak istemektedir. 6 millik sınırda Türkiye’nin Adalar Denizi’ndeki kullanım alanı %7.47, Yunanistan’ın %43.68’dir. 12 millik sınırda ise Türkiye %8.76’lık, Yunanistan %71.53’lük bir alana sahip olacaktır (geri kalan alan uluslararası sulardır). Yunanistan’ın Adalar Denizi’ndeki yayılmacı politikaları sonrası Türkiye, 1973 yılında TPAO’na Adalar Denizi’nin doğusunda 27 adet petrol arama ruhsatı vermiştir. Yunanistan bu ruhsat alanları içinde yer alan adaların kendisine ait olduğunu ileri sürerek bu hareketin uluslararası hukuka aykırı olduğunu dile getirmiş ve UAD’nına başvurmuştur. 19 ağustos 1976’da UAD’nı bu başvuruyu reddetmiştir. Bu karardan sonra 11 Kasım 1976’da iki ülke arasında kıta sahanlığının karşılıklı rızaya dayalı olarak çözülmesi maksadıyla Bern’de bir mutabakat imzalanmıştır (Bern Mutabakatı). Ancak Yunanistan sürekli ülke güvenliği gerekçesini ileri sürmesi sebebiyle bu konunun çözülemeyeceği anlaşılmıştır. Adalar Denizi kıta sahanlığının sınırlandırılması konusunda iki ülkenin tezleri şöyledir: Yunanistan; 1.Ege Denizi’ndeki adalar ülkenin ayrılmaz birer parçasıdır, 2.Yunanistan’a ait tüm adaların birer kıta sahanlığı bulunmaktadır, 3. Türkiye ile adalar arasında eşit uzaklık ilkesi uygulanmalıdır. Türkiye; 1.Yapılacak görüşmeler sonrası belirlenecek ilkeler çerçevesinde ortaya konacak anlaşmanın kabul edilmesi, 2.Doğal uzantı temel ilke olarak kabul edilmelidir, 3.Hakça ilkeler tatbik edilmelidir, 4.Adaların özel durumları (ada, adacık ve kayalıkların Anadolu Kıtası’na çok yakın olması sebebiyle jeolojik, tektonik ve morfolojik özelliklerin dikkate alınarak değerlendirilmesi). 5.Adalar Denizi’nin yarı kapalı deniz olması (1982 BMDHS’nin 122-123. maddeleri çerçevesinde değerlendirilmesi).Ne var ki, AB’nin AB ülkeleri kıta sahanlığı içinde yer alan ekonomik bölgelerin paylaşımını gösteren Münhasır Ekonomik Bölgeler Anlaşmasına ait haritalarda maalesef Adalar Denizi bütünüyle Yunanistan’a bırakılmış, Kıbrıs tek bir ülke olarak gösterilmiş, çevresindeki suların Kıbrıs’a ait olduğu ifade edilmiş, netice olarak da Türkiye çok küçük bir alana hapsedilmiştir (böylece AB’nin de sınırları genişlemiştir). Türkiye’nin Adalar Denizi kıta sahanlığı konusunda, Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarma isteği, adaların silahlandırılması, zaman zaman hava sahası, adacık ve kayalıkların işgali ve Batının sürekli Yunanistan’ın yerinde yer almasından dolayı kıta sahanlığı konusunda Yunanistan ile karşılıklı görüşerek anlaşması bugün için imkânsız görülmektedir. İşte bu karmakarışık ortamda Türkiye’yi yönetenlerin unutmaması gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Adalar Denizi ve Kıbrıs’ın Yunanistan’a iltihakı bu ülkede yaşayan her vatandaşın haysiyetini rencide edeceği akıldan çıkarılmamalıdır. Unutulmaması gereken hususlar şunlardır: 1. Bilimsel olarak ispat edilmiştir ki, Adalar Denizi’ndeki adalar, adacıklar ve kayalıkların kendilerin ait asla ve asla birer kıta sahanlıkları olamaz, 2. Kıta sahanlığındaki Münhasır Ekonomik Bölgedeki kaynaklar sahildar ülkenin kaynaklarıdır, 3. Kara suları sınırları ülkeler arasında kara parçası sınırı olarak kabul edilemez. Yunanistan’ın kara sularını 12 mile çıkarma ve buna bağlı olarak da Uçuş Haberleşme Bölgesi’ni (FIR) daraltma çabaları uluslar arası kaidelere aykırı bir davranıştır. Türkiye’nin askeri tatbikatlarını, deniz ticaretini, balıkçılık faaliyetlerini, petrol ve doğalgaz aramalarını, bilimsel ve teknik çalışmalarını engelleyecek bir karar kabul edilemez. Yunanistan’ın böylesine saldırgan bir tutum takınması ve AB’nin meseleyi bir oldubittiye getirmesinin altındaki tek sebep, Adalar Denizi üzerindeki adalar, adacıklar ve kayalıkların %90’nın Türkiye anakarasına ait olduğunun bilinmesidir.

            Türkiye’den Kıbrıs’taki toprakların bir kısmı istenirken, Batı Trakya’da zulüm devam ederken, Akdeniz’de petrol aramalarına müdahale edilirken, Adalar Denizi’nin tamamı işgal edilmeye çalışılırken ve Yunanistan’ın megalo-idea hayali devam ederken Türkiye bu komşusu ve onunu destekçisi AB ülkeleri ile ne yapmalıdır ki, münasebetler dostça devam etsin? Türkiye, dostça ilişkilerin devamı için çaba gösterirken dikkat etmesi gereken iki önemli hususu da gözden kaçırmamalıdır;

1.Türkiye, Misak-ı Milli sınırlarını gerektiğinde güç kullanarak korumak ve kollamak mecburiyetinde olduğu için, Ege Denizi (Adalar Denizi) işgal düşüncesinin, Kıbrıs’ta cereyan eden olayların, Batı Trakya dramının, Kürtçülük meselesinin, Kafkaslar’daki oyunların ve Ortadoğu çıkmazının vatandaşlara etraflıca anlatılması gerekir. Zira magazin kültürü ile uyutulan Türkiye’de bir oldubitti ile karşılaştığında toplumun suskun kalmaması için bu vazifenin devletin ilgili kurumları tarafından acilen yerine getirilmesi şarttır.

2.Ülkemizin bağımsızlığını tehlikeye düşürecek siyasi manevralardan uzak durarak, halkın manevi şahsiyetini, ülkenin dik duruşunu rencide edecek politikalara taviz vermemek için uluslararası kurallara, kaidelere ve hukuk anlayışına uygun davranarak, her zeminde Türkler’in haklı olduğunu dünyaya göstermek için gösterilen çabalara bıkıp usanmadan devam edilmelidir. Kısacası vakur davranmak elden bırakılmamalıdır.

            Yıllardır süregelen müzakereler, uluslararası toplantılar, diplomatların karşılıklı demeçleri, ülkelerin politikaları, bilim adamlarının yazıp-çizdikleri Adalar Denizi ile ilgili meselelerin çözümünde bir arpa boyu yol alınmadığını bize açıkça göstermektedir. Bu anlayış içinde karma karışık olan kıta sahanlığı ve diğer meselelerin daha uzun yıllar devam edeceği açıkça görülmektedir.

            Türk dış politikasının temelinde ‘’Hamleye Hamle’’ ile karşılık vermek bir düstur olarak kabul edilirse, o zaman birçok konuda uzunca bir yol alabiliriz.  Her iktidarın bilmesi gereken bir husus da şudur: ’’Türkler kıyamete kadar, gerektiğinde kalem, gerektiğinde kılıç’’ kullanarak haklarını korumayı bilirler.

            Diğer taraftan, Batı dünyası Türkler’i bu coğrafyanın insanları olarak görmedikleri ve de megalo-ideanın gerçekleşerek büyük Helen İmparatorluğu’nun yeniden tesisini canı gönülden istedikleri içindir ki, bütün siyasi, fiziki, jeolojik, tektonik haritalarını bu şekilde yayınlamaktadırlar (Ş.5).  Peki, biz ne yapıyoruz?

   

   (Ş.5. Türkiye-Yunanistan-Adalar Denizi Haritası)

            Ayrıca, kıta sahanlığının 12 mile çıkarılması ile Türkiye’nin nefes alamayacağı çok iyi bilindiği için, bu konuda da özellikle AB açıkça Yunanistan’ın yanında yer aldığını ifade etmektedir (Ş.6). Diğer taraftan bu sınır Türkiye’nin Adalar Denizi’ndeki petrol, doğalgaz, madencilik ve balıkçılık faaliyetlerini de sona ermesi anlamına gelmektedir.

            Hangi Türk vatandaşı ve topyekûn Türk Milleti bu haritalara ve bu kapana rıza gösterebilir?  

  (Ş.6. Kaynak:Ege Denizi 12 mil www.casusbelli.org)

Muhittin Ziya Gözler

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Enerji ve Enerji Güvenliği Araştırmaları Merkezi Başkanı

 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 04-12-2019

Doğu Akdeniz, Libya, Suriye, Fransa ve NATO

Recep Tayyip Erdoğan Başbakan iken, 28 Şubat 2011'de ''NATO Libya'ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu?